Dêrsim’in delileri...
Düşünün ki Fransızlar kendi düşünen adam heykelini yaparken, Dêrsimliler toplanıp kendi delisinin heykelini yaptılar. Dünyanın bir başka yerinde böyle bir şeyin olmadığı söyleniyor. Varsa da bilinmiyor.
„Delilerin doğası aynı zamanda onun yararlı bilgeliğidir. Varlık nedeni aklın hem yanına yaklaşmak sonunda ikisiyle birlikte ayrılmaz bir metin oluşturacakları kadar ancak doğanın amaçlılığının keşfedilebileceği kadar da onunla aynı özden hale gelmektir. Türü korumak için deliliği sevmek gerekir. Siyasal bütünlerin iyi bir düzen içinde olmaları için tutkunun hezeyanları gerekir. Zenginlikler yaratmak için meczup açgözlülükler gerekir. Böylece bütün bu bencil düzensizlikler bireyleri aşan bir düzenin büyük bilgeliğinin içine girmektedir.“ (Michel Foucault/Deliliğin Tarihi)
Bütün toplumlarda delilik kavramı var. İnsanlığın oluşmasıyla birlikte değişik söylem ve isimler taşısa da, delilik de bir türlü olagelmiştir. Toplumların genel kültürüne bakıldığında orada mutlaka deliliği bulmak mümkün.
Özellikle maskaralık oyunları başta olmak üzere deli, kaçık veya alık tiplemeleri, kişiler hep ön planda olur. Neredeyse her hareketleri, insanlar ağız dolusu kahkahaya boğdururken, bazen de derin düşüncelere salıp, dönüşü olmayan uzak diyarlara alır gider.
Bir romanda, bir tiyatro oyununda, bir sinema filminde yazılan ya da oynanan deli rolü, en çok dikkat çeken insan tiplemesi olarak karşımıza çıkar. Öyle ki atasözlerinin en ünlüleri içinde yer almayı başarmış: „Delisi olmayan köy, köy değildir“ söylemi deliliğin gerçekliğini de kendisine teslim ettiğinin kanıtı olsa gerek.
Genelde sorunun özüne inmeyerek tek düze bakış açısıyla ‘delidir’ deyip kısa yoldan kestirip atarız. Onların hareketleri, sarf ettiği sözler, açık sözlü söylemleri, dönem dönem filozof ustalığındaki düşünce tarzları insanı şaşırtsa da, üzerinde durmaz, geçiştirir, bir tarafa bırakırız. Deli olarak tanımladığımız herkese aynı pencereden bakar, işin derinine girmeden basitçe işin içinde sıyrılırız.
Oysa onların acıları, onların sevdaları, onların normal insan beyninden yukarı kıvrak, dönem dönem yükselen, dönem dönem her şeyi unutan zeki yanlarını anlayıp ve görmek istemeyiz. Sadece hoş vakit geçirmek, gülmek için zaman buldukça takılır, usandığımızda ise eski bir eşyayı bir kenara fırlattığımız gibi onları unutup yeniden kendi hileli dünyamıza geri döneriz.
Anadan doğma hasta, küçük yaşta çeşitli ateşli hastalıklar sonucu sakat kalmış, dilsiz, sağır ya da vücudundaki herhangi bir organı eksik olan herkese kısa yoldan ‘deli’ der çıkarız.
Gerçek tabii ki bu değildir. Hatta gerçeğin çok uzağıdır bu yaklaşım. Bu türlere deliden öte „hasta“ sözcüğünü kulanmak en doğru olanıdır. Zira yazının ilerleyen satırlarında kısa da olsa bunları irdeleyeceğimizden dolayı şimdi Dêrsim’e geçiş yapabiliriz.
Dêrsim’in Delileri adlı iki ciltlik romanımı yazdığımda diyebilirim ki, zaman dışında yazmakta hiç zorlanmadım. Çünkü onları çok iyi gözlemlemiş, birçok şeyi birlikte paylaşarak kaydetmiştim ezberime. O zamanlar onların romanlarını yazacağımı hiç aklımdan geçirmiş değildim. Ancak beni onlara yakınlaştıran, onların o mahsum yanları, bir nehrin süzülüşündeki dalıp gidişler, hep etkilemişti beni. Beni onlara doğru çekip götüren bir şeylerin olduğu kesindi. Çünkü her birinin hikayesi, hüzün olup düşüyordu içime.
Sonraları - özellikle kitabımın çıkmasından sonra - gerek okuyucuyla, gerekse değişik gözlem ve sohbetlerimde Dêrsim’in Delileri’nin sadece beni değil, neredeyse onlarla yakında ilgilenen herkesi etkilediğini anlayıp şahit oldum.
Düşünün ki Fransızlar kendi düşünen adam heykelini yaparken, Dêrsimliler toplanıp kendi delisinin heykelini yaptılar. Dünyanın bir başka yerinde böyle bir şeyin olmadığı söyleniyor. Varsa da bilinmiyor.
Buradan yola çıkarak yukarıda söz ettiğim çeşitli hastalıklardan ötürü ‘deli’ diye hitap edilen insanları yazımızın dışında bırakarak, Dêrsim’in Delilerine ya da Divane’lerine dönebiliriz. Dünyada deliliğin tarihini en iyi şekilde araştıran kişi olarak kabul gören Michel Foucault şöyle der: „Onları ne zamanki miskinhanelere (bizdeki adı tımarhane) attılarsa işte o zaman delirdi onlar.“
Dêrsim’in delileri, tımarhaneye tıkılmadıklarından ve kendi toplumunda büyük ilgi gördüklerinden dolayı bu kadar öne çıkmış, adlarından söz ettirip romanlara, türkülere ve tiyatrolara mal olmuşlardır. Deyim yerinde ise özgür olduklarından yani kural tanımayıp, içinden geldiği gibi hareket ettiklerindedir ki, toplumla iç içe geçip kendilerine sahip çıkılmıştır. Yani Dêrsimliler onları dışlamamış, tam tersine sahip çıkarak kendilerine büyük değer vermişlerdir. Öyle ki, evlerine davet ederler, en değerli misafiri ağırlar gibi davranırlar. En lezzetli yemekleri ikram edip, en güzel yatağı açarlar. Banyosuna kadar ilgilenirler. Temiz ve yeni elbiseler giydirerek, yolcularlar. Bunun, biraz da Dêrsim’lilerin Kızılbaş Alevi inancından kaynaklandığını düşünüyorum. Zira bu inançta ele güne, kurda kuşa dua edilir. Onlara öncelik tanınır. Tanrıya minnet eder, kendini arka plana iter. Bu inancı taşıyan insanlar da, düşkün gördüğüne yardım elini uzatır.
İster tanıdık ister yabancı olsun, bir Dêrsimlinin kapısını çaldığında, bir şeyler istediğinde - özellikle dilenciler - kapıdan çevrilmez. „Ya Xizir ise“ denilerek, mutlaka bir şeylerini paylaşırlar, öyle yolcularlar. Dêrsim insanı da, „Zaten Allah vurmuş“ diyerek düşkün ya da deli olanı sahiplenmiştir. Tanınmış, öne çıkmış delileri ise baş tacı ettiğinden; görmediği an kendi delisini arar hale gelmiştir.
Delilerin dünyaları farklı farklıdır demiştim:
Sevda yarasına tutularak kendisini yitirenler.
İhanete uğrayarak kendisini yitirenler.
Korkuya mahkum olarak kendisini yitirenler.
Acıya düşerek kendisini yitirenler.
Toplumda kendisini bulmayarak kendisini yitirenler.
Romanlarımı yazarken yaşadığım düş yolculuğunda bütün gelişmelerin içinde kendimi bulup, aynı şeyleri yaşadım dersem abartmış olmam. Bu biraz da yazarın kaderi olsa gerek. Örneğin Hüseyin Hoca, sevda yarasından çıldırarak, kendisini yitirmişti. Yöneticisi olduğu şirketten bir kadına sevdalanmış, kadının evli olduğunu öğrendiğinde ise, sevdasına mahkum olarak çıldırır. Kendini yaşadığı toplumun dışına atar, insanların içinde yaşasa dahi yalnızlığın içinde gördüğü her canlı ile sevdasına selam salıp, kendisine haber getirmelerini istiyordu:
„Bayım, bir sigara verir misin? Bayım, bir bardak çay getirir misin? Bayım, bir yemek ısmarlayabilir misin? Bayım, yenge hanıma selamlarımı iletin. Çocuklarınızı benden taraf öpün. Mutlu olun, mutlu yaşayın, bayım.
Sevdanıza sevda ekin, filizleri hep taze kalsın. Ekilmeyen sevda kısır olanıdır. Yollara düşüp ayaklarınızı yürütün, yürümeyen ayaklar sevinmez. İnsan olanı sevin, bayım, hayvanları da unutmayın. Zalimin sevdası olmaz. Zalimden uzak durun, kendisinden korkun, bayım. Güle güle bayım, yine görüşelim, yeni haberlerle gelin, bayım. Sevda kuşumu görürseniz eğer, şirin bir kentte hala onu beklediğimi söyleyin lütfen bayım...“
* * *
Şewuşen ise, kimine göre ihanet, kimine göre korkuya yenilerek kalabalık içinde yalnızlaşır. Ancak sahip olduğu değerlerden de kopmayarak, Dêrsim halkının simgesi haline gelmeyi başarır. Akıllı geçinen akıllılara da hareket ve söylemleriyle ders verecek bir ermişliğe sahip olmuştu.
Nüfus sayımı günü sokağa çıktığında, kimseyi bulamaz. Köşe bucak insanları arar. Sonra diz çöküp, yalvar yakar ağlar, tanrıya, „Nerede benim bu insanlarım, ne oldu?“ diye sorular. Ardından beyninde şimşekler çakar, yerinden irkilerek ayağa kalkar. Kentin emniyet müdürlüğüne doğru koşar. Yolda bulduğu taşları koynuna doldurarak, „dumandır yine duman, bu Dêrsimlilerin hali yaman, ero 38 yeniden gelmiş, öldürmüşler bütün insanlarımı, ero çocukları da öldürmüşler“ der. Emniyet müdürlüğünün camlarını taş yağmuruna tutan, kendi insanının akibetini arayan mıdır deli?
* * *
Kotan, önce sevda, sonrası „sevdan gelecek“ denilerek, şaka olsun diye kurulan tuzaklar ve gittiği yerde biriken insanlardan çıkan uğultularla kendini yitirdi. Sonraları ise, hal-hareketleri ve ‘cinlidir’ sözleriyle, hem kendisinden korkulur hem de ermiş olarak yerini alır.
Kazım acıya düşmüştü. Bir yangın sonrası yitirdiği ailesinin acısıyla insanlara küsüp bir dağ başındaki köme kendisini mahkum eder. Hep ateşten korktu, hiç yaklaşmadı ateşe.
Alibek, üstün zekasıyla, ne zaman ne yapacağı-söyleyeceği bilinmeksizin hep şaşırttı herkesi.
Kızını yitiren kadın, hergün parmaklarına kına yakarak, teselli oldu. Ve bezlerle süslediği tahta parçasını kızı diye her akşam koynuna koyup birlikte uyudu.
Dağda topladığı mantarları yiyen kızkardeşinin zehirlenerek ölmesinden sonra çıldıran Uso, kendisini dağa vurdu, nerede olduğu bir daha öğrenilemedi.
* * *
Deliliğin türleri de, yukarıda saymaya çalıştığm tipler olsa gerek. Bunlara benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Hele her insanın bir deli yanının olduğunu hesaplarsak, akıllı geçinen insanın da delilikten fazla uzak olmadığı görülür. Ki hiç ummadığımız anda eğer iyi ve umulmaz bir şey söylüyorsak bazen, bunu tıpkı deliler veya filozoflar gibi raslantı sonucu söylediğimiz gerçekliğini de bilmemiz gerekir.
„Ero bu Dêrsim telef olduysa neden telef oldu? Ero insan ne zaman kendi büyüklüğünden vazgeçip küçüldüyse, işte o zaman düşmanı büyüdü, üzerine gelip vurdu. İnsanının küçülmesindendir bu Dêrsim’in bu hali. Yoksa düşmanlarının büyüklüğünden değildir.
Ero bu Dêrsim neden o kadar çok konuşulur? Kendisini konuşturmayı bildiğindedir.
Ero bu Dêrsim neden o kadar göze batar? Büyük diken olduğundandır. Büyük dikenin acısı büyük olur.
Ero bu Dêrsim’in suyu neden o kadar berrak akar? İnsanı kirlense de toprağının daha temiz oluşundadır. O temizliği en kötü insanın içinde bile, bir parça da olsa yer etmiştir ero.
Ero kalın sağlıcakla. Ero siz siz olun, büyük kaya parçasına sarılınki, sizi yerinden oynatmasınlar. Ufak çakıl taşlarını, önüne gelen tutar fırlatır, yerden yere savurur. Kalın sağlıcakla, haydi bana eyvallah, ero eyvallah ero...“
Feneri yüzlerce ve yüzlerce kere ele aldım, öğlen ortasını ararken...
Nurettin Aslan
30 Ocak 2011
yeniozgurpolitika