Türk faşizminin Habitus'u-Saldırganlık ve uygarlık
Fransız sosyolog Pier Bourdieu bir insanın içinde bulunduğu toplumsal çevre tarafında şekilenen davranış ve iletişim biçimine, başka bir diğişle içselleştirdiği kültürel yaşam tarzına ve alışkanlıklarına habitus diyordu. Bu yönüyle “habitus”bir bireyin sosyal kimliğinin resmini oluştururken, sosyalleştiği grubun da aidiyetini dışa vurur.
Habitus doğumla içselleştirilmiş davranış ve iletişim tarzını kapsadığı için sonradan öğrenilmez., sonradan ögrenilse bile bir önceki arasındaki fark hiç bir zaman sıfırlanmaz.
Bu kavram bağlamında Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı irdelediğimizde, habitus dediğimiz iki farklı toplumsal kişilik tipolojisiyle karşı karşıya kalırız. Bu tipolojilerden biri faşizmin kültürel habitusunu oluştururken, diğeri zulme haksızlığa ugramasına karşın erdemli olmaktan vazgeçmiyen bir uygarlığın temsilcisinin tiplemesidir. Ahmet Türk bu erdemli duruşun prototipini temsil eder.
Ahmet Türk kamil kişiliğiyle Musa Anter’i, karizmatik, güven veren dik duruşuyla daYilmaz Güney’i çağrıştırmakta.
Ahmet Türk’ün bendeki fotografı hep Musa Anter ile Yılmaz Güney karışımı içten ve sempatik dogal bir insan görünümü olmuştur. Saç ve sakallarındaki ak sıradan her hangi bir ağarmayı değil, yılların birikmiş aydınlığının dışa vurumu gibidir. İçimizden biridir. Bu kamil insan için yüreğimizde her zaman saklı bir yer bulunur. Dilinde şefkat ve humanizm kokan bir efsun gizli. Büyük felaketleri bilen ve bizleri onlardan korumak için sabırlı ve belekli olmamız için masal anlatmaya gelen kamil bir Med masalcısını anımsatır. Alevi olmamasına karşın Alevilerin İnsan-ı kamil tiplemesine çok yakın özelikler gösteren biri. Ünlü bir Kürt politikacısı olmasına karşın cok sıradan ve mütevazi bir görünüm arz eder.. Hilesi hurdası, kendisini zorla kabul ettirme gibi küçük egoya sahip olmayan biri. Kısaca şark tipi böbürlenerek şişinen politikacılara benzemiyen dürüst bir şahsiyet. Her an kendisiyle kendimizi özdeşlestirebileceğimiz sokağımızın ak şaçlı kamil insanı.
Ahmet Türk geçmişle gelecek arasında bir köprü; bugünkü özgürlük mücadelesi veren Kürtlerle eski Med Uygarlığının özelliklerini kendi kişiliğinde toplamayı becerebilmiş ender Kürt şahsiyetlerinden. Tüm tanımsız zülümlere karşın, barışa olan inancını yitirmeyen sabırlı bir Kürt dervişi. Ona dokunan el insanlığa, barışa, sabıra ve de halkların kutsal olan umuduna dokunmştur.
Toplumsal figür olarak Ahmet Türk; bir yönüyle haksızlığa karşı dirayetli meşru legal direnişi sembolize ederken, diğer yönüyle de dialog kapısını hep aralıklı tutan bir barış güvercinini çağrıştırır. Ona uzanan eller her kimin elleri olursa olsun kirlidir ve de o eller ortalıkta rahat dolaşamıyacaktır. Buna Kürtlerin özgürlük özlemi, Türk halkının halk olmada kaynaklanan sağduyusu müsade etmiyecektir. Halklar kardeştir bu kardeşliği bozmaya kirli ellerin gücü yetmiyecektir.
Ahmet Türk’ün aksine Ögün Samast, İsmail Çelik kişiliklerine şekillenen tipoloji igrençliğin, vahşetin „estetikliği“ diyebileceğimiz, Türk faşizminin kan ve şiddet üzerine şekillenen resmini yansıtır. Bir insandan çok, ürküntü veren bir canavrı andıran gürüh ruhlu bu faşistler yaptığı işlere benzerler. İşleri cinayet, kendileride katil.
Bu katil kuklaların bireysel kimlikleri yoktur. Bunlar, nedenini bilmedikleri büyük suçlara bulaştırılarak var edilirler. Ağca, Ögün Samast gibi tetikçilerin birey olma kimlikleri olsaydı katil değil, toplumsal anlamda sosyal olarak kabul gören anlamlı kişiler olurdu. Katil olarak seçilmelerinin temelinde sosyal anlamda anlamlı bir yaşama ve kimliğe sahip olmamaları var. Bunlar kendiliğinde görünüm alanına çıkmazlar, bunları çıkartan ciddi örgütlenmiş resmi ve yarı resmi cinayet kurumları vardır. Bu katil dumanlı hava yaratılmak için ortalığa salınan aç kurtu anımsatır.
Kan ve şiddet kültürüyle yetiştirilen bu katillerin yüzlerinde yaşama dair insani hiç bir iz bulamazsınız. İnsanda ürküntünün dışında başka duygu yaratmazlar. Ağacın kurdu neyse, bunlarda insanın ve yaşamın kurdudurlar. Başbuğ olarak tanımladıkları faşist liderleri Türkeş’in yüzündeki ölümün soğukluğunu suratlarında taşırlar.
Ağcalar, Çatlılar, Ögün Samast‘lar ve İsmail Çelikler gibi faşistlerin ayrı anne ve babalardan düyaya geldiğini ve de farklı kentlerde büyüdüklerini söylemek, bin sahidi gerktirir. Bu faşistlerin en bariz özelliği birbirine çok benzemeleridir. Sanki bir fabrikadan çıkma kolonlanmış ürünler gibi bir görüntü sunarlar. Farklı renk ve düşüncelere tahamül edememeleri de bundandır. Davranış ve konuşmalarıyla bir merkezde yönetildikleri kolayca anlaşılır. Türk faşizmin fabrikasından çıkmış kolonlanmış malüller oldukları gözlerden kaçmaz..
Bu resim sadece İsmail Çelik’in resmi değil, Ermeni soykırımında bu güne kadar egemen olan Türk faşizminin genel resmidir. İsmail Çelik’te dışarı vuran çirkinlik Türk faşizminin birikmiş gizli şiddetinin tekil bir unsurdaki tezahüratıdır.
Peki Türk faşizminin tekilleşmiş prototipi nasıl çizilir: basık suratlı, boyunsuz, beyinde yoksun, yere yakın, pazularda oluşan çirkinlik abidesi garip bir yaratık. Bu tip Türk faşiszminin proto tipidir. Fatih Akın’nın filimlerine konu yaptığı, her cümlesi hakeret sözcüklerinden oluşan, sosyal ve kültürel olarak farklılaşmamış; baba, oğul, kadın ve çocuk ayırımlarını dışlayan, kafasından beyin yerine kas taşıyan ve de içi şiddet ile doldurulan pitbull köpeğini andıran vahşi bir yaratıktır. Türk faşizminin bu prototipinin agzı hep salyalı ve kanlı olmuştur.
Kan üzerine şekillenen devletin ve toplumun kültürü şiddet, idolları da hep mat yüzlü katiller olmuştur. Bunlar güruh kültürüyle yetiştirilerek birbirine benzetildikten sonra cinayet işlemeleri için sokaklara salınırlar.
İdama götürdüğü babanın gözleri önünde oğlunu astırıp ona ölmeden bir kaç dakika önce yürek acısı yaşatan, kadın erkek, yaşlı çocuk demeden insanları ateşe atıp yakan, aydınlarını ve öğrencilerini domuz bağlarıyla boğan, Rumlarını bir günde göçertip ev ve mülklerine gamnimettir diye el koyan örgütlü devlet şiddetinin sivil uzantılarıdır.
Topal Osman, Yeşil vb gibi katillerinizi unutmadık. Bu şiddet en son Kürdistanda ağız burun kesip anahtarlık yapmaya kadar vardı. Katlettikleri insan organlarını Türk faşizminin kültür eşyasına dönüştürdünüz. Binlerce yılldır vahşi bir şiddetin belirlediği Türk denen bu kültürün insalığa katacak bir şeyi kaldı mı diye sorası geliyor insanın.
Neredeyse unutulmuştu bu ülkede nelerin yaşandığı. Türk yazar ve çizerlerin son günlerde Türk toplumunun bir güllük gülüstanlık olmadıklarını söyledikleri kaldı. Faşistiyle, gericisiyle, katiliyle, işkencecisiyle ve de 17 bin insan kayıbıyla bu ülkenin hemencecik nasıl barışa ve demokrasiye evrildiğini birilerinin bizlere açıklaması gerekirdi! Bir tuhaflık vardı bu işte ama kimselere anlatamıyorduk. Bu ne biçim bir toplum; bugün faşist, yarın sosyal, öbürsü gün islamcı, bir diğer gün de demokrat ve liberal. Nedense hiç kimse zaman gerektirmeden karşıtlarına dönüşen bu başkalaşmayı sorgulama gereğini duymadı. Kimse 17 bin Kürdün cesedi ve katilleri nerede gizleniyor diye sormadı. İşlenen binlerce cinayetin üstüne sünger çekilerek demokrat olunuyordu bu ülkede.
Daha dün işkence ederek can güvenliğimizi tehlikeye sokan, bizleri fiziki ve de psikolojik olarak sakatlayan işkenceci polisler bir günde toplumun “güvenliğini sağlayan“ görevlilere dönüştürüldüler. Tanrının bile şaşkınlığını gizliyemiyeceği bu şeyi nedense Türk toplumu kanıksadı. Bu işkenceci polislerin nasıl barışçıl olduklarını ve de güvenliğimizi nasıl sağladıklarını Sivas’ta,Gazi‘de , Hırant Dink’in katledilmesinde ve de Ahmet Türk’e yapılan alçakça saldırıda gördük.
Nerde mi gizleniyor bu katiller?Türk toplumunun karanlığından gizleniyor bu katil Ağcalar, Çatlılar, Ögün Samatlar ve de İsmail Çelik’ler. Suçlularla birlikte yaşamaya alıştığınız karanlık besliyor bu katilleri. İsmail Çelik’in vahşi bir kurdu andıran aggresiv görüntüsü Türk devlet faşizminin resmidir. Bu resim bize ta Ermeni soykırımında tanıdıktır.
Karanlığın, vahşetin, kan emiciliğin ve de şiddet kültüründen beslenen faşizmin çirkin temsilcilerine sözümüzdür; bir yanımız kanasa da bizim Ahmet Türk gibi bir ayağımız Med Uygarlığında, diğeri gelecekte ve de yüzümüz hep aydınlığa dönük olacaktır. Aydınlığımızı karanlığınıza gömemiyeceksiniz.
Bir bir o karanlık delhizlerinizde çıkaracağız sizleri. Yakanıza yapışan bu el; masum kurbanlarınızın , ezilen halkların ve de sömürüsüz ve eşitlikçi bir Dünya düşlüyenlerin elidir. Bu elden ve de işlediğiniz cinayetlerden kaçamızacaksınız. Şimdilikte yaşam ölümcül sogukluğunu bulaştırdı ruh ve bedenlerinize, çünkü siz ölüm kokuyordunuz hep.
Son olarak coğrafyamızın kamil insanına, dostumuz ve de yüreğimiz olan Ahmet Türk‘e söylüyeceklerimiz Ahmet Arif’in şiirinde dile getirdiklerinden farklı olmayacaktır..
“Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma“
Sadece selam etmemişim, saygıdan da kusur etmemişim Ahmet Türk’ün özgür ve aydınlık onurlu duruşuna…
Yüreğimizin bir yarısı Ahmet Türk’leyken, diğer yarısını da gencicik yaşta aramızda zamansız ayrılan değerli arkadaşımız Evrim Alataş’a sunuyoruz. Vefatından dolayı öncelikle ailesi ve yakınlarına, daha sonra çalıştığı tüm basın kurum ve kuruluşlarına ve de Kürt halkına baş sağlığı dileklerimi iletmeyi bir borç bilirim. Xaki G. Bargin/14.04.2010