Yüzünde Bir Yer
Bildiğim bir ağrıyı yazdım
Sema Kaygusuz: Yüzünde Bir Yer i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor
KAPAK
Tüh ve ah... Acıyı, afallamayı, yazıklanmayı en iyi anlatan iki ünlem. Sözcüklerin değerini bilen bir yazarın, Sema Kaygsuz’un yeni romanı Yüzünde Bir Yer’in bölümleri aynı zamanda Tüh ve Ah... Yazar, kimi zaman ağızdan can havliyle çıkan bu ünlemlerin hakkını verecek bir hikâye anlatıyor yeni romanında. Kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusu ve suskunluk romanı Yüzünde Bir Yer. Kaygusuz, Dersim katliamı sonrasında miras kalan ruh halleri ve duygular ile uğraşıyor.
Romanın temelinde Dersim Katliamı’ndan kurtulmuş bir babaanne (Bese) ve torunu var. Bese’nin esin perisi ise Sema Kaygusuz’un bir Dersim sürgünü olan babaannesi. Sema Kaygusuz’a göre acıyı ve utancı miras alanlarda bir tutulma hali oluyor: “Atalar yaşıyor, yeni kuşak ise o yaşantının izleriyle doğuyor. Tatmadığın bir acı göğsüne yuvalanmış gibi. Tuhaf bir duygu... Ve o içine sirayet eden anlamsız utanç hayatla uyumunu bozuyor, durduruyor, en önemlisi susturuyor. Romanın ana meselesi bu suskunluk, bir tutulma hali.” Kaygusuz tüm bunları anlatırken de ‘incir’ ve ‘Hızır’ yardımına yetişiyor. Sema Kaygusuz’la yeni romanını konuştuk...
Yüzünde Bir Yer’in politik bir roman olma gibi bir derdi yok. Utancı miras alanın iç dünyası ilgilendiğiniz. Kitabınızı politik bir roman olarak adlandırır mısınız?
Hayır. Politik bir roman yazmaya kalkışmadım. Kendi poetik anlayışımdan ötürü, bireylerin iç yaşantısıyla, bilinçdışıyla ilgilendim. Üstelik politik dil çok indirgemeci bir dil. İçerdiği birçok şeyle birlikte bireysel dünyayı dışlayabiliyor. Dolayısıyla romanın özgürleştiriciliğine müdahale etmiş oluyorsun. Böyle bir müdahale olsun istemedim. Sonuçta becerebileceğim bir yoldan gittim. Ortada Bese’ye ait bir acı var. Bese, Dersim Katliamı sonrasında sürgün ediliyor... O acı ile nasıl ayakta kaldı? Bu, torununu nasıl etkiledi? Bunlara odaklandım. ‘Hayatta kalmak insan maneviyatında neye denk düşüyor?’ ilgilendiğim soru buydu. Egemenin millet kurarken, halkını tek tipleştirirkenki yöntemleri dünyanın her yerinde aynı, ama sonrasında bireylere yansıyan duygu biricik. O biricik duygunun peşine düştüm.
Dersim Katliamı’nı yazmak bir hesaplaşmamı sizin için?
Yüzünde Bir Yer’i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor. Diyeceğim, Yüzünde Bir Yer aynı zamanda benim özgürleştirici mitimdir. Karnımdan bir şey çıkardım. Başkalarının acısına bakmak kolay değildir. Romanın poetik anlayışında bir başkasına bakarkenki ahlak da ele alınıyor. Dikizleyebilirsiniz, bön bön bakarak iğdiş edebilirsiniz bir insanı... O yüzden fotoğrafçı bir karakter var romanda. Baktığın şeyin kendisi olmak sanatsal olduğu kadar aynı zamanda etik bir tutumdur. Dolayısıyla romanın etik omurgasını kurmak, kendime karşı dürüst olmak için bildiğim bir ağrıyı yazmak istedim.
Bu romanda babaanneniz daha belirgin... Onun genel anlamda edebiyatınızda derin bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz...
Bilmem ki. Yazdığım her şeyde bir etkisi var mı yok mu, bunu tespit edemem. Ama bu romanda bir karakter olarak değil de bir esin perisi olarak kesinlikle vardı. Ben, aklın çok baskın olduğu bir evde büyüdüm. Babaannem ise zaman zaman akıldışı bir kocakarı, zaman zaman bilge bir büyükanneydi. Tütün fabrikasında işçi olarak çalışan emekçi bir kadındı. Onun maneviyatı, çalışkanlığı, doğayla ilişkisi içime işlemiş olmalı. Çocukluğumda onu yılda 15 gün kadar görürdüm aslında. Burnumun dibinde olsaydı bu kadar kıymetini bilemeyebilirdim. Kendisini çok az tanıdım ama çok etkisinde kaldım. Zaman zaman şüphe ediyorum, acaba kendimden bir büyükanne mi yaratıyorum diye. Bir yandan da artık onu geride bırakmak istiyorum. Onun varlığını özümsedim artık. Bir parçam oldu.
Miras kalan duygular insanı hırpalıyor, bunu romanınızda görüyoruz. Ama burada suçluluk duygusu da var değil mi?
Miras kalan duygular elbette insanı hırpalar. Sadece mağduriyet, mahrumiyet duyguları değil suçluluk duygusu da hırpalar bireyi. Sözgelimi, ailenizde katliama katılmış bir asker, ne bileyim bir dolandırıcı, zalim bir politikacı varsa farklı bir utancın bir parçası haline gelebilirsiniz. Bu da başka bir suçluluk duygusu... Geriden gelen suçluluk duygusu, utanç, korku şimdiki bireyin kimyasını, ruhsal alanını değiştirebilir. Sanat bir yönüyle bu başıbozuk duyguları fark etmemizi sağlıyor. Aristotales doğru söylemiş, gerçekten bir arınma alanı sanat. Ben de roman sanatıyla ilgilendiğim için bu arınmayı hem bir okur olarak kendimde, hem de bir yazar olarak kahramanımda denedim. İncir çağına girmişken, yani her şeyi söylemeye, ballı özünü bir ötekine aktarmaya, kendimi bir başkasına vermeye ve bunu gözü kara yapmaya zihinsel olarak hazır olduğum zaman bu hikâyeyi yazdım. Romanda hatırlamak ve unutmaktan da bahsediyorum. Bir şeyi çok hatırlamak da bir düşünsel hapishanedir. Örneğin belleği sadece soykırım üzerine kurulan halklar var. Bu, sürekli bir ölüm ürküntüsü ile yaşamak oluyor. Ölüm ürküntüsü de miras bırakılabilir ya da bilinçli, politik olarak sistematikleşti- rilebilir. Tersinden bir örnek verecek olursak, Alman toplumunda olduğu gibi önüne geçilemeyen aşırı suçluluk duygusu olarak yeni kuşakları tutulmaya uğratabilir. Hatırlamak ya da unutmak, bir devlet politikası, bir toplumsal kimlik meselesi haline gelince tek tek ruhlara müdahale ediliyor demektir. An gelir, unutmak hatırlamak kadar kıymetli olur. Oysa ki bütün bunların dışında vicdan, daha kapsayıcı ve özgürleştirici bir anlam kurar.
Peki, konuyu biraz değiştirerek günümüzden bir örnekle sorsam. Türk ve Kürt meselesinde ölümleri ele alırken örneğin... Türk ordusunun askeriyken ölen ile dağda ölenin özellikle annelere yaşattığı duygu, geriye kalan miras aynı değil midir?
Yaşanan acıya asla farklı bakmamak gerekiyor. Ama öte yandan, anneliğin bir ideolojisi olduğuna inanıyorum. O evladı hayata katarken kültürünü, dilini, dinini geçiriyorsun, kendi bildiğin her şeyi ona aktarıyorsun. Kimi anne evladına Dede Korkut masalı anlatır kimi anne Pepuk Kuşu masalını. Her iki masalın sorunsalı tematik ve ahlaki olarak birbirinden farklıdır. Ama yas söz konusu olduğunda herkes birbirine ortaktır. Sonra yine farklılık başlar, birisi çocuğunu bayrağa sararak gömer, öbürü zılgıt çekerek, bir başkası dilinin altına defne yaprağı koyarak... Mesele halkları birbirine düşüren zihniyette ve o zihniyet şimdi anneliği fedakârlıkla allayıp pullayarak tektip, düşünsellik içermeyen bir kadınlık modeli koyuyor önümüze.
Ülkenin tarihini, katliamlarını düşünürsek utanç duygusu bizim kaderimiz mi? Hep utanacak mıyız biz?
Kader sözcüğünü düşünelim biraz. Cinsiyetimiz kaderimizdir. Ama asıl olan nasıl birer kadın, nasıl birer erkek, en önemlisi nasıl birer kişi olduğumuzdur. Bütün bu macera kültürel kodlarla, toplumsal cinsiyetle, dinsel anlayışlarla, ekonomik ve sınıfsal unsurlarla harmanlanarak devam eder. Sisteme bakalım: Egemenler Sünni esaslı milli devlet olacağız, diye bir karar veriyor ve kendi içinde öteki olarak algıladığını değiştirmeye çalışıyor. Dersim katliamının başlangıcında devlet üç-dört yaşında çocukları alıyor ya da kızlar Türklerle evlendiriliyor. Yabancı olanı eritmeye çalışıyorlar. Öteki, devletten mahrum bırakılıyor. Bu sistemli bir şey, kader değil. Kader olarak adlandırılmaya başlandığında bir pasifizasyon başlıyor. Mesela halkı dilenci hale getirdiler. Bir kilo pirinç ile insanların evine girer ve oyunu alabilirsin artık. Yoksul insan o pirince o kadar muhtaçtır ki onun iradesine bir kilo pirinç karşılığında el koyabilirsin. Bu sistemli bir şey, kader değil. 12 Eylül örneğin... Hapishanelerdeki sağcı ya da solcu aydınların, yazarların, düşünce insanlarının, akademisyenlerin her biri münevver kişiliklerdi. Kimi sürgün oldu, kimi işkence gördü. Bir kuşağı böyle aşındırırsan geriye Özal kuşağı gelir. Çok sistemli buluyorum ben tüm bunları. Utançlarımızı kaderimiz olarak kabullenmektense o utancın sorumluluğunu almak artık her birimiz için kaçınılmazdır.
Romana dönersek... Üç belirleyici tema var romanda: Bese, Hızır, incir ağacı. Öncelikle incirden başlayalım isterseniz, az önce incir çağındayım dediğiniz için...
İncir, aslında temel eleştirinin ana dayanağı. İnsanoğlunun uygarlaşma telaşını eleştirmek için dallı budaklı bir sığınak. Doğayla olan ilişkimizde bir yanlışlık var çünkü kadınla olan ilişkimizde bir yanlışlık var. Toplumsal cinsiyet nasıl erkek ise doğaya da dişil anlamlar yükleyerek onun üstünde hegemonya kuran bir uygarlık geliştirmişiz. Sonuçlarını da hep beraber görüyoruz. Bütün toplumların -belki kuzey ülkelerini biraz ayırabiliriz- kadınla olan ilişkisi, doğa ile ilişkisiyle aynı. Bir ağaca nasıl muamele ediliyorsa kadına da aynı şekilde davranılıyor. İncirin cezbeden ve mahveden, şifa veren ve zehirleyen, kutsal ve şeytani gibi birçok çifte anlamı var. Şimdi bu anlamları alalım, kadın mitlerine yerleştirelim, aynı. Kültürel algıya yerleştirelim, hemen hemen aynı. Ama incir bütün bunlarda azade bir varlık. İncirin aklıyla düşünmeye başladığımızda belki bir dönüşüm yaşayacağız. Belki o bize ustalık edecektir. Belki de henüz vakıf olmadığımız bir akıl vardır orada.
Yere Düşen Dualar’da da şarap vardı. Şimdi de incir... Sizden hep doğaya dair bir şey beklemeli miyiz?
Bence her yazardan beklemeliyiz bunu. Biz doğaya aitiz. Benim biraz eko-feminist bir bakış açım vardır. Taşı, toprağı, kendi azabını çeken hayvanlar âlemini görmezden geldikçe kendi şehirlerimize sığamayan, birbirini mahveden varlıklar haline geliyoruz. Bizim uygarlıkla olan ilişkimiz yanlış. Kumsaldaki taşların bile hakkını savunarak başlamalıyız canlılığı kutsamaya.
Yoğun bir antropolojik, mitolojik okuma var romanda Hızır üzerine... Bu romanda Hızır mıydı sınırlarınızı belirleyen?
Önce Hızır ile başladım. 2006’da bir belgesel kitap çalışması yapıyordum, bir izlenim kitabı. Birkaç fotoğrafçıyla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerine gittik. Antakya’ya gittiğimde orada Hızır söylencelerinin ne kadar yaygın ve canlı olduğunu fark ettim. Ve Hızır içime düşüverdi. Her zaman için, bir tema üstüne çalışırken niçin bununla ilgileniyorum diye hep merak ederim. Kişinin kendine duyduğu merak, meselesini derinleştirmesini sağlıyor. Uzun süre ‘Ne işim var Hızırla’ diye düşündüm. Fark ettim ki meğerse Hızır söylenceleri ile büyümüşüm. Aslında Hızır çoktan beri içime yer etmiş bir figürmüş. Ve bunun bir rastlantı değil çok köklü bir nedensellik olduğunu fark ettim. O nedensellikle Bese’nin hikâyesi buluştu. Bütün araştırmaları bitirdikten sonra da romanı yazmaya başladım.
‘Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle’
Doğa ve insan ile kurduğu ilişkiye bakınca Sema Kaygusuz’un çocukluk yıllarını çok merak ediyorum, nasıl bir çocukluktu sizinki?
Biz, babamın görevi nedeniyle neredeyse her üç yılda bir yer değiştiren bir aileydik. Dolayısıyla çok değişik iklimlerde yaşadım. En çok iklim değişikliklerinden etkilendim. Doğa ile olan ilişkimde bu değişimlerin etkisi vardır herhalde. Doğanın değişken ritimlerini keşfettim. Gelibolu’da yüzerken yunuslar burnumun dibindeydi, her yer akasyalarla kaplıydı. Sonra birdenbire Sarıkamış... Dağ, uluyan kurtlar, çam ormanları, kar, kardan yüzü kararmış ve kırışmış, erkenden yaşlanmış çocuklar, tezekten damları olan evler... Sonra Antep... 40 derece sıcak, asfalt ayaklarımıza yapışıyor, fıstık ağaçları, refah, zenginlik, ağız tatları, kadın hayatı, erkek hayatı... Derken Girne, evin balkonuna vuran dalgalar, sonra Ankara, tutuk bir bozkır yaşamı ve daha bir sürü yer. Müthiş bir değişim. Dil değişiyor, üslup değişiyor, anlatım değişiyor. Bu ani şoklar beni insana çekmiş olmalı. Babam sosyalist bir adam, annem keza gerçeklikle ilişkisi sağlam bir kadın... Derken, yıllık izinlerde akrabaların yanına gittiğimizde cinlerden, perilerden, Hızır’dan bahseden, kendi iç dünyası olan bir babaanne ve Balzac romanları okuyan bir anneanne figürü ile karşılaşıyordum. Tüm bunlar beni çok etkiledi. Çeşitlilik içinde insana duyduğum merak artmış olmalı.
Ama hep bir değişim de vardı hayatınızda...
Evet, hep bir değişime maruz kaldım. Standart bir yaşantım olmadı. İlkokulu üç ayrı okulda okudum. Öğretmenlerimin çoğunun adlarını, bazı arkadaşlarımın yüzlerini anımsamıyorum. Çünkü hiçbirine alışamadan ayrılık yaşadım. Bu yüzden hayatımda hasret duygusu gelip geçici bir duygu oldu. Yerleşmek, köklenmek bir sorundu. Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle. Sürekli gidecekmişim gibi geliyordu. Sonra bu bana yer etti ve gitmelere başladım. Bir iki aylık da olsa farklı yerlerde konaklamaya başladım. Anadolu’nun herhangi bir yeri, bir kıyı kasabası örneğin... En son Fransa’nın kuzeyinde bir kır evinde kaldım. Önümüzdeki yılı DAAD bursuyla Berlin’de geçireceğim. Kısacası, başka yerlere gitmek için hep bir vesile yarattım kendime. Bu, beni gezici biri haline getirdi. Bir süre sonra aynı yerde çok duramıyorum. Değişime hep ihtiyaç duruyorum. Kendi evime dönebilme koşuluyla elbette.
Burcu Aktaş - Radikal