Türkler, Kürtler ve Demokrasi
Türklerin ve Kürtlerin demokrasi ile ilişkisini ölçmek kolay değil. Her iki halka da bu kavram tarihsel olarak uzak. Uluslaşma sürecinde olduğu gibi, demokratikleşme sürecinde de bu iki halkın demokrasi ile olan deneyimleri ve ilişkileri gecikmiştir. Türk ve Kürt toplumları yalnızca gecikmiş bir uluslaşma ile karşı karşıya değiller, gecikmiş bir demokratikleşmeyle de yüz yüze kalmak zorunda kalmışlardır. Yaşanan sorun da budur. Bu anlamıyla bu iki halkın demokrasi ile kurmuş olduğu ilişki daha çok nicel ve instrumenteldir.
Etyen Mahçupyan’ın „cumhuriyet rejiminin diyalektiği“ makalesinde Türkiye’deki demokratikleşme çabalarını „tez, antitez ve sentez“ bağlamında modernleşme ve post-modernlilik ile ilişkili olarak ele alması felsefi anlamda enteresan olmasına karşın, reel anlamda Türk demokrasisinin gelişim seyrini açıklamaktan uzaktır. Etyen Mahçupyan bu analiziyle islamcıların, solcuların ve de liberallerin beklentilerini gidermek istediği gözlerden kaçmamaktadır.
Tanzimat döneminde „batılılaşma“ olarak bilinen ve de cumhuriyetle birlikte „demokratikleşme“ olarak tanımlanan süreçler “Türk toplumunun alttan gelen toplumsal ihtiyacı olan „toplumun demokratikleşmesi“ sürecini tanımlayamamakta, aksine batı ile entegrasyon sorunu olarak üstten alta „Devletin demokratikleşmesi (restorasyonu)“ şeklinde, daha çok batılı güçlerin yeni ihtiyaçlarına dönük „devletin ya da toplumun dizaynı“ tarzında gelişmekte olan süreci tanımlamaktadır.
Bu üstten alta toplumun restore edilme sürecinin anti tezini „kemalizm ve neo-osmanlıcılık (ılımlı İslam)“ kısır döngüsü oluşturamaz, daha çok toplumun demokratikleşmesi dediğimiz alttan ve toplumdan gelen bir değişim olabilir. Böyle bir değişimde Türk toplumu sosyal ve sınıfsal tabakalaşmasının gecikmesinden ve de dini kökenli anti demokratik kültürel köklerinden dolayı yoksundur.
Devlet eliyle geliştirilen sınırlı mekanik „demokratik“ süreçlerin toplumsal alt yapısı olmadığından sistem krizine yol açığı için yine devlet eliyle anında askıya alınmasını gerektirmiştir. Bu yönüyle demokrasi, devletin elinde totaliter sistem tıkanıklığını gidermek için bir restorasyon aracına dönüşürken, Türk ve Kürt halkına da yabancı bir kavram olarak kalmıştır. Demokrasi hem devletin statükocu egemen çevresi, hem de değişimci olduğunu iddia eden neo-osmanlıcıların elinde bir araca dönüşmüştür.
Demokratik yaşam tarzı ölçüt alınırsa Türkler ile Kürtlerin demokrasi ile ilişkilerinin pek te iyi olduğu söylenemez. Ancak ırkçılık, milliyetçilik ve de politik yönetim biçimi ölçüt olarak alınırsa, Kürtler Türklerden daha demokratik bir tutuma sahip oldukları ifade edilebilinir. Çünkü şu ana kadar egemen olan ırkçı, şoven ve anti demokrat yönetim biçimlerinin hepsi Türk yönetim biçimleri olmuştur. Kürtlerin ulusal bilinçlenmeleri hak eksenli olduğundan ırkçılığı dışlamıştır. Yani Kürt ulusallaşması içerdiği demokratik özü itibariyle süregelen mevcut Türk egemenlik sisteminin anti tezini oluşturmaktadır..
Kürtlerin eski isyanlarını saymazsak, -ki bu isyanlar her ne kadar yerel, feodal ve de dini motifler taşısalar da, otoriter kemalist yönetime karşı verildiği için demokratik bir öz taşırlar- son otuz yıldır Kürtler canlarını ortaya koyarak dişe diş çetin, demokratik talepleri de içeren özgürleşme mücadelesi vermekteler.
Kürtler özgürleşme mücadelesi verirken, Türkler „kırmızı çizgilere“, „tabulara“ ve „Dünya‘yı fethederek Türkleştirme düşlerine„ sahiptiler.
Kürtlerin özgürlük mücadeleleri Türkleri üzerine kolektif kimliklerini inşa ettikleri tarih tezlerini sorgulamaya zorlamıştır.
Türk aydınları sağıyla, soluyla ve liberaliyle soykırımlara ve Türkiye‘de yaşayan halkların özgürlük sorununa hep yabancı kaldılar. Soykırım ve katliamlarla ilgili yapılan tartışmaları, anti-emperyalist bir nostaljiyle, „emperyalizmin Türkiye’yi bölme oyunu ve halkları çatıştırma manevrası„ olarak değerlendirerek sistemlerinin yedeğine düşmekten ne yazık ki bir sakınca görmediler.
Türk aydınlarının bugün şişede „çıkan cin“ dedikleri şey, Kürtlerin mücadeleleriyle tartışmaya açtığı Türk tabularıydı. Bu şişelerde söylendiği gibi yalnızca “cinler“, diğer adıyla biz Kürtler çıkmadık, bizlerle birlikte bir yığın dokunulması yasaklı kolektif suç da çıktı. Bunlar son günlerde çokça tartıştığımız Ermeni soykırımı, Dersim soykırımı, azınlıklar sorunu, Aleviler ve kemalist ideoloji v.b. tabulardır. Cin Kürtler iken, şişe de kemalizm denen çağdışı tekçi ideolojiydi. Bu lanetli şişenin kapağını da Türk halkının demokratik eylemi değil Kürtlerin özgürlük mücadelesi açtı.
Kürtler bunca işi yaptığı halde halen Türk aydınları tarafından,Türklerin demokrasi mücadelesine yeterince destek olmadıklarını söylemeleri ancak „vicdansızlıkla“ tanımlanabilinir. Hem unutmamak gerekir ki bu Kürtlerin zorunluluğu değil, ancak gönüllü tercihi olabilir.
Türk aydınına görevlerini hatırlatmak için sormak gerekiyor? Sizin deyiminizle 28 Şubatı da eklersek dört darbe yapılmıştır bu ülkede, dört defa sizin “demokratik anayasanız“ ayaklar altına alınmıştır. Ne zaman sokaklara çıkıp demokrasi isteyip darbecileri protesto ettiniz de, Kürtler bu „kitlesel etkinliklerinize“ desteklerini sunmadı?
Çok uzaklara gitmeye gerek yok, yanı başınızda Yunanistan‘da Albaylar cuntası alaşağı edildi. İspanya‘da keza öyle, Şili’de cuntacılar yargılandı, Arjantin’de de. Peki sizler neden cuntacı generallerinizi yargılama iradesini gösteremiyorsunuz? Neden sizde bunların adları hem de çocuklarınızın gittiği okullara, oturduğunuz semt ve sokaklara verilir?
Kürtlerle demokrasi ilişkisini sorgulayan Türk aydınlarının bu soruların yanıtlarını aramaları gerekirken, Kürtlerin demokrasi mücadelesinde Türkleri yalnız bıraktıklarını ve kendilerine yeterince yardım etmediklerini şikayet etmeleri her şeyden önce etik değil.
Evinizin kirliliğinden sorumlu olmadığımız için temizleme gibi bir sorumluluğumuz da yok. Fakat bu bizim sizlerin „kendi evinizi temizleme“ girişimiyle hiç ilgilenmediğimiz anlamına gelmemeli ve de istediğiniz yardım biçimiyle de bir o kadar yakından ilgili. Yardıma geleceğiz ama, bu olayında yükünü sırtımıza yükleyeceğinizden çekiniyoruz.
Türk Aydınlarının kendi diktatörleriyle, cuntacı generalleriyle ve de ırkçı tarih anlayışıyla hesaplaşma istemlerini katliamdan geçirdikleri halklara yapılmış “bir iyilik“ olarak sunmalarının doğru bir mantığı olamaz. Almanların Yahudi soykırımıyla yüzleşmesi, ne kadar Yahudilere yapılmış bir iyilik olarak kabul görülürse, Türklerin kendi tarihleriyle yüzleşmeleri de bir o kadar Ermeni ve Kürtlere yapılmış “iyilik“ olarak görülmeyi hak eder.
Hukuk karşısında her zaman ayrıcalıklı olan generallerin gözaltına alınması tabi ki demokrasi açısında olumlu bir başlangıç, ama bu gözaltıların arka planında nelerin gizli olduğunu bilemediğimizden sürece karşı doğru bir tavır almamızı güçleştiriyor. Ayrıca bu gözaltı ve tutuklamalara karşı Türk toplumunun ve de sivil toplum örgütlerinin tepkisizliğini neyle açıklamalıyız?
Ya Türk toplumunun demokratikleşme gibi bir talebi yok, ya da toplum cunta hevesli generalleri tutuklayanların demokratik misyonuna inanmamakta. Bu iki önermeden sadece birinin doğruluğu, bu olayı şaibeli kılması için yeterli. Bizce her iki önerme de doğru; ne Türk toplumunun ciddi bir demokrasi talebi var, ne de demokrasi getireceğim diye generalleri gözaltına alan politik irade demokrat.
Her demokrat giysili yolcunun da demokrat çıkma diye bir koşulu yoktur. Demokrasiye giden bu yolda bazen diktatörler de kıllık değiştirerek geçmek isterler. Bundan dolayı „demokrasi yolcularını“ iyi gözlemlemek halkların olmazsa olmaz görevi olması gerekir..
Bu bağlamda AKP ve onun şefi Erdoğan hakkındaki izlenimlerimizin çok olumlu olduğunu söylemek güç. Onun bu işe girişmeden önce demokrat olduğuna dair rüştünü ispatlaması gerekiyordu. Kendi antidemokratik geçmişleriyle hesaplaşmadan ve sistemle girdikleri kirli ilişkilerinin öz eleştirilerini Kürt ve Türk toplumlarına vermeden, bir iki general eskisini göz altına alıp salı vermekle demokrat olunamayacağını bilmeleri gerekir. Kabinelerindeki milletvekili olan Abdulkadir Aksu’dan başlayabilirler.
Ne yazık ki AKP’nin demokratlığı asker kompleksi ve bunun semptomu olan rovanşizm ile sınırlı kalmıştır. Darbe planı yapan generalleri tutuklayabilen bir iktidar, nasıl oluyor da darbeyi fiili gerçekleştiren Kenan Evren’i ve Doğan Güreş-Tansu Çiller ikilisinin OHAL valileriyle Kürdistan’da estirdiği vahşeti yargılamaya gücü yetmiyor. Demokratik bir iktidar geniş bir muhalefetin katılımıyla mümkün olur. Böyle bir muhalefeti parlamentoda temsil edilmesini sağlayabilecek seçim barajı olduğu gibi durmaktadır.
AKP Başkanı davranış ve tutumlarıyla demokrasilerde pek hoş karşılanmayan popüler imajlı bir şef kültünü çağrıştırmaktadır. Çünkü daha önceleri „kale fethine“ çıkan birinin yeni niyetlerini tam olarak okumak güç. Ayrıca henüz „demokrasi yolculuğunun“ başındayken, medya patronlarına “ücretlerini ödediğiniz yazarlarınıza haddini gösterin“ diye çıkışmasıyla üstündeki demokratik giysiyi kirlettiği de söylenebilir. Erdoğan giymiş olduğu demokrasi giysilerini henüz çıkarmasa da, diktatörlere has işaret parmağını salamaya başlamasıyla ne olmak istediğini yeterince açığa vurmuştur.
Sonuç olarak Türkiye’de kemalist sistem miadını doldurduğundan ayakta duramıyor. Bu durum Türklerin demokratik mücadelesinden çok kemalizmin bir ideoloji olarak çürümesiyle ilgili. Her çürümenin diyalektik ve sosyolojik bir açıklaması olduğuna göre, bunun da bir açıklaması vardır. Kemalistlerin tasfiyesi bir yönüyle Türk devletinin küresel güçlere entegre edilme dizaynı olarak görülse de, diğer yönüyle kemalist ideolojinin çağdışılığı ve Kürt gerillasının verdiği çetin özgürlük mücadelesinin bir sonucudur.
Generaller Kürt gerillasının Kürdistan savaşında yordukları balıktır. Bu yorgun balıklar uluslararası küresel güçlerin de yardımıyla AKP tarafından tutulmuştur. Kürdistan’da vahşet estiren bu canavarları evcilleştirenler Kürtlerdir. Böylece Kürtler tarihe yalnızca „at evcilleştiricileri“ olarak geçmeyecekler, „general evcilleştiricileri“ olarak ta tarihteki haklı yerini alacaklar. Üzücü olan şey Kürtlerin bu mücadelesinin semeresini AKP’nin toplamakta oluşudur..
Kürtlerin verdiği özgürlük ve demokrasi mücadelesi kadar, Türklerde demokrasi mücadelesi verseydi, bugün gerçek anlamda demokratik bir devrimle karşı karşıya kalacaktık ve demokratik devrimin kişiliklerimizin şekillenmesi üzerindeki etkisi ve de yüreğimizdeki yeri ayrı olacaktı.
xakibargin@yahoo.de