Skip to main content

Yenilenlerin döğüşü

Yenilenlerin döğüşü


Yaşananlar yenilenlerin döğüşü mü, yoksa biten bir sürecin artçı depreleri mi olduğunu çıkarmak pekte zor olmasa gerek. Bence son çatışmalar hem yenilenlerin döğüşü hem de bu döğüşün artçı depremleridir. Barış kapımızda, nazar değmemek koşuluyla sizlere müjdeliyorum.

İlginç değil mi? Korktunuz hemen! Kötü haberlere alıştırıldığımızdan iyimser ve güzel şeyler bizlerde korku uyandırır. Yani bir şekliyle ürkütür bizi. Herkes açısından normal ve iyi olan şeyler, normalitesi olmayan bizlere anaormal ve şaşırtıcı gelir.

Savaşların nedenleri hakında tonlarca kitap bulmak mümkün, fakat yenilenlerin neden savaştığı üzerine bir fikrimiz henüz yok. Savaş normalde sosyal bir eylem, çünkü aktörleri insan ve onlar tarafından planlanarak, belli amaçlar tespit edilerek yapılır. Amaca ulaşması durumunda biteceği varsayılır.

İşin ilginç yanı bizim savaşın ne bir amacı kaldı, ne de ufukta bitişi görünüyor. Yaşamlarımız oraya buraya paçavra gibi savrulmuş, hüzünle, acıyla ne olacağına bakınıp duruyoruz. Artık yaşamlarımızı biz değil, bir kerecik bile olsa, günlük hayatta karşılaşmadığımız ve de bizlere pek tanıdık gelmeyen insanlar belirlemekte. Bununlada kalmıyorlar nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi ve kimi destekleyeceğimizi de belirlemek istiyorlar. Hem de bize sormadan kendileri de yenilen döğüşçüler oldukları halde.

Savaş tarihsel olarak insanın antropolojik kökenine kadar uzanır. Savşı normal sosyal çatışmadan ayıran en belirğin özelliği, iletişiminin tek düze; siyah beyaz ve de dost ile düşman gibi ötekileştirme kavramları üzerinden gerçekleşmesidir. Üçüncü bir unsura bu iletişimde yer yoktur. Bu anlamda üçüncü unsuru oluşturan siviller savaşın sadece külfetini oluşturur.

Sosyologlar; Karl Marx’ın "insana ait olan hiç bir şey beni şaşırtmaz" adlı belirlemesini doğrular nitelikte, sosyal eylemlerin anlamlı ve açıklanılır şeyler olduğunu vurgularlar. Sosyologlar insan davranışı kapsamı içerisine giren en absürd eylemin bile bir anlamı ve açıklanmasının olabileceğinden yola çıkarak, olay ve olguları açıklamak isterler. Bundan dolayı sosyoloji bilmi açısından ”saçma" diye bir şey yoktur. Türk sosyologların/politikacıların “sözün bittiği yer" tanımlamasının sosyolojik bir anlamı ve değeri olamaz. Bu tür yaklaşımlar sosyolojik arabesklerdir. Sosyoloji olay ve olgular karşısında şok olmaz, onları açıklamaya çabalar. Şok bile sosyolojinin araştırma alanı içerisine girer. Bu bağlamda, sosyolojik olarak sözün bittiği yer olamaz. Sözün bitimi anlamın bitimi ile eş değerdedir. Anlamın olmadğı alanı sosyal olarak tanımlamak güç.

Amacım sosyoloji biliminin amaç ve kapsamını iceren bir yazı yazmak değil, yenilenlerin döğüşünü sosyoloji bilimi ışığında biraz irdelemeye kalkışmaktır.

Ayrıca yenilenlerin savaş sorunu sadece sosyologları değil sıradan insanları da ilgilendirir. Bu savaşta en çok etkileneler sıradan insanlardır. Savaşanların bozulacak yaşamları olmadıklarından savaştan çok etkilenmezler. Yenilgiyle sonuçlandığı aşikar olan bir savaşın devamından ısrar etmenin mantığını anlamak güc, absürd bir durumla karşı karşıyayız.

İnsan ilişkileri bozulduğunda karşılıklı iletişim nasıl bugünden yarına bitmezse, savaşlar da yenilgiden hemen sonar barışa dönüşmez, kaybedildiği bilindiği halde belli bir süre sürdürülür. En çok insan kaybı da bu süreçten yaşanır ve genelikle ölenlerin çoğunluğunu savaşçılar oluşturur. Nedeni de savaştan yorgun düşmeleri ve de yaşamlarından çalınan anlamdır. Savaştan yorgun düşen savaşçılar yaşadıkları acı gerçekliğe bir anlam vermekten güçlük çektiklerinden, hayatlarına pek değer biçmezler. Değer biçilmiyen yaşamı sonlamak kolay olur.

Bu süreçte ölümlerin çokca yaşanmasının en önemli nedeni, savaşanların kendilerini kendi yaşamlarının özneleri olarak görmemeleriyle ilgilidir. Yaşamlarının içi boşaltılarak sıradan sayılara dönüştürülmesi zamansız ölümlerin nedeni. Artık ölenlerin kimliği ve de yaşamları önemli değil, daha çok ölümlerin sayısal çoğunlukları önem taşır. Sayı yükseldikce bir önceki ölüm kanıksanır. Başka bir değişle her yükselen yeni ölü sayısı kısa sürede eski sayının kanıksanmasını sağlar. Bu duruma toplumsal çürüme desek yanlış bir belirleme olmaz.

Savaşın bitmemesininin bir diğer nedeniyse, -belki de en önemli nedenlerinden biri-, ekonomik bir sektöre dönüşmekle sınırlı kalmayıp, savaşın kendi hierarşik kurumlaşmasını da oluşturmasıdır. Bu savaş kendi hierarşik örgütlemesini oluşturan ve de savaştan beslenen bir bürokrasiye sahip. Bu sektörün “ham madde kaynağını" da yoksul köylüler ve kent varoşları oluşturur.Bu örgütlülük yanlız askeri alan ile sınırlı değil, sivil ve sosyal dediğmiz bir alanı da var. Bu alanların“sehitlik, gazilik ve de kahramanlık" olarak tanımlanan savaşın normları ve de değer sistemleri dedigimiz kültürel bir boyutu da var. Kısacası savaş bir kültür olarak bizden yer edinir.

Şehitlik adı altında anlamı çalınmış ve kutsallaştırılmış yaşamlar/ölümler toplumda „saygı“ uyandırmakta. Bununla da sınırlı değil, ekonomik dediğimiz bir rantı da var bu işin. Bir şehidi olan bir memuru varmış gibi aylığa bağlanıyor. Şehit bu toplumsal gerçekliği yaşayan toplumlarda ölü değil aylık alan ölü bir can. Şehitlik yanlızca ekonomik bir rant kurumuna dönüşmüyor, Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu ile konuşursak „sosyal bir kapital(sermaye)“de. Toplumun en değersiz unsurları bile şehit yakını olma adı altında sosyal anlamda pirim yapabiliyor. Bedel ödeme adıyla toplumun düşünen kesimleri susturulmakta. En sıradan bir tartışmada bile „kaç sehidin var“, „bedel ödedin mi“ diye toplumsal tartışmalar geçıştirilebiliniyor. Bedenlerimizin bedelleri düşünme organımız olan beyinlerimizin yerine ikame ediliyor.

Savaşların yanlızca etkileri ve de tahripkar sonuçları yoktur, ham madde dediğimiz rezervleri de var. Bu rezervlerin topografyasını kentlerin yoksul varoşları ve de yoksul köylüleri oluşturur. Savaşın pek bir direnişle karşı karşıya kalmamasının tek nedeni, savaşın „ham maddesi“ dediğimiz „şehitlerin“ sosyo-ekonomik yapısı düşük kesimlerden oluşmasıdır. Onların yaşamları beyaz eğemenlerin değer sistemleri içerisinde „değerli“ görülmediği için, ölümleri çok ses getirmez. Ama bu ölümlerin provakasyon işlevselligi tartışılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmakta, yerini normal ölümler karşılamaktan uzaktır. 

„Gelişmiş" kapitalist ülkelerin ordularının ağırlıklı olarak Afrika kökenli göçmenlerden ve de varoş yoksullarından olusmasının tek nedeni, varoşların yoksul oluşlarından gizlidir. Yoksul yaşamların kapitalist toplumlarda yanlızca ölüm değeri olabilir.

Ben savaşın bu gerçekliğini Rus yazarı Gogol’un “ölü canlar" romanına gönderme yaparak Kürdistan Post’a "ölü canlar ve çözülen toplum" baslığı altında üç makaleyle dile getirmek istemiştim. Amacım toplumsal çürümeye dikkat çekmekti. Bu yazıların temel konusu toplumun yaşamsal yüzünü yitirmesiydi. Şiddete ve kana teslim olan, ya da onları sadece kanıksamakla kalmayan insani yüzlerini de yitiren toplumların savaş gercekliğini sergilemek istemiştim. İnsani yüzleri yitirmenin bir toplum için oluşturacağı tehlikeye parmak basmamın en önemli nedeni, bu gerçekliğe sahip bir toplumun üyesi olmamla yakından ilgiliydi. Ama savaşa ve kana müptela ve de erkekliğini şiddet aracılığıyla ispatlamaya kalkışan toplumların bireylerine şiddetin çürütücü özelliğini anlatmak, suya yazı yazmaya kalkışmak olduğunu yazdıktan sonra farkettim.

Türk tarafı Kürt sorununa basit yaklaşarak „terör sorunu"olarak tanımlaması, bu sorunu çetrefilleştirdi. Sorun terör sorununa indirgendiğinden, çözümü de askeri düşünüldü. Bundan dolayı T.C. Devleti militarist yöntemlerle örgütlenmiş vahşi devlet terörüyle bu sorunu çözeceğini, yani askeri olarak yok edeceği yanılgısına kapıldı, bu yanılgı Türk toplumunuda kendisine sarmalayarak içinden çıkılmaz kör bir girdaba sürükledi. Bu savaşın kazanılamayacağını herkesten önce savaşan generaller söyledi. İşin en ilginç yanı bunu söylemelerine karşın ağızlarında barış sözcüğünün çıkmamasıydı. Su anki sorun yenilmiş savaşın barışının gizlenmesinden kaynaklanıyor.

Kürt tarafını temsil eden PKK, bağımsızlıktan özerkliğe, özerklikten demokratik cumhurriyete, en sonunda da bir kaç anayasa maddesinin değisikliğine çıtaları indirdi. Çıtalar yükseltilirken halka sorulmadığı gibi, indirken de sorma gereği duymadı. Bu şekliyle her iki tarafın savaşmasının anlamsızlığı çıkıyor ortaya. Şu an savaşanların sadece tek bir nedeni olabilir,o da şavaşan güçlerin savaşarak kendi konumlarını güçlendirmek istemeleridir.

Kısaca özetlersek; ne devlet PKK’yı yenebildi, ne de PKK Kürt halkına verdiği sözlerini tutabildi. Her defasında ayrı bir şey söylendi. Kürtlerin özgürlük mücadelesi şu aşamada bu şekliyle değiştirici bir işlev taşımıyor. Herkesin hem seyircisi hem de kurbanı olduğu bir savaşın kazanımı olamaz. Toplumun izleyicisi olduğu savaş olsa olsa sanal olabilir. Kazananı olmayan bir savaş, çoktan kaybedilmiştir...

Son olarak sizi bilmem, ama kendim; çocuğunun ölümü karşılığında devletten ev isteme yerine onu ölüme sürükleyenlerin yargılamasını isteyen bir babaya, sadece çocuğu için de olsa savaşa karşı çıkan bir anneye ve de zafer adı altında katliamlardan geçirilmemiş, insandan arındırılmamış, şanlı ve anlı adlarla başlamayan kentleri olan bir ülke istiyorum

Cenaze merasimlerinin olmadığı, yaşamın renklerinin tümünü üzerinde taşıyan güzelinden bir ülke istiyorum efendiler! Vatan olarak tanımlanması için uğruna kan akmayan bir ülke. Çocukluğum taru mar oldu, ama çocuklarımın korkmadan üzerinde körebe oynuyabilecekleri, güzel çocukluk anıları olabilecek güzelinde bir ülke istiyorum, verebilirmisiniz bize. Yoksa cok şeymi istedim! 

Veremiyorsanız, diyeceğim o dur ki; gölge etmeyin ihsan istemez…

Biraz da lakırdı: Cemil Çiçek"Baydemir’e" organları yer değiştirmiş adam" dedi. Simdi Baydemir de çıkıp“Aktif organla dokunulduğunda bitkiler(Çiçek) hep böyle konuşur“ mu diyecek!...
 
Ve selam….
 

Xaki G. Bargin

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Xakibargin@yahoo.de