Mustafa Kemal - Kürd jenosidleri - Askeri İlişkiler Açısından 1937-38 Dêrsim Jenosidine giden süreç
Sevê Evin çiçek
I
Kürdistan`da savaş suçlarının tarihini araştirmak bizlere, Kürd alternatif duruş sergileyen araştırmacılara-tarihçilere düşüyor. Devletlerin tarihçileri halkların bilmeleri gereken gerçekleri ne yazarlar, ne de bilinmesini isterler. Özellikle dezenformasyon-bilgisizlendirme amaçlı ataklar geliştirirler.
Biz Kürd ulusunun evlatları halen Kürdlerin zorla göçertilmeleri, jenosidlere uğrayanların sayıları, jenosidlerden sağ kurtulanlar konusunda olması bilinmesi gereken gerçek sayıları bilemiyoruz. Bizim gerçek sayıları bilmemiz zor. Ittihad-i Terakki Partisi mensuplarının raporları, karar mercilerinde yer alanların, zorla göçertmeleri, toplu öldürmeleri pratige koyanların notları halen gizli tutuluyorlar.
Şifreli telgraflardaki rakamlar ve özel defterlere yazılan notlar zorla göçertme, öldürme sayılarını belirtmekteler. 1. Dünya Savaşı süreci ve sonrasında Kürd halkıyla ilgili olarak devlet adına konuşanların sundukları dökümanları gerçek belgeler olarak kabul etmemek gerekiyor. Onlar kendi iddialarını ıspatlamak için, kendi amaçlarına göre belgeler düzenliyorlar ve bunları konuyu araştıranlara doğru uzatıyorlar. Belgeleri gizleyenlerin uzattıkları, kullandıkları kağıt parçalarının üzerlerine soru işaretleri koymak bir zorunluluk.
Bu gün T.C. de belirli birimlerde görevlendirilen kişiler, Nizam-ıi Alem, Türk-İslam anlayışını benimseyenler, bilim etigine göre davranmıyorlar. Bu kişilerin Kürd soykırımlarıyla iligili tutumları resmi devlet tutumudur. Onlar, 1916-17 yılları sürecin de Kürdistan`in Bîlîs (Bitlis), Mûş, Diyarbekir bölgesinde kumandan olan M.Kemal`in emriyle zorla evlerinden çıkarılan, kovulan, sürgün yollarına düşürülen yüzbinlerden bahsetmezler.
Bu yüzbinler aç olarak yürütülürlerken, geçis noktalarında kendilerine yiyecek verenlerin ölüm cezasıyla cezalandırıldıklarını bilmemezlikten gelirler. Sürgüne çıkarılma mevsiminin kış olarak tercih edilmesinin, soğuğun ölümleri artıracağının hesab edilmesinden kaynaklandığını da gizlerler. Sürgün yolunda yüzbinlerce Kürdün öldüğünü kamuoyuna açıklayanları hain, düşman olarak damgalarlar. Onlar bu sıfatları tekrarlayıp dursunlar, bizlerse gerçekleri bulup, yazmaya devam edeceğiz.
İttihatçıların, 1909`da, Selanik`de yapılan parti kongrelerinde, imparatorluk sınırları içindeki memleketlerde Türk ulusu dışındaki ulusların, Türk kimliğine eklenmeleri, özlerinden uzaklaştırılmaları, değiştirilmeleri, döndürülmeleri hedeflenir. Alınan kararlar bizaat parti kadroları tarafından pratige geçirilir.
İslamiyet eldeki tek geçerli, etkili araç olarak kullanılacaktır. Osmanlı da saraya yaklaştırılmayan, ezilen, itilen, öfke ve iç acısı yaşayan ırk Türktür. Elde kalan, basılabilinecek, üzerinde yükselinebilinecek tek ırk bu olduğu için ittihatçılar, bütün renkleri Türke dönüştürme çalışmalarına hız kazandırırlar.
1912, Balkan savaşları dönüm noktasını oluştururlar. Makedonyalı olup Osmanlı İmparatorluğu`nun asker ve sivil bürokratlığını yapanlar, zulm ettikleri Hristiyan halklar tarafından Balkanlardan kovulurlar. Kalacak yurtları olmayanlar, Türk-İIslam ideolojisini, Nizam-ı Alem’i doruklaştırırlar. Helladas-Pontos, Ermenistan ve Kürdistan’da, yani kendilerine ait olmayan topraklarda memleket sahibi olma projesi geliştirirler. İşgal tek amaç ve hedeftir. İşgal edebilmek için de yerliyi kırmak, harmanlamak proğrama konur.
Türk-İslamı güçlendirme siyaseti, felaketleri kendisiyle birlikte taşır. Kendilerine yurt arayan Makedonyalılar, Balkanlılar-Rumeliler imparatorluk sınırları içindeki yerli halkları kırarak, kendilerine yaşanabilecek bir memleket oluşturacaklardır. Bu memlekete sahip olabilmek için de Kafkas halklarına hem İttihad-i Terakki’de, hem de bu partinin yan birimi olan Teşkilat-ı Mahsusa’da yer verirler. Onları da görevlendirirler. Çünkü Rus İmparatorluğu görevlilerinin kovdukları, sürgün ettikleri, muhacirleşen ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde dağıtılan Kafkas halklarının da kalıcı bir yurda ihtiyaçları vardır.
İttihatçılar, Ocak 1913'de hükümet merkezini (Bab-i Alî) basmakla kendi iktidar merdivenlerinin üst aşamasına kavuşmuşlardı. Bütün kurumları, kuruluşları kontrol altına almaya doğru adım adım ilerlerler. Ağlarını çok daha sağlam şekilde örme atakları geliştirirler.
İttihatçılar Balkan savaşlarının sonrasında 1913’te iktidarı tam ele geçirdiklerinde, özellikle Kürdistan’da köklü düzenlemeler yapma girişimleri başlatırlar. Bu düzenlemelerin başında devlet memurlarının, yani Teşkilad-ı Mahsusa kadrolarının görevlendirilmeleri politikası gelmektedir. Yani Kürdistan’nın her yerleşim biriminde para-militer şahıslar bütün kurum ve kuruluşlara yerleştirilirler. İttihaçılar, kendi kadrolarını, taraftarlarını, memur olarak tayin ederek, bir önceki memurların görevlerine son verirler. Onlar geleceğe yönelik olarak derin hazırlıklar içindedirler. İskan-ı Aşair ve Muhacirin- Aşiretleri Yerleştirme ve Göçmen Müdürlüğü 1914'te kurulur.
Petrol ve mineral olan toprakları işgal etmek olan amaç « Kutsal savaş » olarak ilan edilir. Bu savaş için savaşacak figüran lazımdır. Binlerce Kürd Teşkilat-ı Mahsusa mensubu din adamlarının devreye konulmaları sonucu-Şeyh Sunussi, Haci Bektaş`da ki Cemalledin Efendi gibileri- kandırılmak süretiyle, gönüllü olarak savaşa alınırlar. Gitmeselerde zor kullanılarak götürüleceklerdir. Wan, Bîlîs yerleşim birimlerinde ise Kürd din adamları osmanlı ordusuna asker toplama amacıyla kullanılırlar. 1. Dünya Savaşı’na girilmiştir. Kürtler, ittihatçıların yanında yer alıp, onların çıkarları için müteffik güçlerle çarpışmak istemezler, çarpışmazlar. Abdülhamit tarafından zorla, imparatorluğun gücü-şiddeti kullanılarak oluşturulan Hamidiye Alayları-Aşiret mensupları ise konumlarından rahatsızdırlar. Daha savaşın başlarında savaşmayıp, geri çekilirler. Bir kesimi Ermenistan’a, Rusya`ya doğru gitmeyi tercih ederler. İttihatçılar bu gelişmelerden, tavır alıştan dolayı Kürtleri hain olarak değerlendirmeye tabii tutarlar. Kürd isteyerek, sevrek Hamidiye Alaylarının yöneticisi, elemanı olmaz. İnanarak, gönülden bir şeyler hisederek osmanlı sömürgeciliğinin devamından yana tavır almaz. Şiddet altında, zorla cepheye sürülür.
Osmanlı İmparatorluğunun yöneticileri hiç bir zaman Kürdlere güvenmemişlerdir. Onları cephelere götürüp ölümle karşı karşıya bırakmışlar ve çarpıştıkları ordularla kendi aralarında siper olarak kullanmışlardır.
Sarıkamış çarpışmalarında ise diğer seferlerde olduğu gibi Kürdlere ağır silahları teslim etmiyorlar. Kılıçtan daha küçük olan aletlerle Kürdleri Rus ordusuyla karşı karşıya bırakıyorlar. Bu duruşun anlamı; “Benim için ölme hakkını sana veriyorum. Seni nufus olarak azaltmak istiyorum. Seni askere alarak doğumlarınızı, çoğalmanızı engelliyorum. Ağır silahları kullanma yetkisini vermiyorum. Çünkü ölmeni istiyorum. »
Sarıkamış cephesinde görev yapan Kurmay Başkanı Yarbay Şerif Bey’e göre Kürdler; “Aşiret süvari tümenleri eğitim ve askeri malzemelerinin Ruslara nazaran pek geri olmasından dolayı hiçbir iş göremediler. Yalnız Aras havzasında değil, Eleşkirt Ovası’nda ve Murat suyu vadisinde de aynı durum mevcuttu. Kürdler hem zeki, hem cesur bir halktır. Doğuştan olan bu zeka malesef eğitim ve bilim cilasıyla nurlandırılmamış olduğu gibi yokluk, zorluk zamanında hilekarlık şeklinde faliyet yürüttü.
Kürdler, Rus ve Ermeni çetelerinin topları ve mitralyözleri karşısında pala kılıçla iş görmek mümkün olmayacağını derhal anladılar, dağıldılar. Aşiret halinde başlayan silahlı Kürdün o günkü savaşcılık amacı kendi evini ve malını korumaktı.
İyi donatılarak Rus Kazak alayları eşliğine verilmiş olan Ermeni çeteleriyle ve Rus bataryalarıyla karşı karşıya kalan Kürd, İstanbul’a doğru eğlenen, alaycı bir bakış atarak atını geriye doğru sürdü ve yolda bizim zavallı piyadelerimizin zayıflarını yakalayarak ayağından yırtık çizmesini ve sırtından yamalı paltosunu aşırdı. Kendi köyüne doğru atını sürüp gitti. Kürd evine ganimetsiz mi dönsün?
Mehmet Fazıl Paşa’nın Aşiret Kolordusu karargahında işler daha gülünç gidiyordu. Burada Kürdler daima Rusların top menzili dışında dolaşıp duruyorlardı. Halbuki Ordu Kumandanlığı bunlarla düşmanın yanını ve gerisini tehdit ve ihata manevraları yapmak hayaliyle oyalanıyordu.
Aciz yazar Kasım ayının ilk on gününde Aras Güney inde en nihayet varlığını belli eden meşhur 33.ncü tümen ile Rusların Kazak alaylarını ve bir, iki Plaston veya avcı taburlarını Veli Baba istikametine doğru doğuya uzaklaştırmağa görevlendirilmiştim. Bu saldırıya Aşiret Kolordusu da katılma emri almıştı. Aşiret Kolordusu’nun karargahı doğal olarak kendi alaylarına bu görevi anlatmış ve emir vermiş iken bizim taarruzumuza bir tek Kürdün katıldığını görmek nasip olmadı.
Dördüncü Ordu Müşiri Kürd aşiretlerini güç ve iradeleri altında bulunduran aşiret reislerinin etkinliğini kırma, bozma ve ileride Rusların Kafkasya Kazaklarına karşı duracak değil, fakat “hesap edilecek” bir kütle meydana getirme politakısıyla günün birinde, ceplerinde para ve gazete çıkarır gibi ortaya elli altmış alay aşiret süvarisi çıkarıp fırlatmışlardı !.
Aşiretlerden ordu ve memleket namına yararlanmak için aşiretleri ordu ve memleket namına istifade ettirmenin yolunu aramalıyız. Biz Meşrutiyet ve eşitlik hukuku ilan ettik diyerek aşiret üyelerince reis ve amir tanınmış tabakayı köleleriyle eşit olacak bir uygulamaya tabi tutmakta hiçbir çıkar yoktur.
Birinci dünya savaşının Kafkasya ve İran cephelerinin yüce tarihini Genelkurmay heyetimiz açıklayacağı zaman görecegiz ki özellikle Van dolaylarındaki aşiretler bölük ve alay halinde reisleri ve beyleri ile beraber Ruslara sığınmışlardır.
Demek Ruslar bizim kendi toprağımızda, kendi dinimizde olan bir kısım halkın ne şekilde avlanacağını bizden daha iyi tespit etmişlerdi. Eğer İttihat ve Terakki bakanlar kurulu bu aşiret reislerinin kadir ve haysiyetini paralama, kırma yönünde hareketlerde, uyğulamalarda bulunmayıp da onları samimi bir himaye ve şefkatla devlete bağlama noktasına akıl erdirselerdi bu reisler evini barkını bırakıp elbette Ruslara sığınmazlardı.” (Kaymakam Şerif Bey`in Anıları, Sarıkamış-İhata Manevrası, Arba Yayınları, s.111, 112, 113, 114, İstanbul, Kasım, 1998)
16.cı asırdan itibaren Kürdleri emir-mirlikten ağalığa düşürme, sosyal yapılarını parçalama proğramı uygulanır. Osmanlı yöneticileri bu çalışmalarla da yetinmeyerek ağalık kurumunu da sarsmak istiyorlar. Bu istemin temelinde feodal onuruyla ayakta duran, Osmanlı’ya teslim olmayan Kürd ağalarını ortadan kaldırıp, kullaştırılmış, baskı altında yönetilmeye, her emre “ez beni, ez xulam, belê, herê-köleniz, kulunuz, hizmetkarınız olayım, evet, evet” demeye alıştırılmış ve başka bir yönetim sisteminden haberi olmayan bireyselleşememiş, özgürleşememiş Kürdü, Osmanlı çıkarları için istedikleri gibi kullanma istemi, arzusu yatmaktadır. Bu istem kabul görmez, tepki toplar.
Çünkü Kürd beylerini ulusal duyguları, kendilerine ve uluslarına olan sevgileri, güvenleri, feodal onurları ayakta tutmaktadır. Bu hislerden, ruh halinden dolayı Osmanlı İmparatorluğu yöneticileri Kürdleri istedikleri hizaya getirmeyi başaramazlar. Süreklilik arz eden bir direnişle karşılaşırlar.
Rus İmparatorlugu sınırları içinde yaşayan Kürtler göç etmek zorunda kalıyorlar. Kafkaslardan, Serhad bölgesinden Kürd göçünün nedeni Teşkilat-ı Mahsusa’cıların Kürdlere yönelik zalimane uygulamaları, teşkilatçıların Kürdlerin zor duruma düşmeleri amacıyla Ruslara yönelik olarak yaptıkları provakatif, panik yaratıcı sabotajları, propağandaları, çalışmalarıdır. Rus Ordusu mensuplarının Kürdlere saldırmasını sağlayarak, Kürdleri Osmanlı safhında savaşmaya çekebileceklerine inanırlar. Kürdleri yurtlarından göçertme, muhacirleştirme hedefler arasındadır.
Halk teşkilatçıların uygulamalarına maruz kalmamak için de yerleşim birimlerinden ayrılır. Bu insanlar Kuzey’den, Güney’e ve Batı’ya doğru yönelirler. Kürdistan’ı terk etmezler. O dönemi anlatan bazı subayların anılarında bu gerçekleri görüyoruz.
İttihatçıların geliştirmiş oldukları Türk-İslam projesi, nufus mühendisliği projesiydi. Bundan dolayı 1.Dünya Savaş`ı süreci, özellikle 1915-16-17 ler Kürdlere yönelik kapsamlı kırma, nufusu azaltma çalışmalarının pratige dönüştürüldüğü yıllar olurlar. Kürdistan’da, Kürtlere ait olan yerleşim birimlerinde yerel otoriteler Kürtlerin elindedir. Etki ve güç Kürdlerdedir. Osmanlı yöneticileri, normal koşullarda girişemeyecekleri, gerçekleştirmeye kalkışamayacakları planlarını savaş ortamının sundugu imkanlarla uygulamaya koyarlar.
Enver Paşa’nın emriyle, Osmanlıya asker olmayan, askerden kaçan Kürdlerin yakınlarına yönelik yapılan uygulamalar, Kürdler açısından durumu daha çok kötüleştirir. Sakat, hasta, yaşlı olanlar Osmanlı güçlerine karşı direnemezler. 1. Dünya Savaşı koşullarında Kürtler ekonomik anlamda fazlasıyla yoksullaşırlar. Her yönüyle güçten düşerler. Bu durumu fırsat bilen İttihad-i Terakki Partisi yöneticileri Kürdistan’a, Kürtlere yönelirler. Sosyal, idari yapılaşmaya müdahale ederler. Kürtlere yüklenmeye, mevcut sosyolojik örgütlenmelerini dağıtmaya başlarlar. (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel`in Günlüğü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.34, 35, 1999, İstanbul)
« Osmanlı ordularında Kürdlerin sayıları çok azdı. Hamidiye alayları ta savaşın başlarında savaşmayıp geri çekildiler. Bu nedenle türkler onları hain olarak görüyorlardı. Bir gün bunun intikamını almayı tasarlıyorlardı. Türklerle Kürdlerin gerçek ilişkilerini, Türklerin Kürd sürgünlerini düzenleyen kanunda görmek mümkündür. Aşağıdaki bölüm de bu kanundan bazı alıntıları örnek olarak sunacağız ;
« Madde 8 ; Sürgün edilen Kürtlere vatandalrına hiçbir şekilde dönme izni verilmeyecektir. Savaştan sonra bile. Madde 9’da belirlenen yerlerde ikamet etmek zorundadırlar. Belirlenen alanlarda isimleri kaydedilecektir. Hiç bir sebeple oturdukları alanları değiştiremezler.
Madde 12 ; Kürd sürgünler silahsız olmaları kaydıyla her biri 300 kişiyi aşmayacak şekilde küçük gruplara ayrılmalıdırlar. Aşiretler küçük parçalara bölünüp ayrı ayrı yerlerde ve o yerlerin yerleşik insanlarının % 15 ‘ ini geçmeyecek sayıda iskan edilmelidirler.
Madde 3 ; Aşiret liderleri, şeyhler ve halk arasında etkili olan diğer kişiler aşiretlerinden ayrı ve tercihen hükümetin denetiminin güçlü olduğu kent merkezlerinde iskana tabii tutulmalı ve halklarıyla ilişkilerine asla izin verilmemelidir. »
Merkezi yönetim Türklerin elinde olduğu için her zaman Kürd varlığını inkar etmişlerdir. Bütün resmi raporlarda « Kürd » sözcüğü yerine « Müslüman » terimini kullanmışlardır….(….)….1915 yılında hükümet, Kürdleri batı vilayetlerine sürgün kararı verip ayrıca onların toplu halde bir arada değil, Türkler arasında dağıtılmaları konusunda talimat vermişti. Amaçları. Kürdleri bir an önce osmanlılaştırmaktı. Bu şekilde bir çok Kürd askeri baskılarla topraklarından uzaklara sürüldü. » (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel`in Günlügü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.143, 144, 1999, İstanbul)
II.Ordu komutanı Ahmet İzzet Paşa hatıralarında şu bilgileri verir: “ Kürd aşiretlerinin Batı vilayetlerine gönderilmelerine hükümet tarafından başlanılmıştı. Bunun da büyük ölümlere ve başka türlü zararlı olaylara sebebiyet vermesi düşünülebilirdi. Dolayısıyla Kürd aşiretlerinden süvari oluşturacağımı öne sürerek bu göçün engellenmesine, elden geldiğince çalıştım.” (Ahmed İzzet Paşa, Feryadım, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992, C.I, s.256-57)
Serhad bölgesindeki zorla oluşturulan Hamidiye Alayları listesinde yer verilmiş olan Kürtlerin göçertilenlerinin Mardin ve Mîdyad’a yerleştirilmeleri için idari-resmi yazışmalar yapılır. 7 Kasım 1915'de Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti İskân-ı Aşâyir ve Muhâcirîn Müdîriyyeti Umumiyesi -Osmanlı Hükümeti İçişleri Bakanlığı Aşiretleri Yerleştirme ve Göçmenler Genel Müdürlüğü (I.A.M.M.) tarafından Bîlîs vilayetine gönderilen resmi telgrafta Aşiret Alaylarına mensup muhacirlerin Mêrdîn (Mardin) ve Midyad’da sahipleri kaybolmuş köylere iskânlarına başlanması istenir. Bu köyler jenosid sonucu boşaltılan Hristiyan inancına sahip olan Süryani, Ermeni halkların köyleridirler. (İçişleri Bakanlığı Şifre Kalemi, (DH. ŞFR.) 57, 328)
Şükrü Kaya, Mart 1916’da Osmanlı Hükümeti İçişleri Bakanlığı Aşair-i Muhacirin Müdüriyeti Umumiyesi- Göçmen Aşiretler Genel Müdürlüğü’nün başına getirilir. Zekerya Sertel de Aşair (aşiret) Şubesi Müdürlüğü’nde görevlendirilir.
9.4.1916’da, İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın, Kürtlerin sürgün edilmeden önce haklarında detaylı incelemelerin yapılmasını emreden ve bu amaçla idari birimlere gönderdiği telgraflardaki bilgiler soykırım proğramının varlığını kanıtlamaya yetiyor.
İttihad û Terakki Partisi Genel Merkezi’nce Kürdistan’ın idari bölgelerinde, Dîarbekir, Erzîrom, Mamurat-ül Ezîz, Bîlîs, Wan ve Sêwaz vilayetlerinde özal görevlendirmeler yapılır. Toplanılan bilgiler, İçişleri Bakanlığı’nda bir araya getirilir. Bu bilgiler Başkomutanlık Vekaletine sunulan raporda yer alırlar. Kürt sürgünü planlı proğramlı çalışmalarla yürütülür. Bu çalışmalar sonucu jenosidin hangi oranda başarıya ulaşabileceğine karar kılınır. En üst aşamada bir jenosid gerçekleştirmek hedeftedir.
1916 baharında netleşme gerçekleşir. Kürtler Wan, Bîlîs, Erzîrom’daki yerleşim birimlerinden sürülmeye başlanırlar. Savaştan dolayı mülteci oldukları yerlerden zorla sürmeye başlayacaklardır.
1915-16-17 yıllarında Kürd sürgününde, jenosidinde yer alan devlet kadroları ile Ermeni, Helen-Grek-Rum, Asuri-Keldani-Süryani jenosidlerinde rol alanlar aynı kişilerdirler. 1. Dünya Savaşı süreci bize ittihatçıların Kürdsüz bir Kürdistan istediklerini ispatlıyor. Bunun için Kürdsitan’da görevlendirilen M.Kemal’in görev süresi içindeki pratiğini ortaya koymak gerekiyor.
Kafkasya Cephesi 1916-1917 ve M.Kemal; O, 27 Ocak 1916`da karargâhı Andrinople`da (Edirne) bulunan 16. Kolordu Komutanlığı`na atanır. Aynı ismi taşıyan bir kolordu Diyarbakır'da kurulur. O, kolordu komutanı olarak 11 Mart 1916`da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesinde görevlendirilir. 1 Nisan 1916`da da generallige yükseltilir. Kendisi, 7 Mart 1917'de karargâhı Diyarbekir'de bulunan II.Ordu komutan vekilliğine atandirilir.
M.Kemal tarafından yönetilen nufüs mühendisliği programı, ulusal-dinsel temizlik harekâtı incelenmeye deger. Sürgün edilen Kürdlerden bir bölümü de Dêrsimlidir. O, görev alanı olan Kürdistan`da jenosid emirleri verirken hiç bir çekincesi yoktur. İttihad-ı Terakki Partisi`nin kadroları olan mülki-askeri yetkilileri, Teşkilât-ı Mahsusa’nın gayr-ı nizami güçlerini yönetir. Bizzat kendisine bağlı olarak çalışanlar emirlerini uygularlar. Kendisinin Konstantinopl`da ki parti merkeziyle yaptığı yazışmalar, şifreli telgraflar sadece belirli kişiler tarafından çözebilirler.
Zor kullanılarak kışın yollara düşürülen, kendilerine yiyecek verilmesi yasaklanan yüzbinlerce Kürdü kırma konusunda başarılı olan M.Kemal, 1917’de Konstantinopla giderek Ittihad-ı Teraki Partisi yöneticilerine raporunu sunar. Bitlis, Mus, Erzingan, Dêrsim Kürdleri de, Ermeni, Helen-Rum-Grek, Asuri-Keldani-Suryani soykırımında uygulanan uygulamalara tabi kılınmışlardır. O soykırımlarda da ; « Kim ki bunları saklar, yardım eder, evinin kapısının önünde asılacaktır. » diyen parti yönetimi aynı kuralı Kürdler içinde geçerli kılar.
“ Mustafa Kemal`in emri üzerine Ocak 1917 de, Kürdler evlerini terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Onlara, Konya ya gitmeleri emredildi. Kararı uygulayanlar tarafından oluşturulan karavan güneye dogru yönlendirildi, itildi. Diyarbakıir güzergahindan yol alınması, gidilmesi emri verilmişti. M.Kemal, yola çıkarılanların aç bırakılmaları için de emir verdi. “ Yola çıkarılanlara kim un ve bugday satarsa ölümle cezalandırılacaktır. Bir kilo verecek olanların cezası da ölüm olacaktır. Çok sayda firıncı bu insanlara bugday ve un verdikleri için gözaltına alındılar. Gözaltına alınanlar, rüşvet vererek ölümden kurtuldular.
Yani Kürd soykırımı da gereken şekilde pratige konmuş ve yüzbinlerin ölümü sağlanarak nufüs azaltılmıştır. Kürdlerin zorla göçertilmelerinin sonucu; 300.000-400.000 kişinin ölümüdür. Eger bir toplama yaparsak, 1.Dünya savaşı sırasında Kürd olarak can kaybımız, ölülerimizin sayısı 1.000.000 dur. M.Kemal, Kürdleri göçertme emri veren şefti. Ben Kürdlerin M.Kemal ile ilgili neler düşündüklerini, yaptıkları degerlendirmeleri tahmin edebileceğinizi sanıyorum.” (Bulletin de Presse N°158, 15 juillet 1925, p. 108-109)
İsviçre Basel’li olup, Ruha (Urfa)da bir hastenede görevli olan tanığın anlatımları; “Avrupanın günlük gazeteleri Jöntürkler’in Ermenileri katl ettiklerini yazdıkları dönemler, Kürdler’in ev ve yurtlarından sürülmelerini yazma zahmetini göstermediler. Kürdlere yapılan muamelelerin bir benzeri başlangıçta Ermeni’lere de yapılmıştı. Bunları da güvenilmez unsurlar ve Rus’larla işbirliği yapmakla suçluyorlardı.
Kürdlerle ilgili işbirliği suçlamasının ne kadar doğru olduğu konusunda kesin hüküm verebilecek durumda değilim, izlenimlerimi aşan bir husus. Ama şunu kesin bir dille söyleyebilirim; Sürgüne zorlanan Kürd insanlar arsında yüksek rütbeli Kürd subayların olduğunu söyleyebilirim. Bu subaylar ki daha önce Türk saflarında büyük bir cesaretle Rus’lara karşı cesurca savaşmışlardı. Şimdi karşılaştıkları yaptırım karşısında hayal kırıklığına uğramış durumdalar ve böyle bir muameleyi hak etmediklerini düşünüyorlardır.
Kürdler 1916 yılının kış mevsiminde Çapakçur bölgesinde, Palu ve Muş havalelerinden zoraki bir şekilde yerlerinden sürgün edilmişlerdi. Yani Erzurum ve Bitlis vilayetlerinden. Tahminler dikkate alınırsa 300.000 Kürd güneye doğru göçe zorlanmışlardı. Yerlerinden edilip sürgüne gönderilen insanlar başlangıçta özellikle Urfa ve Antep-Maraş’ın batısında mukim etmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra, yani 1917 yaz mevsiminde (Gonya) Konya ovasına (yukarı Konya) göçe zorlanmışlardır.
Jöntürklerin asıl amaçları göçe zorlanan bu tip unsurların bir daha memleketlerine dönmemeleri ve İçanadolu’da türkleştirilmeleriydi. Kürdlerin zoraki göçü Ermenilerde olduğundan farklıydı. Aslında, zoraki göç esnasında kimse onlara yolda zulum etmemeliydi.
En acı olanı, onların kış ortasında zorla sürgüne gönderilmeleriydi. Göç kafilesi o mevsimde (kış) ve akşam vakti herhangi bir Türk köyüne vardığında, ev sakinleri korkudan dolayı onları içeri almaz ve kapılarını kapatırlardı. Mağdur, fakir insanlar, yağmur ve kar altında beklemek zorunda kalırlardı. Ertesi gün köy sakinlerine onlar için mezar kazmak kalırdı.
Sonuçta Mezopotamya’ya varanların durumu bunlardan pek farklı değildi. Şehirlerde yarı harabe halinde olan Ermeni evlerine yerleştirilen Kürdlere hükümet tarafından kısmen yardım verilse de başlangıçta acıları devam etmiştir.
Köylü Türkler’de Kürdler’den korkuyorlardı. Kıt-az olan kendi erzaklarını-yiyeceklerini saklar ve zor durumda olan insanlara yardımı esirgerlerdi. Böylelikle göçe zorlanan insanlar açlık-kıtlık ve sefaletle karşı karşıya kalmışlardı. Benim destek ve yardımlarım hükümet tarafından hoş karşılanmazdı. Olumlu olmayan bir tarzla, dikkatle olup bitenleri izlerlerdi.
Kürdler’in ızdırap ve acılarına daha fazla seyirci kalamazdım. Bunlara farklı bir şekilde yardım eli uzatmalıydım. Bu amaçla Aralık 1916’da Halep’e gitmeye karar verdim. Amacım orada bulunan konslosları yardım vermeleri konusunda ikna etmekti. Eğer bu tarz bir yardım alabilirsem, bunun dolaylı olarak Ermeniler için faydalı olacağı düşüncesi bende hakimdi. Talebim Amerika ve Alman konsloslukları tarafından olumlu karşılandı.
Geri döndüğümde bilerek Suruç ve Haran ovasında geçtim ki, sürmekte olan sürgünü görebileyim. Hergün Kuzey’den bu bölgeye insanlar getiriliyorlardı. Getirilenlerden 30.000 kişiyi gördüm. Aralık ayının sonlarına doğru Konsoloslardan belirleyici vaatler aldım. Kısa bir zaman sonra Amerikan Konslosluğundan Bay B. 150.000 Frank’la geldi. Alman Konslosu da bana 300 Ltq. ( 7.000 franks) gönderdi. Verilen parayla aç insanlar için buğday ve arpa aldım.
Ocak ve Şubat aylarında görev taksimi yapıp, güvendiğim kişiler kanalı ile köylerde ekmek dağıtımına başladık. Buna rağmen yardımın işleyiş çarkı kolay olmadığı için, dönem dönem kendim de yola çıkardım. İşlerin sağlıklı yürüyüp yürümediğini yerinde görebilmek için bunu yapmak zorundaydım.
Bir köyde bir miktar buğdayın anlaştığımız kaliteye uygun olmadığını tespit ettim. Bu nedenle sözkonusu olan köy sakinlerine kendilerine yaya 4 saat uzakta olan köye gelmelerini tavsiye ettim. Çünkü diğer köydeki depomuz nispeten doluydu. Büyük bir çaresizlik, yalvarma ve yakarma doruk noktaya ulaşmıştı. Yarı çıplak, kederli gözlerle yalvararak kendilerine sağlıksız buğdayı vermemi istiyorlardı. Buğdayın kalitesine bakmaksızın ve ne pahasına olursa olsun yiyeceklerini söylüyorlardı. İnsanların ısrarına daha fazla dayanmadım ve sonuçta isteklerini yerine getirdim. İyi çıkmayan buğdayın bir numunesini alıp birlikte şehre götürdüm. Orada satıcıyla tartışmamız oldu. Sonuç itibarıyla telafi anlamında bana ek olarak bir ton buğday verdi. Tedarik edilen buğday erken tükendi. İyi ki ilkbahar ayına girmiştik, mahsulün verimli olacağı kanısındaydık. Kürdlerin açlık ve sefaletleri devam ediyordu. Hayatta kalabilmek için yeşil ot (çim) yerlerdi. Mevsim gereği iş imkanları da doğmuştu. Kürdler iş konusunda Araplardan farklıydılar. İş imkanları değerlendirilirdi. Kürdler, ekin toplama konusunda yardımcı olurlardı.
1917-18 kış ayları sefaleti yeniden getirdi. Hasatın (rekolte) iyi geçmesine rağmen, zoraki göçe tabi tutulan nerdeyse tüm Kürdler açlıktan dolayı yaşamlarını kaybetmişlerdi. Bu olup bitenlerin mağdurları yalnızca Ermeni ve Kürdler değillerdi. Aynı zamanda Jöntürklerin imha ( yok etme) planı kapsamında Araplar da vardı. Onlar da kendilerine düşen payı almalıydılar! Arap meselesi pek kolay değildi. Çünkü bunların tesbit edilmesi o kadar kolay değildi. Bir de arkalarında İngilizlerın destegi vardı. Bir Jandarma Subayı bana, başarılı bir savaştan sonra Araplarla hesaplaşacaklarını söyledi. Hesaplaşma anında bizzat kendisinin kendi elleriyle onları katletmekte büyük haz duyacağını belirtti.“ ( Jakob Künzler, Im Lande des Blutes und Tranen 1914-1 (texte imprime):Erleebnisse in mesopotamien wahrend des Weltkrieges 1914-1918 /Kürtelerin zoraki göçü-iskanı-sürgünü, s.101-103)
Kürdistan’daki idari birimlere gönderilen talimatname de; köy, kasaba ve nahiyelerin var olan adlarının mevcud isimlerinin tetkiki, bunların cetvellerinin tutularak, değiştirilecek yeni isimlerin belirlenmesi konusunda ön çalışma yapılması istenir. Kürdistan’ın idari birimlerinde yapılan tetkikler, hazırlanan cetveller, belirlenilen isimler özel telgraflarla İttihad-i Terakki Partisi’nin, Osmanlı Hükümetini oluşturan genel merkezine ulaştırılır. Kürdistan’dan gönderilen bilgiler İçişleri Bakanlığı tarafından değerlendirilmeye tabii tutulurlar.
İttihatçılar, yerleşim birimlerinin Kürtçe olan isimlerini değiştirmeyi, kendi ideolojilerini belirgin kılmayı amaçlarlar. İlk çalışmalardan biri Kürdistan’da, kürtçe olan yerleşim birimlerinin adlarını değiştirmek, uyduruk, bölgenin doğallığıyla tezat Türkçe isimler verip, resmi belgelere işlemektir. « Haritalarda gösterildiği gibi bu bölgedeki yer isimlerinin genelde türkçe olduğu söylenebilir. Bunun sebebi haritaların türkler tarafından ya da kürtçeyi bilmeyen genelde Türk jandarmalarınaın eşlik ettiği Avrupalı seyyahların raporlarına dayanılarak yapılmış olmasıdır. Hükümet tarafından türkçeleştirilen yerlerin isimleri esasta kürtçedir. Birçok durumda kürtçe asıllı isimler türkçeye benzetilerek dönüştürülmüştür. » (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel`in Günlügü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.23, 24, 1999, İstanbul)
1925 süreci ; Kürdistan’daki başkaldırı için 10.000.000 türk liralık kredi ayrılır. Bütçe dengeleme komisyonu bütçeyi dengeleme önerisini kabul eder. Bu öneri Büyük Millet Meclisi’nde de kabul edilir. Çünkü Kürd başkaldırısını bastırmak için 10.000.000 türk liralık kredi istenmiştir. Bu kredi ulusal savunma bütçesine katılır. Türk Genelkurmay Başkanlığı mensupları 23 Mart 1925’de, Erzirom, Erzingan, Dêrsim, Elaziz, Meletî, Urfa, Wan, Bîlîs, Mêrdîn, Dîyarbekir, Sêêrt, Mûş, Gênc vilayetleri insanlarına yönelik olarak bildirimde bulunurlar.
Bildirilerinde ; kendi ordularının kendisini yenileme, hazırlama çalışmalarını bitirdiğini, bastırma hareketinin çok hızlı ve sert olacağını, bastırma operasyonunun yalnızca başkaldıranlara yönelik olacağını açıklarlar.
Devamla ; kendilerinin başkaldıranları çok kötü şekilde cezalandıracaklarını, başkaldıranlara, direnişçilere katılmayan, onları desteklemeyenleri, cezalandırılmayacaklarını, bunun için de cumhuriyet taraftarı olanların, cumhuriyetin en yakın askeri, idari birimlerine başvurarak, askeri gönüllüler servisi içinde yerlerini almalarını ve başkaldıranlara karşı saldırıya geçmelerini isterler.
Ayrıca ; kendilerinin bu başkaldırının liderleriyle birlikte olup, bu şefleri cumhuriyet hükümetine teslim edenlere dokunmayacaklarını, devletin bütün asker ve sivil görevlilerinin bu bildiriyi en küçük yerleşim birimlerine dahi ulaştırmak, haber vermek zorunda olduklarını, bu bildirinin duyurulması için sadece üç günlük bir süre verdiklerini, bu süre içinde herkesin haberdar edilmesi gerektigini dikte ederler.
Tehditler devam ettirilr ve ; operasyona başlamadan önce kendilerinin çok iyi bilmeleri gereken şeyin, kimlerin kendileriyle beraber, kimlerin kendilerine karşı olduğudur.
Bölge halkı tümüyle rejime karşıdır. Devlet terörü doruk noktasına ulaştırılmıştır. Dêrsimliler 1925 de de yerlerini alırlar. 18-19 Mart 1925 gecesi Koçan-Kozan aşireti mensupları Çemişgezeke saldırırlar. Çemişgezekte ki konra-militer güçlerle çarpışırlar.
Bu konuda fransız konsolosluk görevlilerinin değerlendirmesi ; « Başta resmi açıklamalar ile gerçekler durum arasındaki çelişkiyi görüyorduk. Başta Angora’da ki yetkililer başkaldıranların Diyarbakır valisini esir aldıklarını açıkladılar. Sonra başkaldıranların Diyarbakır içine girmediklerini açıkladılar. Daha sonra şehrin bir mahalesinde 7-8 Mart gecesi çarpışma yaşandığını açıkladılar. » (Bulletin de Presse, No : 153, L’İnsurection du Kurdistan, 1.4.1925)
Dêrsime yönelik baskılar süreklilik arz eder. Saldırma, öldürme, sürme….Doğu vilayetlerinde durum başlıklı bir raporda Koçan-Kozan aşireti mensuplarına yapılan zulüm anlatılır. İstiklal mahkemeleri görevlileri çok rahat bir şekilde idam, sürgün, zorla çalıştırma cezalarını Kürdlere verirler.
Bahsedilen bir basın bültenindeki anlatımlar bu gerçeği ıspatlıyor. « Son basın bülteninde ; Elazığ İstiklal Mahkemesi tarafından yarğılanan kişilerle ilgili bilgiler mevcut ; 13 ölüm kararı, 14 kişi zorla çalıştırma, 83 kişi sürgün. Suç ; « bu kişiler direnişçi, kanun dışı davranışlar sergileyen bireyler. » Resmi olmayan telgrafta bu bilgiler yer almaktaydı. Bu bilgiler dışında açıklama yoktu. »
Kürdistan şehirlerinde halka ağır yaptırımlar uygulanır. İttihatçıların gazetesi olan cumhuriyetin yazarları da korkuyu daha çok yaygınlaştırma amacıyla olmuş olmalı ki verilen cezalardan üstü kapalı bahsederler. Yüzeysel bilgiler verirler. Detaylı açıklamalar yapmazlar. 5.1.1927 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde de aynı şekilde bir haber yapılır.
Kürlerin sosyal yapısına değinilir ve « Yüzyıllardan beri Doğu vilayetlerinde yaşayanların yaşam şekilleri, yönetimleri aşiret liderlerine, feodal tiranlarına bağlıydı. Bu bölgenin halkı, insanları gelirlerinin bir kesimini devlete vergi olarak veriyorlardı. Diğer kalanı da tiranlarına veriyorlardı. Gelirlerini kendileri için kullanamıyorlardı. »denilir.
Değerlendirmelerden, direnişçi Kürd aşiret mensuplarını teslim alma faliyetlerinin yoğun bir tarzda devam ettirildiğini öğreniyoruz. Bilgizilendirme-gerçekleri saklama, sömürgeciliği ve kurulan rejimi kabul edilmiş göstermek için propağanda yapılır. « Bu bölgeden gelen haberlere göre ; Devlet çetelere karşı harekete geçti. Bunlara yönelik olarak yeni yaptırımlar başlatıldı. Halk büyük bir heyecanla hükümetin uygulamaya başladığı yeni uygulamaları, reformları karşıladı. Bu reformlar barış ve sukunet için uygulanmaya başlandılar. Yüzbinlerce insan esaretten, esirlikten, tiran yönetiminden kurtarıldılar. Bu uygulamalarla aynı zaman da en büyük aşiretlerden biri olan Koçan-Kozan aşiretinin çevreye yönelik baskılarına son verilmiş oldu. »
Ertesi gün « İkdam Gazetesi » daha geniş açıklama yaptı. (Konuyu ele alan sadece bu gazeteydi) ; diyordu ; « Artık Dêrsim yok. Ama geçmişde bir tane vardı. Tümüyle farklı ülkenin kalbinde, ortasında. Ama bu gün uygarlaştırma başlangıcında bu dışa kapalı ve 110.000 insanın yaşadığı dünyanın içine girildi.
Malatya Gazetesi’nde görev yapan bir meslektaşımız, Dêrsim de baskın yapma, düzenlemeyi sağlamakla görevlendirilen ve oradan dönen jandarmalarla ilgili uzun bir değerlendirme yazısını son gelen postayla gönderdi ; « Bizim vilayetteki jandarma üç düzenli birimden oluşmakta. Bu jandarmalar Elaziz vilayetinde, Dêrsimdeki Kozan-Koçan aşiretine karşı yapılan sindirme hareketinde yer aldılar. Bunlar Malatya’ya döndüler. Halk, şarkılar ve alkışları içinde bunları karşıladı. Bütün halk bu önemli başarıyı gösteren milli jandarmalara hayranlık ve sayğı gösterdi.
Aynı zamanda Dêrsim’de ki başkaldırıya karşı gerçekleştirilen sindirme operasyonundan sonra Mardin Vilayeti, Ordu Müfetişi’ ne şbu telgrafı gönderdi; « Bizim vilayetimiz bu güzel haberi almakla çok mutlu olmuştur. Mutlu haber ; ezme ve tümüyle bitirme. Bizim kahraman ordumuzun en seçkin elemanları başkaldıran Kozan aşireti ki yüzyıllardan beri hainlik ve zulümü alışkanlık haline getirmişlerdi.
Biz vilayet adına size en içten saygılarımızı sunuyoruz. Cumhuriyetimizin başarılarının devamını istiyoruz. Ulusumuzun mutluluğu ve iyiliği için cumhuriyet rejimini prensipleri çerçevesinde. »
İşte « İkdam Gazetesi» nde yer verilen ve « Malatya Gazetesi» nden alınan kesit ;Son günlerde Dêrsim bölgesindeki bir kesim halka karşı operasyon yapma mecburiyeti önerildi, duyuldu. Bu halk son yıllarda da cumhuriyet rejimine karşı direniyorlar ve çetecilik yapıyorlar. Eski alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı. Asker ve cumhuriyet jandarmasının yaptığı operasyon, açılacaklarını düşünemediğimiz dersim kapılarını dış dünyaya açtılar. İnsanlar hiç kimsenini dersim dağlarına gidemeyeceklerini, ulaşamayacaklarını düşünüyorlardı. Asker ve cumhuriyet jandarmasından oluşan birimler o dağları aştılar. Qılavuz vadisine girdiler. Orada yılanı ezer gibi o çeteleri ezdiler. Çetelerki magalarda ve küçük vadilerde gizleniyorlardı. »
Bu memlekette eski mentaliteyle, anlayışla yaşamak isteyen diğer insanlar için, Dêrsim’deki Kozan Aşireti mensuplarının yaşadıkları durum ibret verici bir örnektir, derstir. » (Bulletin de Presse, No : 185, Situation İnterieure, La situation dans les vilayets orientaux, 27.1.1927)
Dêrsim jenosidien doğru giden yıllarda T.C.ni yönetenlerin çevre devletlerle olan ilişkileri;
14 Eylül 1933; Türkiye ve Yunanistan “Samimi Anlaşma Paktı-Pacte d'Entente Cordiale”ni imzalarlar.
17 Ekim 1933; Türkiye ile Romanya arasında “Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Antlaşması” imzalanır.
27 Kasım 1933; Türkiye ile Yugoslavya arasında “Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması” imzalanır.
9.2.1934; Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya “Balkan Birligi antlasması”nı imzalarlar.
Balkan antlaşması ile taraflar, kendi sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar. Antlaşmayı imzalayan devletler, birbirlerine danışmadan bir başka Balkan devletiyle birlikte bir siyasal gelişme yaratmayacaklardır, siyasal anlaşma imzalamayacaklardır.
20.1.1936; Fransız mandacıılığına karşı Suriye’de gelişme.
20.8.1936; Montreux antlaşmasını kapsayan boğazlar konusu ele alınır. T.C. sorumluları boğazların korunmasını üstlenmişlerdir.
26.8.1936 ; İngilizler ve mısırlılar arasında antlaşma. Mısırlılar bağımsız olacaklar. İngilizler yalnızca Süveyş kanalında askeri güç bulunduracaklar. Savaş çıkarsa ingilizler Mısırı kullanabilecekler.
9.10.1936 ; Fransız-Suriye antlaşması parafe ediliyor. 22 Aralıkta da imzalanıyor.
29.10.1936 ; Irak’ta, Bekir Sıdkı ve Hikmet Süleyman diktatoryal sistemi oluşturuluyor.
13.11.1936 ; Frans ave Lübnan arasında Lübnan’daki mandanın son bulması için antlaşma imzalanıyor.
26 Mart 1937 ; Mısır Birleşmiş Milletler üyesi olur.
7.7.1937 ; Peel Komisyonu Filistin ile ilgili raporunu açıklıyor. « Filistin bölünmeli »
8.7.1937 Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında Sadabad antlaşması imzalanır.
10.11.1938 ; Fransız hükümeti, Fransız-Suriye ve Fransız- Lübnan antlaşmasını parlamento üyelerine sunması gerekirken, sunmaz







Osmanlı-Türk yöneticilerin Avrupa Devletleri ile olan askeri ilişkileri incelenmeye değer. İnceledikçe, askeri ticaretin, diplomasinin yapıldığı yılları, alınan-satılan silahları miktarlarıyla görelebilmek mümkün oluyor. Dosyalar açıldıkça imparatorlukların, kapitalist-emperyalist devletlerin, Osmanlı-Türk imparatorlugu veya devletinin savaş suçlarına ortaklıkları da belgelenebiliyor. Silahları satan imparatorluk, devlet yetkilileri, silahları alanların barışa hizmet amacıyla alıcı olmadıklarını da biliyorlardı. Silah alımında kullanım amaçları bellidir. Silah, savas, suç birbirleriyle baglantılıdırlar. Osmanlı-Türk-Ittihad-i Terakki Partisi yöneticilerinin, Fransa, Almanya ilişkileri silah satışları ve özellikle kemalist dönem iyi araştırılmalı. 