Skip to main content

Referandumun düşündürdükleri


Referandumun düşündürdükleri


Referandum bir toplumun dolaysız tercihlerini çağrıştırsa da, demokrasilerde pek te baş vurulan bir yöntem değildir. Alttakilerin tercihinden her kes gibi  demokratlar da çekinir. Demokratlar da sekter elitistler gibi alttakilerin tercihlerine pek güvenmezler. Bizim gibi demokrasiyle ilişkisi sorunlu olan toplumlarda da bu tür oylamalar korku sebebi. Biz tercih yapmayız hesap sorarız. Kısacası rövanşçıyız; rövaşçılığın azı iyiyken çoğu karşıtına dönüşür. Başka bir değişle halk oylamasıyla içimizde uyarmak istediğimiz şey öyle çok ça söylendiği gibi „içimizdeki çocuk“ değil, „içimizdeki faşisttir“. Halk oylamalarındaki korkularımızın asıl sebebi içimizde büyüttüğümüz bu çocuğu çok iyi tanımamızdan kaynaklanır..

Yani korkularımızın haklı sebepleri var. Bırakta bizleri, demokratik “hır-gür“ ‘lerin yaşandığı toplumlardan biri olan Almanya’da “nasyonal sosyalizm“ seçimle başa gelmişti. 12 Eylül Anayasasının „% 92’e varan bir çoğunlukla kabul edildiğini“ de not etmeden geçemiyeceğim. Şimdi de islami parti cinlik yaparak,- ufukta başka seçeneğimizin olmadığını fırsat bilerek-, kendi iktidarsızlığını demokrasi mücadelesi adı altında önümüze sürmekte. Bir şekliyle bizim silahımızla bizi vurmak istiyor. Sorun da bizde; çünkü çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz cicili bicili demokrasi silahımızı AKP’ye kaptırdık. Şimdilik oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlayıp sızlıyoruz. Ne kadar inkar etsek te durum bundan ibaret.

Devletin referandum tarihi olarak 12 Eylül’ü belirlemesinin kendisi, bu işten bir hinlik olduğunu gösteriyor. Bir ara“evet“ le onaylattığı diktatörlüğünü bu defa da“hayır“ la temizletip meşrulaştırma uğraşında.

Sözcüklerin dili olsaydı en çok „evet“ ve „hayır“ ın acı çektiğini söylüyecekti. Genellikle olumluya delalet olan“evet“ bir şekliyle bizim her gün kulandığımız evet‘ten farklı. „Hayır“ da baskıcı sistemlere, zulme karşı reddi sembolize eden bir sözcük ve de genelikle sistem karşıtları tarafından kulanılırdı. Fakat bu ali cengiz oyununu andıran „referandumda“ yanlızca sözcükler anlamını yitirme durumunda kalmamışlar, bu sözcüklerin tarafları da bir o kadar saf değiştirmiş. Sistemciler ’hayır‘ ı, sistem „karşıtları“ ‘evet‘i destekliyorlar.

Bu oylamaya „evet“ demek islamcılara,“hayır“ da bizlerin ev ve köylerini yakıp yıkmaktan bir sorun görmüyen, insanlarımızı çekinmeden vahşice katleden generallere yarıyacak. Piyasada demokrasi adı altında dolaşan kırıntılarla da bu denklem çözülecek gibi görünmüyor. Cümbür cemaat olmasa da tangır mangır faşizmin uçurumundan yeşilimsi islami bir zemine yuvarlandığımız artık bir gerçeklik. Tek tartışılan şey bu zemini oluşturan yeşilin tonlarının ne kadar açık ve koyu olduğudur…

Kemalizmin eski dostları olan batılılara göre endişelenmemizi gerektirecek bir şey yok, çünkü bizimkisi islamın “ılımlı“ olanındaymış. Bu „ılımlı islamı“ kendileri besledikleri için ısırgan olmadığını söylüyorlar. Ne ilginç değil mi; sahibini ısıran şey de pek nadir görülür. Taliban ile Sadam’ın Baas rejimi sadece bir istisna. Sorun „ılımlı“ olan bu şeyin ısırgan olup olamamasından çok, halkların batılı bu sahiplere duydukları güvensizlikte. Bu sahipler bir ara da „Sekülerlik“adı altında kemalizm denen bir canavarı halkların üstüne bırakmışlardı. O zaman da korkmamıza gerek olmadığını söylüyorlardı. Üstelik bizi „yabanileşmekten“ kurtarıp „medenileştireceklerini“ idda ediyorlardı. Modernleşmenin ve sekülerleşmenin ne anlam geldiğini en iyi Kürtler bilir, çünkü bu konuda hayli kabarık bir fatura ödediler ve halen de ödemekteler.

27 Mayıs’ta 12 Mart’ta ve de 12 Eylülde bu batılı dostlarımız bu sefer de„cunta“ diye bir şey keşfettiler, o dönem kendilerince kominizm diye tanımlanan „salgın bir hastalık“ olduğunu(kominizme karşı biz ezilenler ve yoksullar immun olduğumuz halde), ondan bizi koruyacaklarını ve kardeş kanının dökülmesini engellemek istediklerini söylüyorlardı. Ve bu Cunta dedikleri canavardan da „yumuşak yeşil“ doğdu. İlginç, bunlar da “sahibine benzemeyen mal haram olsun“ deyimini doğrular tarzda sahiplerine benzediler.

Korkumuz batı tarafından beslenen „ılımlı islamın“ demokrat çıkmasından değil, kemalizmin zaman yetersizliğinde yaşama geçiremediği şeyleri uygulamaya kalkışma ihtimalindendir. Umarız korkularımız yersiz çıkar ve bizler de ilk defa müslümanlarımıza güven duyarız. Yanılgı bu durumlarda özlenen şeydir…

Alman politikacıları yaşadıkları acı deneyimden dolayı halkına halen güvenmiyorlar. Avrupa Anayasası‘nı muhalefet partilerinin bütün ısrarlarına rağmen referanduma sunmadılar. Hitler faşizminden dili yanan Alman parlementerleri, yoğurdu üflüyerek yeme gereği duyuyorlar. Bir bildikleri olmalı ki böyle yapıyorlar, yoksa aptal değiller. Bazı olayların şakası olmaz. Oynuyacağımız şey ateş değil ki sadece ellerimizi yakalım, kocamanında faşizm...

Bundan ötürüdür ki, referandum kavram olarak direkt demokrasiye işaret etmesine karşın demokrasiyi özümsememiş toplumlarda korku nedeni. Hatta demokrasi deneyimleri kabarık olan toplumlar, demokrasinin direkt olanından sa, indirekt dediğimiz temsili olanını daha tercih etmekteler. Direk demokrasi diye tanımlanan halk oylaması sokakların gizli ruhunu yansıtır, bu ruh her zaman bilinç ve adelet taşımaz. Bazen de sokaklarda biriken kiri ve de şiddeti dışa vurur. Bütün demokrasilerin korktuğu şey sokaklar değil, orada biriken kir ve şiddetin halk oylaması adı altında demokratik bir meşruiyet kazanmasıdır.

Direkt demokrasi olarak tanımlanan halk oylamasının en entresant yanı, sağcı ve de gericilere yaramasıdır. Halk oylamalarından genelikle“halk“ lafını ağzından düşürmeyen ve kendisini onlardan ileri görme iddasından olan solcular, diğer adıyla ilericiler korkarlar; çünkü o cok allayıp pulladıkları ve de agızlarından düşürmedikleri sevgili, masum ve mazlum „halk“ tercihlerini genelikle benzer alışkanlıklara sahip, klasik anlamda gerici olarak tanımlanan dinci ve de milliyetçilerden yana yapar. Çünkü alışkanlık ve gelenek doğası gereği sağcı ve gerici bir niteliğe sahiptir...

Gelişmiş batı demokrasilerini yaşamış toplumlarda“halk kavramı“ bizdekinin aksine gerici bir anlam taşır. Halk yönlendirilmesi kolay bir „kütle“ olarak görülürken, halkçılık ta genelikle gericilikle özdeş görülür. İlerici olmak halktan kopuşu gerektirir, bu kopuşun adı da bireyleşmektir..

Bizim gibi bireyi olmayan geleneksel toplumlarda birey genellikle bencillikle karıştırılır. Hatta bireyin toplumsal sorumluluğu dışladığı gibi bir kanı hakim. Halbuki birey; toplumsallığı içselleştirmiş sorumluluk bilincine sahip, eyleminin öznesi olan şahısı tanımlar.Kollektivizmin gelenekçi savunucularına göre birey olmak sadece kötü olmayı gerektirmez, geleneksel toplumun çözülüşünü anımsattığından ötürü red edilir ve kendisinden korkulur da.

Bireyin bizdeki algılanışıyla dincilerin ateist algılayışları tıpatıp bir aynılık göstermekte; ikisi de „imansızlığı“ çağrıştırır. Bizim gibi toplumların bireyi olmadığına göre onun üstünde şekillenmiş toplumsal bir sözlesmesinden de bahsedemeyiz, çünkü toplumsal sözleşme bireyi öngörür.

Demokrasi; her nekadar halkın kendi kendisini yönetme biçimi olarak tanımlansa da, aslında bilinçli bireyler topluluğunun yönetim biçimidir, yoksa idda edildiği gibi kendiliğinden oluşan bir gurup olan halkın yönetimini tanımlamıyor. Bizde birey olmadığına göre referendumda „halkın“ oy kulanacağı varsayılır. O cemaat bu cemaat ya da o parti bu parti. Durum buysa „halka“ gitmenin anlamı ne, zaten bunlardan parlementoda bolca var.

Özgürlüğü yaşayamadığımızdan tercih etme gibi deneyimlerimiz eksiktir. Biz tercihleri değil, her fırsattan öç almayı severiz. Kısacası bizlerin tercih dediği rövanşizmle başımız dertte. Zayıf olduğumuzda içimizdeki zavallı çocuk olan „demokratı“, güçlü dönemlerimizden de içimizdeki faşisti yani “despotu“ konuştururuz. Bir de dokunulunca ağrıyan nasırlarlarımız var...

Öyle modavari herkes tarafından ilgili ilgisiz kulandığı gibi “içimizdeki çocuktan“değil,“içimizdeki faşisten“ söz ediyorum.

Bu toplumda şimdi „idamların yürülüğe girmesine evet mi, hayır mı“ diye bir referandum yapılsa, büyük çoğunluğu „evet“ diyecektir. „İsraile savaş açalım mı?“,“Kürtleri kovalım mı?“ diye sorulsa % 90 „evet“ diyeceğine şüphe etmiyorum. Peki içeriğini parlementoya gönderdiğimiz „vekillerin“ bile bilmediği yasaların doğru tercihllerini linç kültürüne alıştırılmış halkın yapacağını kim söylüyebilecek.

Çok basit görünen ama çözümü güç olan çok bilinmeyenli bir denklemle yüzyüzeyiz. Askeri sultayı zayıflatayım derken yeşil bir canavarla başbaşa kalma ihtimali küçümsenmemeli. İşin en üzücü yanı da, militarizmi alaşağı etmek için ikizi olan islamcılara ihtiyaç duymamızdır. Türk ve Kürt toplumları faşizmi alaşağı edebilecek demokratik bir eyleme ve bu eylemi taçlandıracak sivil ve demokratik bir anayasaya imza atamadılar. Kurtuluşlarını demokrasi düsmanlarının başarı ve yenilgilerinden arayıp durmaları üzücü bir şey...

Halk oluşunu yaşayıp eskitmeyen toplumlarda halk oylamaları korku sebebidir. Bu nedenle bu oylamayla ilgili evet’li, hayır’lı ve de boykot’lu net bir şey söylemek güç olmasına karşın, kişisel tercihim kötünün iyisi olan“evet“ten yana. Evet dememin nedeni bu tercihin doğruluğundan kaynaklanmıyor, daha çok tarihsel sorumluluk bunu gerektirdiği için...

Türk devleti kuruluşundan bu yana halkları katlederek ve kendi toplumunu aldatarak varlığını sürdürmüştür. T.C devletini sorgulayanların sonu ya kimsesizler mezarlığı denilen bir kuytu, ya da darağacı olmuştur. Bunların demokrasi getireceğiz aldatmacasına halkların gelmemesi gerekiyor. Bunlar konumlarını bir güçlendirmeye görsünler alaşağı edilmeleri zor olur. Uluslararası konjüktürün uygunluk arzettiği bir dönemde bu kamburu Türk ve Kürt halklarının sırtında atma zamanı geldiğine inananlardanım.

Bu topraklarda aydınlar, solcular ve de etnik ve dini ötekiler T.C.devletine pek güvenmiyorlar. Benzer bir güvensizliği islamcılara karşı duydukları da artık sır değil. İslam sadece „şeriat“ esaslarıyla bir yönetimi öngören siyasal bir yönetim şekli değil, antidemokratik bir konumlanması da söz konusu. Var olan islami rejimler bunun en iyi örneğini oluşturur. Hem demokratik hem de müslüman olan bir ülkeye yerküresi üzerinde rastlamak mümkün değil. Bu anlamda AKP’nin demokratlığı başından tartışmalıdır. Bizim askeri sultaya karşı AKP’nin „acı reçetesine“ evet dememizin tek nedeni askerlerin tescilli faşistler oluşuyla ilgilidir. Militarist rejimi yaşayarak gördük, fakat AKP henüz tam denenmemiştir. Üstelik vereceğimiz oylar ödünç oylar ve de AKP’ye değil, AKP’nin referandumdan sonra yeni demokratik anayasanın önünü açması içindir...

AKP iktidarı döneminde dürüst davranmadı;“ hükümet yaptınız beni ama iktidar olamadım“ diyerek mağdurları oynayıp durdu. Bir yönüyle haklıydı da Türkiye gibi ülkelerde iktidar olmakla hükümet olmak farklı şeyler olduğunu aşağı yukarı her kes bilir. Fakat diğer taraftan AKP’nin de Kürt sorununu çözmekte pek gönüllü olmadığı ortaya çıktı, çünkü toplumsal sorunları çözecek bir çalışmaya sahip olmadıklarını gördük. Bu referandum AKP’nin toplumsal sorunları çözmedeki samimiyeti açısından turnusol işlevi görecek.

Politika yapmayı sadece AKP’yi eleştirmek olarak algılayan „muhalefet“ ve BTP çevrelerine de söylenecek çok şey var. Muhalefet demek sadece yapılanları eleştirmek değil, daha çok toplumsal sorunları parlementoya taşıyıp iktidar partisinin önüne koymaktır. İktidar partisini sorunların doğru çözümü konusundan zorlamaktır, çözmeye yanaşmayınca da topluma gidip teşhir etmektir. Bununlada sınırlı değil toplumun genelini ilgilendiren sorunlarda sorumluluk almayı ve de sürece katkıda bulunmayı gerektirir.

Türkiyede gerçek anlamda muhalif olarak tanımlanabilecek demokrat bir parti olmadığından, demokratik muhalefetten bahsedemiyoruz. Toplum nasyonalistlere (MHP, CHP, Askerler ve sivil bürokrasiye) ve islamcılara terk edilmiş. BTP’de sorunlar karşısında genelikle kış uykusuna yatar ve sorun gelip boğaza dayandıktan sonra düşünce belirtmeye kalkışır.

İktidarın BTP’yi politik bir aktör olarak siyasi arenada dışlamaya kalkışması gerçekliğin sadece bir yönünü oluşturur, bu olgunun diğer yüzünde BTP’nin politikasızlığı saklı. Politik bir paritinin bahaneleri olamaz, çözümleri olur. Bir parti en zor koşullar altında çözüm üretebildiği ölçüde politik bir partidir. BTP var olan olanakları rasyonel kulanabilseydi bırakta AKP’yi T.C. devletini bile masaya oturtabilecek güce sahip olurdu.

0n bin evladını sadece gerila olarak toprağa veren, yüzbinlerini zindana gönderen halkın sokaklarında çözüm olmalı, önemli olan bu çözümü bulma becerisi gösterebilmekte. Politik bir parti bu rezervlerini kulanmasını iyi bilen partidir. Kısacası bu iş sadece le le  ve lo lo demekle olmayacağıdır. Bu halkın sorununu parlementoya taşımanın bir değil bin yolu olmalı, sadece denenen yoldan ısrar etmek kazanımcı bir yöntem değildir. Sokaklardan örgütlenmiş demokratik bir güçle aşılmayacak bariyer yoktur. BTP Kürtlerin acılarını özgürlük ve hak istemlerine dönüştürmesini beceremedi. Kürdün sadece Kürt olmaktan kaynaklı sorunları yok; sosyal ve ekonomik bir yığın başka sorunuda olmalı. BTP göründüğü kadarıyla sosyal anlamda bir felsefesi yok.

Ateşle dans etmesini bilen Kürtlerin barış girişimlerinde elini taşın altına koymaktan çekinmelerine bir anlam vermek güç. Bir başka değişle;  Kürtlerin de artık kendi kaderleri sözkonusu edildiğinde risk almasını becerebilmeleri gerekiyor..

Sonuç olarak “her koyun kendi bacağından asılır” diye bir halk deyimi var, ama o koyunları bacaklarından asanın kasap olduğunu da unutmayarak! Umarım Kürtler bunca katliamlardan sonra kasabını tanıyarak oy kulanırlar.

Üç K’li(Kürt kızılbaş ve kominist) toplumsal köklere sahip bir yazar olmama ve AKP’nin demokratlığından şüphe etmeme, hatta inanmamama rağmen benim oyum bu referandumda “evet“ olacaktır.

Xaki G. Bargin

xakibargin@yahoo.de

28.08.2010