Skip to main content

‘Zazacılık ve Dersimcilik’ kimin hizmetinde ?

‘Zazacılık ve Dersimcilik’ kimin hizmetinde ?

’’Dersimcilik- Zazacılığının“ ortak hedefi, Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtlere düşmanlıktır. Bu kesimler işi o kadar abarttılar ki, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, “Dersimciliğin” ayrı bir ulus, Dersim’de konuşulan dilin de ‘’Dersimce“ olduğu tespitine kadar vardırdılar. Bu kesimleri bu kadar gülünç duruma düşüren şey ise mayalarında var olan Kürt ve sol düşmanlığıdır.

Türkiye’de toplumun içerisinde bulunduğu sesizlik ve karmaşıklığın en önemli nedeni toplumsal aydınlanma hareketinin güçlü olmayışıdır. Kemalizmin aydınlanma süreci olarak nitelendirdiği süreç, aslında asimilasyon ve imha sürecidir. Tek tipleştirmeyi esas alan rejim, baskı ve katliam politikaları ile toplumu adeta kimliksizleştirmiş buna bağlı olarak kişiliksizleştirmiştir. Egemen zihniyet tarafından uygulanan, “toplum mühendisliği” ile her şey ters yüz edilmiştir. Uygulanan “toplum mühendisliği” ile kendine karşı çıkacak toplumsal dinamikler yok edilmiş, bunun başarılamadığı durumlarda ise içerisine girerek veya dolaylı yöntemlerle yönlendirerek büyük bir çarpıtma yaratılmıştır. Türkiye’deki ilerici siyasal hareketler de bundan nasibini alınca, topluma önderlik ve öncülük edecek güç ortaya çıkamamıştır. Darbelerle budanan ve sindirilen ilerici hareketlerden geriye kalanlar sisteme yedeklenmiş, egemen zihniyetin çıkarlarına hizmet edecek faaliyetler içerisinde yer almışlardır. Bugün sermayenin akıl hocalığına soyunan kimi liberaller ve sivil toplumcuların bir dönem ilerici hareketler içerisinde yer aldığı gerçeği, bu sürecin en çıplak görünen halidir.

12 Eylül faşist darbesinin ağır koşulları içerisinde savrulan bu kadrolar, sistem muhalifi siyaset ve duruş yerine, daha çok sistemi rahatsız etmeyecek bir duruş içerisine girmişlerdir.

Darbe sonrasındaki ölüm sessizliğini bozarak, egemen zihniyeti derinden sarsan ve ezilen ilerici halklara umut olan Kürt Özgürlük Hareketi, bu planları bozmuştur. Kürt hareketinin yürüttüğü mücadele, bir yanıyla darbenin korku sürecini aşmaya çalışılırken, diğer yanıyla da sistemle cepheden bir hesaplaşmaya girmiştir. Kürt hareketinin sistemi sarsan bu duruşu, Türkiye’deki ilerici hareket ve dinamikleri de harekete geçirmiştir.

Devletin “özel savaş” politikaları

Egemen zihniyet, Kürt hareketinin sarsıcı etkisini kırmak ve Kürt hareketinin Türkiyeli toplumsal dinamiklerle buluşmasını önleyebilmek için çeşitli politika ve yöntemleri devreye koydu. Bir yandan şiddet politikaları ile Kürt hareketini boğmaya ve bitirmeye çalışırken, öte yandan ise Kürtlerle buluşacak tüm toplumsal dinamikleri denetimi altına almaya çalıştı. Kimi eski devrimci kadrolar üzerinde yürütülen özel savaş zihniyetinin değişik bir uygulaması olan psikolojik savaş propagandası ile karalama ve çarpıtma siyaseti yoğun bir şekilde yürütüldü. İşçi sendikaları, Aleviler, aydınlar ve çeşitli tarikatlar vb. kesimler, özel savaş politikaları gereği olarak Kürt karşıtı bir pozisyona çekilmeye çalışıldı. Gelinen aşamada bu çalışmaların, tümüyle olmasa da kısmi başarı elde ettiği söylenebilir. Özal döneminde Aleviler içerisinde Ankara Gölbaşı’nda “alevi dedeleri” ile yapılan toplantılar, İzzettin Doğan ve Fermani Altun gibi kişiliklere biçilen roller, bu politikanın herkesçe bilinen yanlarıdır. Türkiyeli aydınların geniş bir kesiminin içerisinde bulunduğu Kürt hareketi karşıtı duruşu ve yaşananlar karşısındaki sistem taraftarlığı, yine bu politikaların bir sonucudur.

Bu politika sadece Türkiye’de değil, Kürt’ün yaşadığı her yerde uygulanmıştır. Özellikle Avrupa’da bizzat MİT’in denetimindeki örgütlenmelerin varlığı aşikardır. Avrupa’ya gitmek zorunda kalmış olan devrimci ve ilerici kitlelerin, süreç içerisinde nasıl tüketildiği bizzat yaşayanların anlatımlarından ve yaşanılanlardan anlaşılmaktadır. Sistem, Kürt hareketine karşı her fırsatı değerlendirmiş ve gücünü sonuna kadar seferber etmiştir. Bu amacı gerçekleştirmek için, Kürt hareketine karşı yapılabilecek her şeyi mubah görmüştür. Bu alanda başarı elde etmek için hiçbir masraftan kaçınmamıştır. Ulusal ve uluslararası hukuk hiçe sayılmış, açık ve gizli katliam politikaları uygulamaya konulmuştur. Avrupa’daki bombalama ve suikastler bunun en bariz ve açık örnekleridir.

Devlet, Kürt hareketi için öncelikli olarak, “dış mihrak” ve “Ermeni uzantısı” iddiasını, sonra ise, “terör örgütü” tanımlamasını yapmıştır. Sistem, toplumda Kürt hareketine karşı düşmanlık yaratmak için, medya ve siyaseti etkili bir şekilde kullanmıştır. Kürt toplumu içindeki tarikat ve aşiretler kullanılarak, Kürtlerin ulusal birliğini engellemeye çalışmıştır. Bir yandan Kürt hareketinin “Şafii” olduğunu öte yandan ise, “Alevi ve dinsiz” olduğunun propagandasını yapmıştır. Devletin bu yönlü politikalarına birçok örnek verilebilir. Son dönemlerde bu politikalarda öne çıkarılan konulardan biri ise ”Zazaların, Kürt olmadığı “ propagandasıdır.

Özel savaş politikası olarak ‘’Zazacılık“

Öncelikle şu belirtmelidir ki, “Zazacılık” söylemi dahi özel savaş politikasının dilimize yerleştirdiği bir söylemdir. Yoksa niyetimizden asla Zaza karşıtlığı anlaşılmamalıdır. Tarih boyunca Kürt toplumu tanımı yapıldığında, Zazalar bu toplumun bir parçası olarak ifade edildiler. Bu yönüyle toplum içerisinde hiçbir dönemde böyle bir ayırıma gidilmedi. Dünyada birçok toplumlarda olduğu gibi Kürtlerin içerisinde de farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bu Kürtçenin ve Kürtlerin zenginliğidir. Evrensel ve bilimsel bakış açısı da bu yönlüdür. Aksi durum egemen zihniyetin hizmetine girmekten kendini kurtaramaz. Dil uzmanı olmasak da, bu kesimlerin ayrıştırarak ve birbiriyle hiç alakası yoktur dedikleri “Kürtçe” bir bütün olarak tüm Kürtçe lehçeleri karşılayan bir tanımdır. Kimi yörelerde Kurmancî kimi yörelerde Kirdaşî denilen lehçe ile, kimi yörelerde Kırmancki, Dimîlkî, bazı yörelerde de Zazakî denilen lehçeyi konuşanların bir süre birlikte oldukları zaman anlaşabildiklerinin tanığıyız. Kaldı ki bu kadar ağır bir asimilasyon ve katliamlara maruz kalmış bir halkın dilleri arasında farklılıkların olması da normaldir. Ortadoğu’da yaşayan Arapların, çoğunluğu teşkil etmesine rağmen birbirleri ile anlaşmakta zorlandıkları bilinmektedir. Ya da çok övünülen Türki cumhuriyetlere baktığımızda, Türki cumhuriyetlerle Türkiye’de yaşayan insanların Türkçe ile anlaşabildiklerini söylemek mümkün değildir. Hatta Türkiye içerisinde dahi Türkçede var olan farklılıklar herkesin malumudur. Eğitim ve yaşam dili olan Türkçedeki farklılıkları görüpte, ağır baskı altında asimile edilen dillerimiz arasındaki farklılıkları öne çıkararak ayrıştırma anlayışı, en basit şekliyle art niyetli ve sisteme hizmet eden bir çabanın ürünüdür.

Bizim “Zazacılık” söyleminde meramımız, bu söylem ve politikanın kimin tarafından çıkarılmış olduğu ve neye hizmet ettiği gerçeğidir. Yoksa insanlar kendini Zaza olarak hissediyor ve görüyorsa buna söylenecek bir şey yoktur. İnsan kendini ne olarak hissediyorsa odur. Bu anlamda kişi kendini Zaza olarak da görebilir ve hissedebilir. Burada sorun olan ise bugün ”Zazacılık” iddiasında bulunan kişilerin ilişkileri ve ırkçılık boyutuna varan Kürt düşmanlığıdır. Mesele dil ve kimlik olarak, Zazaca’nın yok olmasına karşı korunması ve geliştirilmesi ise, buna kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Aksi bir tavır bizi ancak egemenlerin faşist anlayışına düşürür. Kürt hareketinin böyle bir yaklaşımda olmayacağı hem ideolojik, hem de programatik yaklaşımlarından biliniyor. Kürt hareketi, Kürt coğrafyası içerisindeki tüm farklılıkları zenginlik olarak görüp, bu farklılıkları kendi değeri olarak kabul etmektedir. Dilsel, kimliksel, inançsal ve kültürel farklılıkların korunması ve geliştirilmesi için özel çaba içerisinde olduğunu da defalarca beyan etmiş, bunu pratiğinde de göstermiştir. Bu konuda pratikte kimi eksiklikler olabilir, ama bu genel yaklaşımını değiştirmez.

Gerçeklik bu iken, bugün “Zazacılar” olarak bilinen kesimlerin pratiklerindeki Kürt düşmanlığın neye hizmet ettiği iyi anlaşılmalıdır. Bilindiği gibi ”Zazacılık” söylemi yoğun olarak 12 Eylül darbesinden sonra Avrupa’da Ebubekir Pamukçu, Haydar Başbuğ ve arkadaşları tarafından geliştirildi. Geçmişte çeşitli Kürt ve Türk örgütlerinde yer alan bu kesimler Avrupa’ya çıktıktan sonra, örgütsel ilişkilerini kesmiş ve ”Zaza“ örgütlemesi adına ortaya çıkmışlardır. Bu örgütlemenin MİT’in denetiminde geliştirildiği iddiası her zaman ifade edilen bir gerçekliktir. Bunda lider konumunda bulunan Pamukçu’nun ve Başbuğ’un geçmişinin büyük bir payı vardır. Geçmişinde Türk milliyetçiliği yapan Pamukçu’nun ve Başbuğ’un sonradan “Zazacı” kesilmeleri ilginç ve manidardır.

‘’Zazacılık“ el ve kimlik değiştiriyor

Pamukçu ve arkadaşlarının “Zazacılık “çalışmaları tutmayınca 90’lı yıllarla beraber ağırlıklı olarak, Dersimli ve Türk solu içerisinde yer almış bazı kesimler yeni bir akıma el atmaya başladılar. Bu kesimler işin rengini biraz değiştirmeye başladılar. E. Pamukçu’nun ve H. Başbuğ’un “Zazacılığının” tutmayacağı anlaşılınca, ortaya daha dar olan “Dersimcilik” söylemini ortaya sürerek, bunun üzerinden politika geliştirmeye başladılar. İşin rengi değişse de özü değişmiyordu. Gerek Pamukçu ve ekibi gerekse onların yeni versiyonu olan “Dersimcilik- Zazacılığının“ ortak hedefi, Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtlere düşmanlıktır. Bu kesimler işi o kadar abarttılar ki, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, “Dersimciliğin” ayrı bir ulus, Dersim’de konuşulan dilin de “Dersimce” olduğu tespitine kadar vardırdılar. Bu kesimleri bu kadar gülünç duruma düşüren şey ise mayalarında var olan Kürt ve sol düşmanlığıdır. Bunlara göre Dersim’de yaşanan acıların sorumlusu devlet değil orada bulunan devrimcilerdir. En büyük suçlu da Kürt hareketidir. Bugüne kadar Dersim’de uygulamaya konulan devletin asimilasyon ve katliam politikalarına karşı bir şey yap(a)mayanlar, Kürt hareketine ve devrimcilere kin kusuyorlar. Katliamların sorumluları ile uzlaşmaya çalışan, hatta onlardan, “Bizi Kürtlerden koruyun” diye yalvaracak kadar düşen bu zihniyet sahipleri, Dersim’in ve Kürtlerin birliğini bozmak için var güçleriyle çalışmaya devam ediyorlar.

Bu kesimlerin mayalarındaki düşmanlık Kürtler ve Kürt Özgürlük Hareketi ile sınırlı değildir. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, hak ve adalet gibi sosyalist ideallere de karşı oldukları tartışmasız bir şekilde açıktır. Ayrıca savunur iddiasında oldukları “Zazacılık” konusunda bile Şafii-Alevi ayırımını yapabilmektedirler. Bu kadar dar ve ilkel düşünce sonuçta “Zazacılık” tutmayınca “Dersimciliğe” sarıldı. Derinlikli düşünüldüğünde, “yetmiş iki millete bir nazarla bakmak” olarak özetlenen Kızılbaş-Alevi felsefesi ile de yakından bir ilgileri olmadığı kolayca görülebilir. Savundukları, duruşları ve söylemleri dikkatle izlendiğinde, yaptıklarının Kürtler, solcular ve Alevilerin yararına olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Hizmet ettikleri bir zihniyet mutlaka vardır. Zaten önemli olan da bu ilişkiyi tespit etmek, açığa çıkarmak ve teşhir etmektir.

İlginç olan bir detay ise bu kesimlerin saldırılarını, Genelkurmayın, ”Zazalar Kürt değildir, bu ayırım halka anlatılmalıdır” söylemine denk getirmesidir. Yine AKP’nin seçimlerde yayınladığı genelgede özellikle Kürt bölgesinde, “Zazaların Kürt olmadığı propagandasının her fırsatta işlenmesi, bu kesimlerin Kürt siyasal hareketinden koparılması için çalışma yapılması” talimatıdır. Bu kesimlerin, faaliyetlerini bu açıklamalara denk getirmesinin tesadüf olduğunu düşünmek için saf olmak gerekiyor. Yine AKP‘nin Dersim’i kendine hedef olarak gördüğü ve Dersim’i düşürmek için tüm imkanlarını seferber ettiği bir süreçte, bu kesimlerinde faaliyetlerini Avrupa’dan Dersim’e taşıma çabası da manidardır.

M.Yıldız, H.Dedesoy, S.Cengiz ve son dönemlerde Kürt hareketinden kaçanların sanal ortamda kin kusan yaklaşımlarının ne Dersim kimliği ne de evrensel sol- Alevi kimliği ile bir alakası olmadığı ortadadır. Hakaretler tehditler, çarpıtma ve yalanlar üzerinden misyon edinmeye çalışılan bu tiplerin geçmişleri Pamukçulardan farklı değil. Sübjektif olarak neye hizmet ettiklerinin belgesi olmasa da objektif olarak hizmet ettikleri sistemin kendisi olduğu kesindir. Bu kesimler sadece Kürt hareketine ve devrimcilere saldırmıyorlar yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyen herkese aynı tarzda saldırıyorlar. Haydar Işık ve Ferhat Tunç için yürüttükleri linç kampanyasındaki hınç, öfke ve kinin ufak bir kısmını Dersim ve halk düşmanlarına yöneltselerdi belki inandırıcı olurlardı. Niyetleri belli olduğu için bunu beklemek saflık olur. Avrupa’da oturup Dersim’in seçilmişlerini, iradesini yok sayarak kendilerini Dersim’in sahibi gibi kararlar alacak kadar pervasızlaşan bu kesimlerin kime güvendikleri ise tartışılmalıdır. Halkla ilişkileri olmayan Dersim’le bağı olmayanların irade olmak için her türlü geri ve komplocu yaklaşımlardan uzak durmadığı anlaşılıyor.

“Dersimcilik ve Zazacılık” yapanların birçok ortak özelliklere sahip olması da dikkate değerdir. Kürt hareketine ve devrimcilere düşman olmalarının yanında, ortak bir yönleri de bir zamanlar içinde bulundukları örgütlerden kovulmuş, kaçmış kişiler olmalarıdır. Başka durumlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan bu kişiler, konu Kürt ve sol düşmanlığı olunca çok rahat yan yana gelip ortaklaşabiliyorlar. Dönem dönem internet ortamına düşen tartışmalarında nasıl kirli ittifaklar içerisine girdikleri daha açık bir şekilde görülmektedir. Avrupa’da yaşayan, buradaki fonlardan elde ettikleri ve Dersimlilerin duygularını istismar ederek topladıkları gelirlerin ne olduğu ise hep devlet gibi faili meçhul (belli) kalmıştır. Dersim ismiyle toplanan bu kaynakların Dersim için hangi yatırıma, hangi çalışmaya harcandığı hiç açıklanmıyor. Kaynakların nasıl harcandığı ise herkesin malumudur.

Devrimci tavır olarak ‘’Zazacılık“

Özet olarak da olsa anlatmaya çalıştığımız, ”Zazacı” kesimlerin neye hizmet ettiği artık çıplak olarak ortadadır. Devrimci tavır ve duruş, bu anlayışa karşı çıkmak ve bu anlayışı toplum vicdanında mahkum etmektir. Bilinmelidir ki, bunların ilişkileri ve hizmet ettiği kesimler, devrimcilerin de düşmanlarıdır. Genel olarak devrimcilerin yaklaşımı bu tehlikeye karşı kayıtsızlık olmamalıdır. Bu kesimleri dikkate almamak elbette bir tavırdır. Gelinen aşamada bu kesimlerin pervasızca saldırıları dikkate alındığında ise dikkate almamak tavrı yetersiz kalmaktadır. Dolaysıyla bu kesimlerin dikkate alınmamakla beraber teşhir edilmeleri önemli bir çalışma olarak devrimcilerin de önünde durmaktadır. ”Dersimcilik-Zazacılık” yapanların yüzlerine taktıkları “Dersim” maskesi düşürülerek işbirlikçi pozisyonları teşhir edilmelidir.

Genel olarak devrimciler böyle bir tavır içinde olsa da, hepsinin böyle bir bu duruşu sergilediği söylenemez.
“Zazacı” kesimlerle işbirliği içerisinde olan ve Türkiye ayağında ortak çalışan Dersim Dernekleri ise üzerinde durulması gereken bir başka noktadır. Dersim halkının büyük çoğunluğunun benimsemediği bu grupla sırf siyasi çıkar ilişkilerine dayanan birliktelik etik değildir. Üyelerin iradesinden ziyade tepedeki birkaç yöneticinin gerçekleştirdiği bu ilişkinin zamanla tüm Dersim’e zarar vereceği unutulmamalıdır. Dersimlilerin en fazla birliğe ihtiyacı olduğu dönemdeki bu ayrıştırıcı pratiğin sahipleri iyi düşünmelidirler. Sitelerinde ve söylemlerinde devrimci ve Kürt düşmanlığı yapanlarla kolkola yürüyenler, gelecekte bunu halkımıza anlatamazlar.

Sahte ”Zazacı ve Dersimcilik” iddiasında olanlara karşı, kimliklerin, kültürlerin, dillerin birliğini savunmak (bu devletin uyguladığı anlamda bir birlik olarak algılanmamalıdır) önemlidir. Çünkü, dilimiz ve kültürümüz bu kesimlere bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu yüzden de dilimiz başta olmak üzere onun bir parçası olan kültürümüz ve tarihimize sahip çıkmak öncelikli görevimizdir. Büyük acıların sahibi olan Dersimlilerin, dili ve kültürü inceltilmiş politikalarla yok edilmektedir. Kirmanckî’nin bugün ölü diller arasında sayılması tüm Dersimlilerin ayıbıdır. Egemenlerin şiddetle yok edemediği dilimiz, şimdi asimilasyon politikası ile bitiriliyor. Buna karşı direnmek, önce aileden başlatılmalıdır. Çocuklarımıza dillimizi öğretmek ve aile içinde dilimizi konuşmak bugünün en büyük devrimci eylemidir.

Bireysel görevlerimizin yanında kurumlarımızın ve siyasetçilerimiz de, dilimiz ve kültürümüzün yok edilme çabalarını sorun olarak görmelidirler. Gerek yayınlarda gerekse etkinliklerde dillimiz öne çıkarılmalıdır. Düzenlenen festivallerde anadilimizle etkinlikler artırılmalı ve kullanılması teşvik edilmelidir. DKÖ’ler ve belediye öncülüğünde, doğa katliamına duruş sergilendiği gibi, dil için de ortak projeler yapılmalıdır. Bu konuda Kirmanckî - Kirdaşkî olarak öykü ve şiir yarışmaları düzenlenmelidir.

Yaşam ve siyaset boşluk tanımıyor. Değişen dünya koşulları insanları farklı arayışlara itmektedir. İnsanlar artık genel demokratik ve devrimsel değerlerin yanında yerel değerleri ve kültürleri de önemsiyor. Kapitalist modernitenin hiçleştiren ve değersizleştiren yaklaşımına karşı, yerel dillerin, kültürlerin ve değerlerin öne çıkarılması pozitif bir rol de oynayabilir. Yeni bir sentez açığa çıkarılarak, kapitalizmin yok eden ve tüketen anlayışına karşı, alternatif bir çıkış yaratılabilir. Coğrafyamızda buna daha çok ihtiyaç duyulduğu da bir gerçekliktir. Bu coğrafyanın zenginliği, tekrar açığa çıkarılarak uygarlığın hizmetine sunulmalıdır.

Uygarlığa yeni bir ışık tutabilecek olan kültürmüzün geliştirilmesi gerekir. Bunun için de dil, kültür ve tarihimiz gibi temel değerlerimiz bu kesimlere bırakılamayacak kadar önemli ve değerlidir.

Ergin DOĞRU

yeniden ozgur politika