Sürgün Romanı
Metin Aktaş'ın; „NİŞANCI“ ve „SON DERVİŞ“ romanlarını okumuştum. Son romanı „SÜRGÜN“ yeni elime geçti. Başladıktan sonra elimden bırakmadım. Hani bir kitap okuyunca dünyam değişti derler ya, „ SÜRGÜN“ öylesine ruhumu allak bullak etti. Çünkü roman dili, yalnız yaralı ruhlu Dersimlileri değil, taştan yürekleri bile etkileyip eritecek zenginlikte bir anlatım. Okudukça insanın içinde, sıcak saca dökülen bir damla suyun cızz etmesine benzer, acılı bir cızırtı yükseliyor. Bir yazar anlatmak istediği konuda başarılıysa eğer, Metin Aktaş „Sürgün“ de başarının doruklarında, yazdığı roman gelecek nesillere kalır. Bana göre „Sürgün“ bir Dersim klasiği olarak gelecek kuşaklara kalacaktır.
İnsanın kanını donduracak nitelikteki korkunç olayları anlatırken, yansız bakışındaki insani özü, katliam makin asına kinini haykırmaması, onları utançlarıyla baş başa bırakması, kalem ustalığının zirvesi... Metin Aktaş bu zoru başarmış. Dünyada benzer örnekleri zor görünen, insan ruhunun derinliklerine kadar nüfuz eden, katliam sahnelerini çıplaklığıyla anlatırken, okuyucuya zulüm etmemek için, Bese ve Berfin'e olan masum sevgisini, Sultan Baba eteklerinin güzelliğini, doğanın haşmetini, ya da roman figurlarının tasvirlerinden yola çıkıyor ki, özellikle bugünkü nesillere katliamın vahşetini sıkmadan anlatabilsin.
Babası, kız kardeşi ve amcası oğlu Fırat'ın parçalanan cesetleri, kurda kuşa teslim edilen köylülerinin ölü bedenlerini gören Hüseyin'in duygularını, ancak böyle soylu bir anlatımla ifade etmek mümkündür. Şöyle diyor yazar:
„Bir kuzunun melemesini duydum; kulaklarıma inanamadım. … Yengemin belden aşağı çıplak bedeni yağmur göleti içinde yüzüyordu. Öldürmeden önce tecavüze uğramıştı.“
„Biraz aşağıya, küçük çalı kümesine doğru korka korka, ağır ağır yürüdüm. Orada, bedeninden koparılmış bir baş duruyordu; yüzü toprağa gömülmüştü; çevresini yüzlerce kör arı, karınca, böcek sarmıştı; titreyen ellerle başı çevirip yüzüne baktım; babamdı; bıyıklarının yarısı etiyle birlikte koparılmıştı; bir gözü oyuktu; diğer gözü açıktı ve bana bakıyordu; dişlerini ve burnunu kırmışlar, ağzının içini taşla doldurmuşlardı.(...)“
Babasını bu hale getirenlere, yengesine, akrabalarına tecavüz eden bu vahşilere karşı en doğal hakkı kin boşaltma yerine „Yaradan“a sığınması, yazarın korkunç katliam aparatı karşısında çaresiz ve güvensiz olduğunu gösteriyor. Diyelim ki, kin insan kabiliyetlerini öldürür, ama bir yazar için çaresizlik ve güvensizlik; vermek istediği mesajın yanlış anlaşılmasına neden olur. Metin Aktaş, soykırımdan sonra dünyaya gelen ve onun öyküleriyle büyüyen bir yazardır. Şüphesiz yaşlıların anlatımlarından etkilenmiş olmalıdır. „Devletin topu var, tayyaresi var, askeri var. Seyid Rıza bile baş edemedi.“ benzeri yenilgi psikozundan kurtulamamanın anlatıma yansıması doğru mudur, bilemiyorum. Yazar; her ne kadar Hüseyin'i, evlendiği Türk Bayan Bahar ve ondan doğan kızı Berfin ile af sonrası, acılı yürekle sürgünden ata toprağına geri götürüyorsa da, sadece Kürt olmak, Kürt kalmakla yetinmek kafi gelmiyor.
Kardeşi Selvi'ye ulaşmasını bakınız nasıl anlatıyor? „Selvi'nin cesedini bir uçurumun dibinde buldum; kuru meşe kökü, karnından girip, sırtından çıkmıştı; bedeninde başkaca yara yoktu; bacım kendini uçurumdan aşağı atmış olmalıydı. (…) kaskatı bedenini, topladığım bahar çiçekleriyle bezediğim kayanın üstüne uzattım. (…) ellerini göğsünün üstünde bütünleştirdim. Ardından kendimi yüzüstü yere atıp toprağı yumruklamaya başladım.“
Metin Aktaş, roman kahramanı Hüseyin'e Dersim Tertelesi'ni, kırılan, parçalanan yürekle anlattırıyor. Bu yürek, romancının kendi öz yüreğidir. Metin Aktaş, bu anlatımla halkının acılarını yalnız yüreğinde değil, en uzak hücresinde bile hissediyor ve bunu okuyucuya başarılı tarzda hissettirmeye çalışıyor. Onu bilemiyorum ama ben bu olayları anlatırken, her seferinde gözyaşlarım yüreğime dilop dilop damlıyor. Metin, anlattıklarının otantik olmasına dikkat etmiş. Bu konuda yaşlı sürgünler ve katliamdan şans eseri kurtulanlarla konuşmuş olmalıdır.
Metin Aktaş, kitabının 290. sayfasında bir doğruya vurgu yapıyor. Türk komutan: „Biz büyük, güçlü bir devletiz! Hiç bir isyan bize karşı başarılı olmaz. Gördüğünüz gibi isyancıları yok ettik. (…) Bu sözlere Hüseyin: „Halk isyan etmemiş kendisini yok etmeye gelmiş ordulara karşı savunma yapmıştı.“ diye karşılıyor.
Türk devleti; Dersim halkını, kendine özgü özgür ve özerk kimliğinden soyutlamak, ortadan kaldırıp, Kürdü Türk, Alevi’yi Hanefi yapmak için, bu soykırımı yaptı. Romandan bu mesaj çıkarılıyor.
Yazar, Dersim'in sosyal ve kültürel dokusunu, feodal gerilikten kaynaklı yapısını, Hüseyin üzerinden verirken başarılıdır. Evli ama gençliğinin sevgisi başka dul kadına meftun Nuri'nin başına gelenler, Dersim merkezli Kızılbaş Aleviliğin toplumda sorunları çözmede, toplumu bir arada tutma çabası, Kızılbaş Alevi ibadetleri, kutsal dağlara bağlılık oldukça açık veriliyor. „Hızır neredesin? Bu masum insanların yaşadığı dayanılmaz acıları görmüyor musun?“ derken, Dersimlinin temel inancında yer alan, bir çeşit Allah gördüğü Hızır'a vurgu yapıyor. Bunun yanında toplumdaki bireysel iği, içindeki „ben“ i ön planda tutup kendisine tapınmayı da başarılı veriyor. Metin Aktaş'ın romanını okurken; bir toplum eğer kendisini müdafaa edemiyorsa, her türlü soğuk yellere açıktır. Nitekim, feodal bencillik ve bireycilik; Dersim aşiretlerinin birlikte hareket etmemesine neden oldu. Sonunda kendisini düşünen de, devletin yanında kendi halkına saldıran milis te katledildi. Metin Aktaş bu olayları 432 sayfalık romanında çarpıcı biçimde anlatıyor.
Öldürülen 24 Kürde mezar kazdırılmasını Kürt milise buyuran komutan, ona kazdırdığı 25. mezara da milisi koyuyor. Burada bir çelişki var. Dersimde katledilenlerin parçalanan cesetlerini kurda kuşa bırakıldığı bir gerçekliktir. Yazar bunu oldukça başarılı anlatmaktadır. Ancak bu pasajda mezar kazma işini, galiba Kürt milise verilecek ceza, ve gelecek nesillerin kulağına küpe olsun diye düşünmüş olmalıdır. Komutan bu milis Kürt'e: „Kendi halkına ihanet edenin bize ihanet etmemesinin güvencesi yok.“ Sonra el ve ayakları bağlanan hain Kürt, canlı mezara konup üzerine toprak atılır.
Köyünde bir eve saklanıp sürgüne gitmek istemeyen yaşlı dede, Hüseyin'e: „Sakın korkma! Şartlar ne kadar zor olursa olsun her zaman kurtulmanın, hayatta kalmanın bir yolu vardır. Bu ihtiyar üç kıyımdan kurtuldu. Unutma evladım bizi yok etmeye gelen ordular çok güçlü olabilir ama direnirsek hayatta kalabiliriz.“ diyor. Başka bir diyalogda yaşlı biri, Hüseyin'e:
„Unutma oğul! Ölüler hesap sormaz...“ derken; o, „Önüme bakıp sustum.“ diyor. Bu diyalog içindeki çelişki ile devam ediyor. „(...) göreceksin, her şey unutulup gidecek; yeni bir hayat kuracaksın; en iyi ilaç zamandır. Acılarını zamana bırak.“
Yazar burada kanımca bir çelişkiye düşüyor. Bu korkunç olaylar unutulursa, yeni soykırımlara çağrı olur. Bugün Dersim ve Kürdistan'da görülen, işte bu unutmanın çilesidir. Dersim katliamı vaktinde toplum içinde konuşulup toplumsal direnç kurulsaydı, Metin Aktaş'ın anlattığı 1938 Dersim soykırımı benzeri olaylar günümüze kadar uzayıp gelmezdi.
Metin Aktaş, roman kahramanı Hüseyin'in; duygularını, düşüncelerini, içindeki „ben“i, acılarını, sevgilerini anlatmakta başarılıdır. İnsan ve doğa tasvirlerinde ustadır. Metin Aktaş'ı büyük yapan, masum ve mağdur Kürt halkına yapılan zulüm ve insanlık dışı hakaretleri yalın tarzda okuyucuya ulaştırmasıdır. Başta yazdığım üç romanını okuduğum Metin Aktaş, pek çok namdar Türk romancısını cebinden çıkaracak kapasitededir. Onun şansız tarafı sadece Kürt olarak dünyaya gelmiş olması ve trajedilerini yazdığı Kürtlerin devlet olamamasıdır.
Bu roman Kürtçe yazılsaydı, Kürt devleti; bu yazarı teşvik eden ödüller verseydi, Kürt yayıncı ve dağıtımcılar kitabı toplumun sosyal hücrelerine kadar götürseydi, kendini tanıyan Kürt okur tarafından yüz binler satılıp okunsaydı, inancım odur ki bu durumda onun ünü sınırları çoktan aşardı. Ama Metin Aktaş Kürt ve yazdığı ise, Kürt ve Kürdistan trajedisidir.
Görünen odur ki, bugün Metin bunları yaşamayacak, ancak onun eseri, eserleri gelecek kuşaklara, Dersim klasiği olarak kalacaktır. Kim bilir, belki uzak olmayan bir tarihte özgür ve özerk Kürdistan'da Metin Aktaş gereken yerini alacaktır. Gerek „Nişancı“, gerek „Son Derviş“ ve gerekse „Sürgün“ romanında Metin Aktaş toplumun kanayan yaralarına parmak basmaktadır. Metin Aktaş'ı yazdığı bu roman nedeniyle kutlarım.
Metin Aktaş'ın Doz Yayınlarında çıkan Sürgün romanını okuyun. Okuyunca, Dersim'e, gerçekliğine gidersiniz. Hayatınız değişir. Ruhunuzda; savaşlara karşı duran, barışçı ve sivil bir büyüklük oluşur. Sürgün romanını okursanız, ruhunuzda doğruya, iyiye, güzele, insana yaklaşım olur. Sürgünü okursanız, sürgünden sevdiğiniz topraklara dönüşünüz başlar. Ruhunuzla sürgün kalmak istemiyorsanız, bu romanı okumanız gerekir.
Haydar IŞIK/Yazar (Dersim yeniden inşa dernekleri federasyonu başkanı)