Gün ZİLELİ

Oysa yurtseverlik, milliyetçiliğin ve ulusalcılığın sol ağızlarca ifade edilmesinden başka bir şey değildir ve evrenselliği esas alan devrimcilikle hiçbir biçimde bağdaşmaz. Neden “yurdu” sevecekmişim de, o yurdun sınırlarının bittiği yerden sonrasını sevmeyecekmişim? Eğer yurtseversem, bu sadece Türkiye’yi sevdiğim, Türkiye’de yaşayan insanları sevdiğim, örneğin İran’a ve orada yaşayan insanlara kayıtsız kaldığım anlamına gelir. Neden devlet sınırlarıyla sınırlayayım ki sevgimi. Ben tüm dünyayı ve bu dünya üzerinde yaşayan tüm canlıları sevmek isterim. Kendime yurtsever dediğim an, genellikle bir zamanlar hakim olan emperyalistlerce çizilmiş devlet sınırlarının ötesinde kalan toprakları ve canlıları sevmediğim, en azından onlara karşı kayıtsız olduğum anlamı çıkar bundan. Öte yandan yurtseverlik, beni yine devlet sınırları içinde kalan her yeri ve tüm canlıları sevmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya bırakmaktadır. Oysa ben İzmir’i severim, ama hiç görmediğim Manisa’yı sevmek zorunda değilim. Hiç görmesem de, tanımasam da, bu topraklarda yaşayan, yüreği haksızlığa karşı atan insanları severim, ama tepemizde boza pişiren yöneticileri, siyasi cinayetler planlayanları ya da irili ufaklı sömürücüleri sevmek zorunda değilim. Yurtseverlik, devlet sınırları içinde faşizan bir toptancılığı teşvik ettiği gibi, devlet sınırları dışında dışlayıcı bir yabancılaşmayı da getirmektedir.

İsmai BEŞİKÇİ, Ragıp ZARAKOLU, Tolga ERSOY, Sait ÇETİNOĞLU, İlker ÇAYLA, Mete K. KAYNAR, Ayşe GÜNAYSU, Ayşe HÜR, Pervin ERBİL, Güngör ŞENKAL, Şükrü ASLAN
Hakim sınıflar binlerce yıllık tecrübelerinden biliyorlar ki toplumun geçmişine hakim olmadan bugününe ve geleceğine hakim olmak mümkün değildir. İşte, toplumun hafıza [bellek] kaybına uğratılma gereği böyle bir ihtiyaçtan doğuyor. Bu iş de düzen tarafından yere göğe sığdırılmayan anlı-şanlı tarihçiler, saray uleması ve/veya akademik statünün gardiyanları tarafından gerçekleştiriliyor. Sömürü düzeni tarihçisini ve tarih eğitimini boşuna önemsemiyor. Okullarda okutulan tarih her zaman ‘kaybedenlerin’ değil kazananların, kitlelerin değil komutanların, kralların, padişahların, imparatorların, ulu önderlerin yazdıkları, yazdırdıkları tarihtir. Öyle bir tarih ki orada tarihin asıl yapıcıları, gerçek özneleri olan geniş halk kitlelerinin esâmesi okunmaz…
Fikret Başkaya
Tolga Ersoy
Zafer Dize
Babür Pınar
Mete K. Kaynar
Gün Zileli
Temel Demirer
Sibel Özbudun
Emine Özkaya
Merdan Özüdoğru
Türkiye’nin tarihinde bir modernite devrimi ve aydınlanma yaşanmamış olması, geleneksel kültürün varlığını sürdürmesini sağladı. Aynı şekilde anti sömürgeci, antiemperyalist mücadelenin mirasçısı olmamak, bir iç savaş sürecinden geçmemek, sınıf mücadelesinin cılızlığı, sol söylemin geleneksel kültüre yamanması sonucunu doğurdu. Geleneksel kültürden kopuşun mümkün olmadığı koşullarda sol hareketin kendi dilini, kendi kültürünü, kendi söylemini ve kavramlar dünyasını oluşturması da pek mümkün olmayacaktı. Geleneksel kültürden bağımsızlaşamayan, kendi özgünlüğünü kanıtlayamayan sol hareket, farklı olmayı da başaramadı. Farklı olamayınca, emekçi kitleler için bir çekim merkezi olması da zorlaştı. Sol içinde şiddetin yaygınlığı, solun bu kadar çok bölünmüş oluşu, politik etkinlik yerine ‘yiğitliğin’, ‘kahramanlığın’ yüceltilmesi, ‘devrim şehitleri’ türü kavramların aşırı kullanımı, vb. sol kadroların geleneksel kültürden yakayı kurtaramadıklarının tipik göstergesidir. 1980 sonrasında, özellikle de Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından sol kadroların kitleler halinde sosyalist mücadeleyi terketmelerinin asıl nedeni, ideolojik-teorik dönüşüm zaafıydı. Başka türlü ifade etmek istersek, geleneksel kültürden ve resmi ideolojiden kopamamanın, sosyalizmi yeterince özümleyememenin sonucudur.

Doğu ve Güneydoğu’nun bazı illeri, merkezi İran olan Safevi Devleti’nin işgali altındaydı. 1514 tarihinde yapılan Çaldıran Savaşı’nda Safevi ordusu büyük bir yenilgiye uğradı.İdris-i Bitlisi, Çaldıran Zaferi’nden yeni dönen Yavuz Sultan Selim’e, Doğu ve Güneydoğu halkının ve eşrafının Osmanlı hakimiyetine girme isteğini bildirdi. İsteği olumlu karşılayan Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’yi bu işle görevlendirdi. Yavuz Sultan Selim’den bölge ileri gelenlerine hitaben yazılmış Emirnameler alan İdris-i Bitlisi, bölgenin Osmanlı egemenliğine girmesini sağladı.Bu karardan sonra Osmanlı Ordusu, Safevi baskısı altındaki Diyarbakır ve Mardin’i ele geçirerek, bölge halkını esenliğe kavuşturdu.
Dr. Yaman'ın yaklaşık on yıllık kaynak ve alan araştırmalarına dayanan veriler doğrultusunda giriştiği genel bir Alevilik çalışmasıdır ve Alevilikle ilgili terminolojiyi, kaynakları, nüfusu, coğrafi dağılımı, tarihi, güncel gelişmeleri, inanç anlayışını ve edebi yönlerine ilişkin en temel bilgileri, en yetkin kaynaklara ve alanda elde edilen gözlemlere dayanarak, akıcı bir dille okuyucuya sunmaktadır.