Skip to main content

Munzur Çem-Röportaj-Alevilik

Munzur Çem-Röportaj-Alevilik
 

Munzur Çem kamo?
“Munzur Çem, 1947 de dewa Gêxî (Cêxî/Kêxî) Qurze de ame dinya. Mektebo virên dewa Gêxî Seter de, mektebê mîyanên kî qezaya Dêrsimî Qisle de wend. Serra 1962 de Erzirom de dest bi wendişê Kolejê Tenduristîye (bi tirkî: Sağlık Koleji) kerd, 1966 de Dîyarbekîr de qedêna.


Amnanê 1966î de sey memurê tenduristîye (bi tirkî: sağlık memuru) dest bi kar kerd. Hetê ra gureya hetê ra kî wend. Bi no tore, mektebê Îqtîsadî û Ticarî yê Berzî yê Anqara 1971 de qedêna.

1975 de îmtîhan qezenc kerd û Anqara de, Sayiştay de sey kontrolorî dest bi karê xo yê neweyî kerd. 1980 de, çend aşmî/mengî cuntaya 12ê êlule ra ravêr, welat terk kerd, şî welatanê teberî. Sebebê nê terkerdişî kar û xebatê eyê polîtîk û karê nuştoxîye bî. A roje ra nat welatanê peşeyan de ciwîyeno.

Munzur Çem 1970 ra bi nat meqala, hîkaye, roman û temayanê bînan de kitaban nuşneno; şanik û lawikê ke mîyanê şarî der ê, înan dano arê. Temaya meqalayanê ey ekonomî, polîtîka û kultur o. Îmla û rastnustişê kirmanckî ser o kî xeylî gureyeno.

Cuntaya 12ê êlula 1980 ra avê, grûba polîtîk a ke bi nameyê “Özgürlük Grubu” (Riya Azadî/Rayîrê Azadîye) amêne namekerdene, aye de xebitîya. Meqalayê xo yê perîyodîkî kî sifte kovar û rojnameyanê na grûbe de nuştî. Ma vajîme, kovarê sey Özgürlük Yolu, Roja Welat, Özgürlük ûêb.

Tawo ke nuştoxî welat terk kerd, peynîya serra 1980 de şî Almanya. Ey hetê ra karê xo yê polîtîkî ramit, hetê ra kî sey rojnamevanî gureya. Ma vajîme, çiqas ke resmî nêbo kî pratîk de serredaktorê Dengê KOMKARî bi. Dengê KOMKAR, rojnameyê Komelên Karkerên Kurdîstanê li Almanya (KOMKAR) bî.


Adara 1984 de Almanya terk kerde û şî Swêd, uca îltîca kerd. Payîzê peyênê 1996î ra bi nat paytextê Almanya Berlîn de ciwîyeno.

Munzur Çem, destpêkerdişê serranê 1990 ra bi nat, karo polîtîk de aktîf nîyo. Ey giranîya xo da nivîsnayîşî. Bi taybetî kî derheqê ziwan û kulturî de aktîf o. Têpiya no dem de, persa elewîyênî û rewşa elewîyan kî kar û xebata ey de cayêde muhim girewt û ewro hîna kî gêna.

Rewşe ra gore, Munzur Çemî nuşte û eserê xo bi cîya-cîya îmazayan nuştê. „(Bibliyografya Zazaki.net’ten alınmıştır)
**************

Dursun Ali Küçük-Alevilik neredeyse geçmişten bu güne ezilen ve katliamlara uğrayan bir kimlik, inanç ve kültürdür. Bu kadar yok sayılmasını ve inkar edilmesini kısaca açıklarmısınız?

Munzur Çem- Hangi görünümle ortaya çıkarsa çıksın, bir ideolojiye ve ona uygun politikaya sahip bir iktidar, eğer kendisi gibi olmayanların varlığını tanımak istemiyor, onlara boyun eğdirmek, gerektiğinde ise yok etmek istiyorsa, baskı ve şiddetin ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelir.
İslami ideolojiyi benimsemiş siyasal iktidarların yüz yıllarca yaptıkları da bu oldu. Müslüman imparatorluklar, egemenlik alanlarını genişletme çabasını sürdürürlerken, kendi dini inançları dışındaki inançları ortadan kaldırmayı temel bir politik amaç haline getirdiler. Öyle yaptılar çünkü istenilen yükümlülükleri yerine getirmekte daha az sorun çıkartan, daha itaatkar kullar topluluğuna sahip olmak, ancak bu şekilde mümkün olabilirdi.
İslami etkilenme söz konusu olsa, hatta bir çoğu „gerçek müslüman biziz“ dese de, Alevilerin, özünde islam olmayan bir inanca sahip oldukları bir gerçektir. Devlet yönetimleri başta olmak üzere, egemen olan siyasal odakların istedikleri kalıpların dışında olmak, Alevilerin, sistemle sürekli sorun yaşamalarına neden oldu. Bu yüzden de Aleviler yüz yıllarca ezilen, horlananıp dışlanan, zulme uğrayan ama aynı zamanda direnen bir toplumsal grup olma özelliğini hep korudular.

DAK- Cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler ve inancı yasaklandı. alevilerde adeta şeriat olacağına, ona, yasaklayan ve kendini laik ilan eden sisteme bir bakıma sarıldılar. hala bu tür yanılgılar devam ediyor. bunu neye bağlıyorsunuz?

M.Ç. Cumhuriyet tarihi boyunca, bir genelleme ile Alevilerin „kendini laik ilan eden sisteme sarıldıklarını“ söylemek kanımca doğru bir değerlendirme olmaz.
Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir; 1919 yılını, kemalist hareketin çıkış noktası olarak ele alacak olursak, bu harekete karşı ilk silahlı başkaldırı eylemi 1921 yılının başlarında Koçkiri`de ortaya çıktı. Elbet başkaldırı, bir Kürt ulusal direnişiydi ama bu yola baş vuranlar inanç olarak Aleviydiler.
1926`da Dersim`in Güneybatısına düşen Ali Boğazı`nda, 1930 yılında yine bu bölgenin kuzeyindeki Erzincan-Plemuriye (Pülümür) yöresinde gerçekleştirilen askeri harekat, aynı şekilde birer Alevi Kürt-devlet çatışmasıydı.
Devletin en son hakim olabildiği Kürdistan bölgesinin Dersim olduğunu ve Cumhuriyet tarihinin en büyük soykırımının bu bölgede gerçekleştiğini de gözardı etmemek gerekir. Elbet Dersim jenosidinin temel nedeni, onların Kürt kimliği ve devletin hoşuna gitmeyen hak taleplerinde bulunmalarıydı ama sonuçta yöre halkı, inançsal yönden aleviydi ve Dersimlilerin sahip olmak istedikleri haklar içerisinde dini inanca ilişkin olanlar da vardı.

Malatya-Maraş yöresinde, Dersim`deki gibi sert çatışmalar yaşanmasa da Alevi kitlenin tümüyle devlete yakın olduğu söylenemez. Bu, yörenin ekonomik ilişkileri, 1950`lere kadar büyük ölçüde Suriye ve Beyrut ileydi. Askere gitme, vergi verme gibi “yurttaşklik görevlerini“ yerine getirmede de yörenin Alevi halkı ile devlet arasında, 1960`lara kadar sürkeli sorunlar yaşandı.

Sisteme sarılma bakımından Alevi ile Sünniden çok Türk-Kürt farkına dikkat çekmek daha doğru olur kanısındayım. 1923-38 döneminde Alevi-sünni fark etmez; Kürtlerle devlet arasında adeta sonu gelmez çatışmalar yaşanırken, Türk toplumunun hemen hemen hiç bir kesiminde, kayda değer bir karşı koyma gözükmüyor. Türk Sünniler gibi, Türk Aleviler de, Kürtlere oranla devlete çok daha yakın oldular, daha doğrusu sistemle bütünleştiler.

Öte yandan, yok sayılıp haksızlığa uğrasalar da, T.C.`nin, şeriata dayalı olmayan bir devlet olarak sahneye çıkması, laiklik vurgusunu öne çıkartması, Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştırıldığında, dinin, toplumsal yaşamda daha geri bir plana atılmış olması türünden adımların, Aleviler arasında belli bir sempatiyle karşılanmasında da şaşılacak bir yan olmasa gerek.
 
İkinci Dünya Savaşından sonra, uluslarası politikaya damgasını vuran, soğuk savaş oldu. NATO bünyesinde bir araya gelen Batılı kapitalist güçler, İslamı komünizme karşı bir silah olarak gördüler ve onu alabildiğine güçlendirdiler. Elbet bu, Türk egemen güçlerinin çıkarlarına da uygun bir durumdu ve „komünizme karşı yeşil duvar örme“ politikasının hayata gecirildiği başlıca alanlardan biri de Türkiye oldu. Bu ise genellikle „sağ partiler“ olarak adlandırılan partilerin iktidar dönemlerine rastladı. Yapılan bu yatırımların da etkisiyle, politik islamın sürekli gelişmesi, sol ve demokratik çevreler gibi Aleviler arasında da huzursuzluklara neden oldu, onları endişelendirdi.

Fanatik islami akım gibi faşist tırmanışın da hızla yükseldiği ve büyük kagaşaların yaşandığı 1960-1980 döneminde, CHP, gerek demokratik hak ve özgürlükler, gerekse ekonomik alanda hayli ileri sayılabilecek taleplerle ortaya çıktı. „Ortanın Solu“, “Adil Düzen“ ya da „İnsanca ve Hakça Düzen“ vb. sloganlarda ifadesini bulan bu politika, Alevi kitlenin büyük bir kesimi tarafından tarafından desteklendi.
 
Unutmamak gerekir ki Aleviler dahil, CHP`ye bu yıllarda sempati duyan kitlenin hiç değilse önemli bir bölümü bunu yaparken, asıl olarak 1924 yılında temelleri atılmış olan sistemi değil, CHP`nin „Düzen Değişikliği“ olarak adlandırılan programını, onun, faşist tırmanışa karşı olan söylemlerini desteklemekteydi. CHP, söylediklerini hayata geçirecek pratik adımlar atmasa da gerçek buydu.

Diğer taraftan, CHP ne kadar bir sistem partisi idiyse DP, AP, MHP ve benzeri öteki partiler de en az o kadar sistem partileriydiler. CHP`ye oy verenler kadar, hatta onlardan da fazla, bu partilere oy verenler de sonuçta, politik tavırlarını sistemin sınırları içerisinde dile getirmiş oluyorlardı.

Bu arada, 1960-1980 dönemin de Türkiye`de önemli bir potansiyele sahip olan ve genelde sistemle çatışmalı durumundaki „Marksist Sol“ kesim içerisinde, Alevi gençliğin, göreceli olarak toplumun öteki kesimlerinin tümünden daha ağırlıklı bir yere sahip olduğu gerçeğini de gözardı etmemek gerekir. Hatta kimi sol örgütler nerdeyse birer Alevi örgütü görünümündeydiler.

1980 yılından sonraki politik gelişmeler ve Alevilerin yönelimleri, çeşitli yönlerden ciddi analizlerin yapılmasını gerektirecek kadar ilginçliklerle doludur. Bilindiği gibi bu dönemde „marksist sol“ olarak bilinen sol kesim adeta silindi. Kitle desteğine sahip olup ta politikaya damgasını vuran siyasal akımlardan biri sürekli yükselen islami kesim, ötekisi ise silahlı başkaldırıya yönelen Kürt hareketi oldu.

Kürt alevilerin bir bölümü, yönlerini silahlı Kürt hareketine çevirir ve oldukça ciddi ölçülerde destek sunarken, diğer bir bölümü, bir süre için islami yükselişe, moda deyimle „irticaya karşı“ gözüken CHP`ye sarılmayı bir kurtuluş çaresi olarak gördü. Tabi Alevilerin CHP verdikleri desteği irdelerken, sahnede bu partinin yerine tercih edebilecekleri ciddi bir demokratik alternatifin olmayışının oynadığı rolü de asla gözardı etmemek gerekir.

Bu gün geniş Alevi çevrelerin, Ergenekon davası ile ilgili ikircikli tavırları, suskunlukları, hatta bir bölümü tarafından bu davada yargılananlara duyulan sempatinin başlıca nedeni de aynı „şeriat gelir“ korkusudur.

Bu arada, Kürt halkının yükselen mücadelesine karşı Türkler arasında geliştirilen ırkçı-şöven milliyetçilik, Türk Alevi kitleyi de belli bir ölçüde etkisi altına almaktan geri kalmadı. Türk Aleviler arasında bu eğilim gelişirken, Kürt Alevilerde tersine, kendi diline ve kültürüne karşı ilgisizlik, ondan da öte kaçış, kendi ulusal kimliğini reddetme, hatta bazen Türk milliyetçilerininkini bile gölgede bırkan tepki şeklinde geri bir eğilim güç kazanmaya başladı.

Kanımca, Kürt Alevilerdeki bu yozlaşma ve gericileşme eğilimine iki temel neden gösterebiliriz.
Bunlardan bir tanesi korkudur. T.C.`nin kuruluşundan bu yana, Kürt olmak, Kürt Alevilerin başına o kadar büyük belalar açtı ki, bunlardan bir bölümü kendi dilinden, kültür ve kimliğinden kaçıp katillerinin kanatları altına sığınmayı bir nevi kurtuluş yolu olarak görür oldu. Aslında bu, sırf Kürt Alevilere özgü bir durum da değil. Bu, ağır baskı koşullarında, ezilen toplum kesimleri içerisinde sıkça görülen sosyolojik dönüşüme ya da zemin kayması olayına örnektir. Tabı ki, 1923 yılından bu yana süregelen sistematik asimilasyonun, bu sonucun ortaya çıkmasındaki rolünü de unutmamak gerekir.

Dönüshüme neden olan ikinci temel etken ise devletin, Alevileri kendisine uygun kalıplara sokmak üzere üzere harcadıdğı çaba ve yaptığı müdahalelerdir. Özellikle de 1980`li yılların ilk yarısından başlayak bu alanda yapılanlar, gözardı edilebilecek gibi değil. Orduya, polise, mahkemeye ve zindana ek olarak, idareyi, parayı ve etkin propaganda olanaklarını elinde tutan gücün, çabalarının sonuçsuz kalması ve belli bir kitleyi etkilememesi ise tabi ki düşünülemezdi.

DAK-Son aylarda Kürt Açılımı ile birlikte Alevi Açılımı tartışılıyor. Devlet ve hükümet çalıştaylarla görüş aldığını söylüyor. sanırım final niteliğindeki Alevi Çalıştayı bu ayın sonunda yapılacak. Bu çalıştaylar ve toplantılarla Alevilerin iradelerinin dikkate alındığına inanıyor musunuz? Aleviler ne kadar bunun içinde ve dışındadır?

M.Ç. Bu soruya yanıt vermeye çalışırken her şeyden önce şu noktaya parmak basmak isterim: Bu gün, Alevilerin iradesi diye bir iradeden bahsetmek pek de gerçekçi olmaz. Aleviler, son derece parçalı bir durumdalar ve her kesimin kendine göre istemleri, özlemleri, yapmak istedikleri var. Dolayısıyle de „Alevi iradesi“ kavramını kullanmak bana gerçekçi gelmiyor.

Alevi açılımına gelince; her sheyden önce on yılarca inkar edilen bir sorunun varlığını kabul etmek, başlı başına yararlıdır. Çünkü, bir gerçeği şu veya bu şekilde kabul ettıginiz zaman, isteseniz de istemeseniz de, onunla ilgili yasak duvarlarının yıkılmasını da gündemleştirmiş olursunuz. „Alevi açılımı“ndan bahsedilmesini bu yönden olumlu buluyorum.

 „Peki açılım, mevcut hali ile Alevilerin sorunlarına gerçekçi bir çözüm getirir mi?“ diye sorarsanız, yanıtım tereddütsüz „hayır“ olur.

Çünkü Kürt sorunu gibi Alevilerin sorunlarının kalıcı bir çözüme kavuşturulması, en başta, T.C. devletinin kuruluşundan bu yana gerçekleştirilmeye çalışılan tek tip toplum yaratma stratejisinin terkedilmesini gerektirir. Bu ise ideoloji ve politikada olduğu gibi, devlet yapılanmasında, toplumsal örgütlenme ve kurumlaşmada da çok derin ve temel dönüşümlerin gerçekleşmesi anlamına gelir.

Oysa, Türkiye`de şu an iş başında bulunan siyasal iktidarın böyle bir niyeti ve programı yok. Muhalefetteki sistem partileri ise zaten hükümetten daha geri bir konumdalar. Kürdistan`da küçümsenemiyecek bir kitle gücüne sahip olan politik örgüt bile böyle bir konudan habersiz gözüküyor.

Alevi sorununda, AKP hükümetinin yapmak istediği şey, 1924 yılında çerçevesi çizilmiş sistemin dışına çıkmadan, taktiksel düzeyde bir takım adımlarla, Alevilerin hiç değilse bir bölümünü denetim altına almak, onun üzerinden politika yapmaktır. Elbet iktidar, bu arada dünyaya da Alevi sorununun çözüme kavuşturulması için çaba harcandığını göstermek gibi bir avantaja da sahiplik etmektedir.

Gerçek şu ki AKP iktidarı ve sistemle bütünleşmeye hazır kimi „Alevi kuruluşları“, Aleviliği, özüne uygun şekilde değil, ona sistemin istediği bir forma giydirmek ve gelecek nesillere de onu bu formalı hali ile aktarmak istiyorlar. Bu formanın adı „Türk ve İslam“dır. Bu ise, Alevilerin önemlice bir kesimi tarafından benimsenmeyeceği belli olan ve bu inancın gerçeğine aykırı bir durum olur.
Maraş katliamının sorumlusu olarak bilinen Ökkeş Şendilleri „açılım“ toplantılarına davet eden, buna karşılık Kürt yurtsever çevreleri ile sol kesimden Alevilere ambargo koyan bir anlayıştan ne beklenebilir ki?

Dursun Ali Küçük- Kürt Açılımına MHP ve CHP ve benzerlerinden sert karşılık var. Alevi açılımını istemeselerde bu denli tepki göstermediler.
Ama somut Alevi taleplerini ele almadan Alevi söylemlerini yapmaları ne derece inandırıcı? Öymenin Dersim soykırımı ile  yoğun tepki toplayan tavırları devam ediyor mu?

Munzur Çem -Kürt sorunu ile Alevi sorunun ortak noktası toplumsal boyutlu ve bireysel haklardan öte, kollektif hakların tanınmasıyla çözümlenebilecek sorunlar olmalarıdır. Ne var ki içeriği, genişlik boyutu ve hem Türkiye`de hem de bölgede, ondan da öte dünya politikasında yaratabileceği etkiler bakımından Kürt sorunu, Alevi sorununa göre çok daha büyük ve çözümü de o derece güç olan bir sorundur. Bu nedenle de, Türk sömürgeciliğinin Kürdistan`da tasfiyesi anlamına gelecek olan bu sorunun çözümüne dolaylı ya da direkt katkı sağlayacak herhangi bir adımın, kemalist çevrelerin sert direnişiyle karşılaşması, eşayanın tabiatına uygun bir durumdur.

Sorunuzun ikinci paragrafındaki „Ama somut Alevi taleplerini ele almadan Alevi söylemlerini yapmaları ne derece inandırıcı?“ bölümüne yanıt olarak ta şöyle diyebilirm:

Kanımca bu, her iki muhalefet partisi bakımından da politik bir taktiktir. Ne CHP`nin, ne de MHP`nin Alevilerin meşru haklarına kavuşmalarıyla ilgili bir programları ya da samimi niyetleri yok. Gerçek böyle ama diğer taraftan Aleviler küçümsenemeyecek oy potansiyeline sahip bir kitleyi oluşturmaktalar. Böyle olunca da, Alevilerin sorunları ile ilgili olarak Kürt sorununda yaptıkları gibi, atılmak istenen her adıma karşı çıkmayı kendi çıkarlarına uygun görmüyorlar.
Bu tür bir katı redci tutum, rakip bir parti olan AKP`ye yarıyabileceği gibi, Kürt yurtsever hareketi ile Alevileri birbirlerine yakalştırmak gibi bir sonuç ta doğurabilir ki sistem partilerinden hiç birisi açısından istenir bir şey değil bu. Kaldı ki Alevilerle ilgili olarak yapılanlar, yani „Alevi Açılımı“ denilen şey, bir devlet politikası iken Kürt sorununda durum böyle değil.

Öymen`in sadece Dersim´le ilgili olarak değil, M. Kemal dönemine (1923-38) ait Kürt soykırımının tamamiyle ilgili olarak söylediklerinde, Dersim öne çıktı ve toplumda haklı tepkilere neden oldu. Üstelik tepki, Kürtler ve Alevilerle sınırli kalmadı; bu iki kesime mensup olmayan ilerici ve demokrat çevreler de CHP`ye ciddi eleştiriler yönelttiler. AKP, bundan oldukça iyi şekilde yararlanma yolunu tuttu.

Elbet burada şu sorunun yanıtını aramak önem kazanıyor: Aleviler bakımından söz konusu tepki nereye kadar gidebilir?

Dikkat edilirse, Öymen o sözleri söyledikten hemen sonra, kimi Alevi çevreler tarafından alel-acele, bir Alevi partisinin kurulması gündeme getirildi. Gerçi böyle bir şey ilk kez konuşulmuyor ama yine de o günlerde güncelleştirilmesi dikkat çekiciydi. Bence bu, CHP`ye tepkili ve ondan kopan kitlenin başka arayışlar içerisine girmesini engllemeye yönelik bir taktikti ve kısmen de başarıya ulaştı. CHP`den bu nedenle uzaklaşmış ya da uzaklaşmak isteyen kesimlerden bir bölümünün sözü edilen „Alevi partisi“ beklentisi içerisine girdiklerini gözlemlemek zor değil. Ancak bahsini ettiğimiz Alevilerin, BDP`ne, sol kimlikli partilerden birine, hatta AKP`ye yönelmeleri de mümkündür. Bir üçüncü ihtimal ise küskünlerin bir süre sonra olan-biteni unutup yuvaya geri dönmeleridir.
CHP`nin de bu kayıbı telafi etmek, hatta ezilen ve sömürülen kesimlere yeniden şirin görünmek için önümüzdeki dönemde bir takım politik manevralara girişmesi yabana atılır bir olasılık değil. Baykal`ın, önümüzdek Mayıs ayında yapılacak parti kurultayınnda önemli değişiklikler olacağını dile getirmesi, arkasından Dersimli Kılıçdaroğlu`nun „sokağı kazanmanın“ önemine değinmesi, CHP yönetiminin bir takım oyunların hazırlığı içerisinde olduğunun göstergeleri olarak kabul etmek gerekir.

DAK- Alevi açılımı, Aleviler açısından olumlu bir hava yarattı ve fırsat sunuyor. devletin ve hükümetin Alevi açılımı Alevi tanıma adı altında eritmenin farklı bir biçimi değil mi?
Açılıma karşı Alevilerin yaklaşımı ne olmalıdır?

M.Ç.- Sorunun birinci bölümüne yanıtı, yukarıda ki satırlarda verdiğimi sanıyorum.
„Açılıma karşı Alevilerin tutumu ne olmalıdır?“ sorusuna ise ilk elde „Hangi Alevilerin?“ diye karşı bir soru ile başlamak gerekir kanısındayım. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, Aleviler çeşitli nedenlerle çok parçalanmış haldeler. Onların, belli bir program üzerinde anlaşmaları, diğer bir deyişle „Alevilerin tavrı“ diye ortak bir tavır sergilemeleri olanaksız denecek kadar zor gözüküyor.

Bence bu konudaki doğru bir polittika şu esaslar üzerinden yürütülebilir:
Bunun için, ilk elde yapılacak şeylerin başında, gerçek bir laisizmi savunmak ve onun gerçekleşmesi için mücadele etmektir. Yani asıl olan, Türk politik sisteminin ya da devletin dine yaklaşımının temelden değişmesi, terk edilmesidir. Devlet, dini kontrol etmekten ve onu yönlendirmekten vazgeçmeli, bütün inançlara saygılı ve eşit mesafede duran bir konumda olmalıdır. Bu yapılmadıkça, kimi Alevi kesimlere sus payı verilse bile sorun var olmaya devam edecek.  

Peki bu nasıl olur? Bunun için;

a) Anayasa ve yasalarda gerekli değişiklikler yapılarak hakssız ve eşitsiz modelin yasal zemini ortadan kaldırılmalı,
b) Diynet İşleri Başkanlığı feşedilmeli, dini örgütlenmenin, her dinin mensupları tarafından demokratik bir tarzda gerçekleştirilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı ve pratikte de yine buna uygun adımlar atılmalı,
c) Din eğitimi zorunlu olmaktan çıkartılmalı, modeli ne olursa olsun bu konuda da inançlar gerçek anlamda eşit konumda olmalılar vs.

DAK-Aleviler her inanç gibi homojen değiller. Demokratik Alevi Hareketi Alevilerin yüzyıllardır biriken sorunlarının çözümü için ne yapmalıdır?
Alevilerin iradelerine dayanmayan bir açılım başarılı olur mu?
DAK- Aleviler ve demokratik Alevi Hareketi nasıl bir örgütlenme ve mücadeleye gitmeli, mevcut mücadele düzeyi yeterli mi?

M.Ç.- Kanımca yukarıdaki iki soruyu birlikte yanıtlamak daha uygun olur. Her şeyden önce, Alevilerin sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak isteyen her hangi bir kişi ya da çevrenin göz ardı edemeyeceği bazı gerçekler var ki onları da şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Aleviler ulusal, inançsal ve sınıfsal bakımdan homojen bir toplumsal grup değiller,
2) Alevilerde ibadet dili tek değil, her halk kendi dili ile ibadet eder,
3) Ortak temel ilkelere sahip olsa bile, ülke, yöre ve etnisiteye göre şekillenmiş ve aralarında önemli farklar bulunan ayrı ayrı Alevilik modelleri mevcut. Örneğin; din adamları, din adamları hiyerarşisi, din adamlarının toplumsal rolleri, ibadet şekilleri, gelenekler, kutsal değerler vs. bakımından durum böyledir.

Hal böyle olunca da, başarılı bir Alevi mücadelesi için;
1) Ulusal kimliği (Kürt, Türk, Arap vb.),
2) Bölgesel durumu (farklı Alevi kesimlerin yashadıkları farklı bölgeler),
3) Bizzat inancın kendisinden kaynaklanan öteki farkları temel alan çoğulcu bir anlayış ve yine buna uygun düşen bir örgütlenme modelinin yaratılması zorunludur.

Alevi örgütleri icerisinde, devlet eliyle ya da onun dolaylı desteği ile oluşmuş Türk-İslam sentezcisi örgütlerden, Alevilerin sorunlarının çözümüne pozitif yönden bir katkı beklemek, gerçekçi olmaz. Böylelerinden ayrı olarak, Alevi örgütlerinin haklarını savunmak amacıyla ortaya çıkmış ikinci grup Alevi örgütleri, elbet bir çok yönden birinci gruptakilerden farklılar. Ne var ki bunların örgütleme ve mücadele çizgisinde de ciddi zaaflar var. Aleviliğe ilişkin resmi bakış açısı, bu örgütlerde de küçümsenemiyecek ölçüde hakim gözüküyor.  Örneğin, mevcut Alevi örgütlerinin nerde ise tamamı tek dile dayalı bir çalışma pratiğine sahipler. Aynı asimilasyoncu yaklaşım nedeniyle, farklı bölgelerde yaşayan değişik alevilik modellerini görmezlikten geliyorlar. Örneğin, Alevi örgütlerinin, ellerindeki önemli olanaklara rağmen bu güne kadar Alevilik ve Alevilerle ilgili olarak alan taraması dahil, ciddi araştırma çalışmaları yapmamış olmalarının temelinde resmi kalıpların dışına çıkmaktan duyulan korkunun önemli payı olduğunu söylemek yanlış olmaz kanısındayım. Onlarca sloganın, uzun uzadıya tekstlerin duvarlarında boy gösterdiği Alevi örgütlerine ait binalarda, bir tek Kürtçe sözcüğe, bu dilden bir tek duaya rastlanmamasının başka bir açıklaması olmasa gerek. Yine Alevi örgütlerine ait binaların duvarlarında, Hz. Ali başta olmak üzere 12 İmam`ın, Hacı Bektaşi Veli`nin, buna ek olarak bazılarında Mustafa Kemal`in portrelerini görebilirsiniz ama farklı bölgelerdeki Alevi evliyalarına, Seyid Rıza gibi Alevi önderlerine ait bir sey görmeniz mümkün olmaz. Üyelerinin nerdeyse tamamı Kürtlerde oluşan Alevi örgütlerinin duvarlarında bile Newroz`un Hz. Ali`nin doğum günü diye yazar.

Alevilerin hak mücadelesinde göz önünde tutulması gereken diğer bir temel nokta ise, toplumun öteki ilerici-demokratik kesimleri ve Kürt yurtsever hareketi ile sağlam bir diyaloğ ve ortak çalışmanın önemini görmek ve buna uygun adımlar atmaktır. Oysa Alevi örgütlerinin büyük bir kesimi buna kapalılar. Bazı örgütlerde bu kapalılık o kadar ileriye gidiyor ki, Kürt yurtsever kesimlerinden gelen davetlere yanıt bile verilmiyor, onların eylemlerine konuk şeklinde de olsa katılınmıyor, hatta bir mesaj bile gönderilmiyor. Açıktır ki bu en katı Türk milliyetçi çevrelerinkiyle aynı tutumdur.

Alevilerin iradesine dayanmayan bir açılıma gelince; böyle bir çaba tabi ki Aleviler açısından başarılı olmaz. Olmaz ama onların en azından bir bölümünü sistem için bir saçayağına dönüştürebilir, Aleviliği asimile ederek yozlaştırabilir, hatta bitirebilir.

Mevcut halleri ile Alevi örgütlerinin bir kısmı, Kürt halkının özgürleşme mücadelesine zarar verir durumdalar. Kürt dili, Kürt Aleviliği, Kürt halkının ulusal demokratik istemleri bakımından tabuların yönlendirdiği  bu yerler, gerçek anlamda birer asimilasyon yuvalarıdır. Ayrıca bir çoğu, bilinçli olarak Kürtleri birbirlerinden soğutmak ve uzaklaştırmak gibi bölücü bir rol oynuyor. Dikkat edilirse, Alevi örgütlerinde kimse „Ben Türk değilim Aleviyim“ demiyor, ama „Ben Kürt değilim Aleviyim“ sloganı oldukça yaygındır. Dini kimlikle, ulusal kimliği birbirlerine karıştırmanın tipik örneği olan bu durumun, bilincli bir yönlendirme sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. İnsanların kafasına sokulan abartılı hatta uydurma „Şafi tehklikesi“ni de yine böyle bir çabanın ürünü olarak görmek gerekir. Alevilerin haklarını gaspeden, onlara haksızlık eden güç, resmi dini Hanefılik mezhebi olan devlet iken, öcü olarak hep Şafiler ön planda tutuluyor. Neden? Çünkü Şafılik daha çok Kürtler arasında yaygın olan bir mezheptir ve „Şafilik tehlikesi“ otomatikman Kürtlerin bir kesimini akla getiriyor. Sonuçta da Kürt Kürtten uzaklaşmış oluyor.

Yeri gelmişken, Alevi örgütlerinin eksiklik ve zaaflarından bahsederken, tabloyu bir bütün olarak olumsuz görmediğimi, tersine Alevilerin bu güne kadar aldıkları mefsafeyi önemli gördüğümü de belirtmek isterim.

Aleviler son 20-25 yılda örgütlendiler, deney kazandılar. Örgütlülük, onlara geniş ölçüde seslerini duyurma olanağı sağladı. Bu sayede bu gün artık kamuoyu onları biliyor, tanıyor, sorunlarını tartışıyor. Uluslarası platformlarlarda onların hakları konuşuluyor. Bütün bunlar, Aleviler bakımından başarı hanesine kaydedilmesi gereken önemli adımlardır. Onların mücadelesi olmasaydı, perde gerisinde dönen dolaplar ne olursa olsun, bu gün „Alevi açılımı“ diye bir açılımdan bahstemek, büyük ihtimalle söz konusu olmayacaktı.

Alevilik konusu, tabi ki sadece Alevilerin sorunu değil. Bu, bütün ilerici ve demokratik çevrelerin gündeminde yer alması gereken ortak toplumsal bir sorundur. Dolayısıyla mücadele tarzı da buna glöre olmalıdır.
Kürt halkı ve Kürt Aleviler açısından ise durum bir çok yönden, kendine özgü özellikler içeriyor.
Türk sömürgeciliğinin muhtelif kolları Alevi mücadelesinde faal haldedir. Bu çevreler, dün olduğu gibi bu gün de Alevi saflardaki zaaflardan ve zayıf unsurlardan da yararlanarak, asimilasyonu hızlandırmak, farklı inançlara sahip Kürtleri birbirlerine karşı soğutma, uzaklaştırma ve hatta düşman hale getirme çabasını sürdürüyorlar.

Bu bakımdan, Alevi sorunu, Kürtler bakımından sadece Alevi kitlenin inançsal haklarına kavuşmasından ibaret değil. Bu, aynı zamanda ulusal sorunun, yani topyekün özgürleşme sorunun önemli bir halksıdır ve bütün yurtsever ve demokratik çevreleri aynı derecede ilgilendirmektedir. Bu bakımdan, hayli geç kalınsa da zararın neresinden dönülürse kardır anlayışı ile hareket etmek gerekir. Bu konuda görev en başta kendi dilinin, kültürünün, dualarının, ata geleneklerinin, ocak ve ziyaretlerinin kaybolmasını istemeyen Kürt Alevi din adamlarına, aydınlara, politik olsun olmasın; yurtsever kurum ve kuruluşlara düşüyor. Bütüt bu çevreler bir an önce toparlanmalı, konuyu gündemlerine almalı, çözüm için gerekli adımları atmalılar.

Dursun Ali Küçük: zamanınızı ayırıp Alevilikle ilgili düşüncelerinizi belirttiğiniz için çok teşekkür ederim.

Munzur Çem
: Sağolun. Bende teşekkür ederim.

Kurdistan aktuel