Skip to main content

Kitaplar

Sefiller Kervanı

Tasos Avgerinos

Bir sabah  Anadolu’da ve Yunanistan’da yaşayan bir grup insanın “mübadele edilmesine”  yani “değiş tokuş”una karar verildi . Bunun nedeni Anadolu’daki savaşın iki yanda açtığı yaralara yeni yaraların eklenmemesiydi. Ama hesaplar tutmadı. Bir sabah doğup büyüdükleri toprakları, ata mezarlarının bulunduğu , vatan belledikleri yerleri memleketi bırakıp öbür yana gidenler, ister Türkiye’den Yunanistan’a ister Yunanistan’dan Türkiye’ye mübadil olsunlar  gittikleri yerde yadırgandılar. Dili ve dini aynı olmak oralarda kolay kök salmalarına yetmedi.

Bu kez Anadolu’dan Yunanistan’a zorunlu olarak göç edenlerden Tasos Avgerinos  göçün karşı yanını anlatıyor. Anadolu’nun tanıdık sesiyle ve  Rıza Özlütaş’ın akıcı Türkçesi’yle.

 


FAŞİZM NEREDE?

 


Küçük Ada'yı İkinci Dünya Savaşı üzerine yazılmış en önemli romanlardan biri yapan toplumsal gericiliğin ve faşizmi küçük ama keskin ayrıntılarda yakalama başarısıdır. Faşizme karşı savaşan Avrupalı ya da Amerikalıların kafalarındaki faşizmin ortaya çıkarılması yazarın başarısıdır. Peki nerededir bu faşizm? Sinemadaki yer gösterici kadının elindeki feneri arka sıralara tutmasıyla çıkar ortaya ırkçılık. Bu bir ulusa ya da bir döneme yüklenebilecek bir sorumluluk olamaz. Tarihin bütün dönemlerinde tehditlerin ardına gizlenmiş sinsi bir niyettir yalnızca. Toplumdaki görünümü ise tıpkı o fenerin yalnızca saniyelik ışığı gibi su yüzüne çıkar. Bu toplumsal yaşayışın dayattığı göreneklerin bir parçasıdır ve görenekler Jose Ortega y Gasset'nin dediği gibi 'akıldışı'dır.

 


Osmanlı İmparatorluğu hakkında yazan tarihçilerin ezici çoğunluğu, imparatorluğun kuruluşunda dinin önemli bir rol oynadığında birleşiyorlar. İmparatorluğun son dönemlerindeyse, ‘geri kalmışlığın’ başlıca nedeninin din olduğu ileri sürülüyor! Elbette bir dönemde ‘ilerici’, değilse ‘olumlu’ rol oynayanın, nasıl olup da bir başka dönemde ‘gericiliğin’, ‘olumsuzluğun’, ‘kötülüğün’ başlıca nedeni haline geldiğini anlamak mümkün değildir. Bu tür yaklaşımlar, din ve dinin işleviyle ilgili yanlış anlamadan, değilse bilgi yetersizliğinden

 kaynaklanıyor (elbette bilmemek mazeret değildir). Aslında din, son tahlilde bir ideolojiden başka bir şey değildir. Osmanlı sosyal formasyonu kendinden öncekiler ve kendine benzeyenler gibi, dine dayalı bir ideolojik meşrulaşma ve meşrulaştırma temeli üzerinde oturuyordu…


Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgeler denince akla hemen ‘Doğu ve Güneydoğu’ gelir. Oysa Tuz gölünün çevresindeki çeşitli iller başta olmak üzere Anadolu’nun orta kesimlerinde önemli bir Kürt nüfus yaşamaktadır. Sayıları milyonlarla ölçülen bu Kürtler, anayurtları sayılmayan bu bölgeye hangi sebeplerle ve ne zaman geldiler? Burada nasıl bir yaşam kurdular, çevreleriyle ilişkilerini nasıl sürdürdüler? Kendi dillerini ve geleneksel hayat tarzlarını nasıl korudular? Buradan nerelere göç ettiler?.. Elinizdeki kitap, daha da çoğaltılabilecek bu sorulara yanıt vermeye çalışıyor. Bu alanda yapılmış bir dizi çalışmanın taranması ve bölgeye yapılan geziler sonucunda oluşan kitap, "göç, sürgün, iskan, iltica" kavramlarının özel bir yer tuttuğu Kürt tarihine yeni ayrıntılar kazandırıyor. Yöre Kürtleri üzerine yazılmış kitap ve makalelerin dökümünü içeren bibliyografya ve çok sayıda eski fotoğrafla kitap tamamlanıyor


Esasen, Mustafa Kemal (ve çevresi) tarafından oluşturulmuş bir ideoloji yok. Olması da mümkün değildir. Aslında Atatürkçülük olarak da ifade edilen, Osmanlı-T.C geleneğinin bir devamı olan ‘devletperestliğin’ yeni adıdır. Devlet dogması yaratmanın, ‘yeni koşullarda’ devleti kutsamanın-fetişleştirmenin bir aracıdır. Zaten kimi zaman Kemalizm, çoğunlukla da Atatürkçülük olarak sunulan söylem, 1930’ların faşizm benzeri rejimini meşrulaştırıp-kabullendirmek amacıyla oluşturulmuş  ve hiçbir iç tutarlılığı olmayan bir dizi “ilkeden” oluşmaktadır. Oysa, ideolojinin eyleme önceliği olması gerekir. İdeoloji “ex-post” olarak oluşturulmaz. Hızla dönemin faşist rejimlerine “benzemeye” yönelen tek parti diktatörlüğü, devletin bekası için yapılanları “ilkeleştirmiştir”. Atatürkçülük veya Kemalizm, son tahlilde, tek parti program ve pratiğinin, devletin ve toplumun tamamını temsil eder biçimde sunulmasıdır.


Fikret Başkaya

Akıl almaz bir çelişki de ‘kurtarıcı’, ‘kurtarılmışlık’, söylemidir. Modernite devrimi yaşamış bir ülkede ve toplumda böyle bir şey asla söz konusu olmazdı. Bir tek şahsiyetin bir ülkeyi ve halkı kurtardığı, ‘yedi düveli yendiği’, o halka sadece bir vatan değil, cumhuriyet ve inkılâplar ihsan ettiğine inanan bir toplum, modernlik, demokratiklik, ilericilik, çağdaşlık, vb. iddiasında bulunabilir mi? Tarih bazı şahsiyetlerin elinde oyuncak mıdır? Aslında bu saçmalığın anlaşılması için fazla çaba gerekmiyor.

 

Yapılanların ne kadar önemli, ne kadar müstesna, ne kadar orijinal, ne kadar ‘biricik’ olduğunu kafalara sokmak, bu konuda efsaneler, hürafeler yaratmak için, onları yaptığı söylenen şahsiyetin kutsanması, ilahlaştırılması, putlaştırılması, bir tapınma aracına [kült] dönüştürülmesi gerekiyordu.