Skip to main content

Kılıçdaroğlu, CHP ve devletin develeri


Kılıçdaroğlu, CHP ve devletin develeri

Bilindiği gibi CHP eski genel Başkanı Deniz Baykal’ın partisinin milletvekili olan Nesrin Baytok’la yaşadıkları cinsel ilişkinin kaydedildiği „kasetin“ ortaklıkta dolaşmasıyla CHP de çoktan var olan gizli dalga üste vurarak asıl çatışmayı gün yüzüne çıkardı. Başka bir ifadeyle; toplumsal dinamik ve faktörlerin çaresiz kaldığı politik değişimi cinsel bir “kaçamak“ sağladı. Böylece Türk ve Kürt toplumları sıradan bir kasetin değiştirici gücüne tanıklık yaptılar. Bu toplumların yapamadıklarını bir kaset yaptı.

Bu anlattığım şey işin biraz espirisiydi, kanımca olay halen yapay tartışılıyor. Biz olaya“kaset ve “komplo” olayı olmaktan çok “komplo ve kaset“ üzerinde CHP’nin yeni siyasi kimliğinin ne olacağının tartışılması olarak bakıyoruz.

1 Nisan 2009’daki yerel seçimlerin sonuçlarını değerlendirdiğim “seçimlere analitik bir bakış“ adlı yazımda sadece CHP içindeki tartışmalara diğinmemiştim, yaşanacak ayrışmalara da dikkat çekmiştim. Bu değerlendirmeler sanki bugün için yapılmış gibi güncelliğini halen koruyor..

„Bu seçimlerin en çok üzüleni ülkesini ve partisini kişisel hırslarına kurban etmekten çekinmeyen ve politik kabızlık çeken Baykal olmuştur. Her ne kadar Dersim kökenli İstanbul belediye başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu nezaketen „ben Baykal’la çatışmaya girmem“ dese de, çatışmanın başladığı inkar edilmeyecek bir gerçekliktir. Bu açıklama Bayka‘lın politikadaki günlerinin sayılı olduğu gerçekliğini değiştirmez. CHP’lilerin ve Baykal’ın Kürtlere bir teşekür borcu vardır, çünkü Baykal’ı olmasa da, partisini bu seçimlerde Dersim kökenli bir Kürt hezimetten kurtarmıştır. Ölüyü diriltmek işi herzamanki gibi yine Kürde kalmıştır.“

19 Kasım 2009 tarihli „CHP, Atatürk ve Günahları“ adlı makalemde de CHP’nin içindeki çatışmaların kimlik tartışması olduğunu vurgulamıştım.

 „Tartışmanın asıl içeriğini Dersim katliamı oluşturmuyor, Dersim katliamı üzerinde CHP’nin yeni kimliği tartışılıyor. CHP içindeki çatışma derinleşmiştir. Bu çatışmayı Kürt sorununu kanlı çözmek isteyen gelenekci „nasyonalsosyalist kemalistler“ mi, yoksa demokratik açılımdan yana olan „demokratik sosyal kemalistlerin“‘ mi kazanacağını, onuru tartışmalı Öymen’in istifası belirleyecektir.“

Görüldüğü gibi bir çok konuda olduğu gibi CHP içindeki ayrışmayı doğru okumaktan da yanılmamışız... Fakat burada bir garip sorun çıkıyor ortaya. Bu olaylar birden bire ortaya çıkmadığı kesin, bunun altan gelişen bir sürecin de olduğu bilinenler arasında. Asıl sorun bu sürece yön veren şeyin ne olduğudur?

CHP‘ nin içindeki ayrışımı Türkiyedeki toplumsal gelişmelerden bağımsız ele almak ya da sadece CHP‘in bir iç çatışması olarak görmek basiretsizlik olur. CHP’nin iyi analiz edilmiş resminin çekilmesi Türk devletinin tarihsel ve toplumsal değişiminin haritasını çıkarmak aynı anlama gelir.

Bu arada bir soru kendisinin sorulmasını dayatıyor. CHP mi değişiyor, yoksa devlet mi CHP’nin değişimini gerekli görüyor? Ya da değişim devletin bir dayatması mı, yoksa devletin değişim geçirme zamanının geldiğini CHP’nin fark etmesi mi? Bu durum bir şekliyle tavuk mu yumurtadan,yoksa yumurta mı tavuktan çıkar hikayesine benzedi.

Deniz Baykal kendisinin siyasal arenadaki tasfiyesini “siyasi bir komplo“ olarak tanımladı. Baykal bu tasfiyenin komplo olduğuna inanıyorsa kimler tarafından tasfiye edileceğini de normalde bilmesi gerekir. Kanımca Baykal“koplo“ ithamıyla topu bilinçlice AKP’ye atıp, bu arada devletle bozulan ilişkilerini yeniden restore edip liderliği konusunda devletin değişimde yana tavır alan kanadını ikna etmek için zaman kazanmak istediğini söylemek çok yanlış omaz.

Ancak Medya’daki gündem Baykal‘ın hesabını bozdu. Baykal’ın mağdurluk edebiyatı tutmayınca, inzivaya çekilir gibi yapıp vazgeçilmezliğini CHP’ye his ettirip, alttan örgütünü yöneterek dönüşünü sağlamak istediyse de, başarılı olamadı. Hatta Parti Kurultayı tarafından“ efsane dönüyor“ adı altında büyük bir dönüş gerçekleştireceğini sanıyordu. Böyle bir dönüşle “ayıbını“ örtme ihtimalinin dışında, zorunlu olarak partisinin sesine cevep veren sorumlu bir lider görüntüsü de çizmek istiyordu. Baykal’ın hayal ettiği bu şeyler gerçekleşmediği gibi, CHP içinde de sanıldığı gibi büyük bir desteğinin olmadığı görüldü. Başka bir diyişle kıral çıplak çıktı. Kendisi Kılıçdaroğlu’nun adaylığına destek sunmadığı halde, partililerin desteğinden sonrada da gücü varmışcasına canbazlık yapıp birlik ve beraberlik edebiyatı yapmaktan çekinmedi.

Sonuç olarak bildiğimiz belki de tam bilmediğimiz bir el hemen Kemal Kılıçdaroğlu’nu harekete geçirdi. Bu elin devletin içindeki değişimci güçlerin olduğunu Önder Sav’ın Baykal’ı terk etmesinden çıkarıyoruz. Önder Sav öyle bir günde Baykal’ı terk edecek biri değildi. Ya da Önder Sav politik geleceğini Kılıçdaroğlu‘nu desteklemekte gördüğü için Baykal’ı terk etti.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığının il başkanlarının hemen hemen bütünü tarafından desteklenmesi, beklenmedik bir gelişme. Her şeyden önce bir parti başkanı için özlenilen bir durum. Devlet ve bürokrasisi varlığını sadece kanun ve kurallarla koruyamayacağının bilincinde hareket ederek bu değişime ses çıkarmamalarıyla bir şekliyle destek sundular. Toplumsal gelişmeyi kavgacı,ajitativ ve de provaktif söylemlerlerle önleyemiyeceklerini görüp, kitlelerle ve de toplumsal gerçeklerle tam olmasa da kısmi anlamda yüzleşmelerinin geçte olsa farkına vardılar. Bu yüzleşmenin Baykal’ın başkan olduğu bir CHP ile olmayacağını anladıkları için Baykal’ın tasviyesinin artık bir zorunluluk olduğuna inandılar.

Bu gelişmelerin en kısa mesajı “devlet Kürt sorununu çözmek istiyor ama bunu AKP’yle yapmak istemiyor“ tarzında okunmaya açık. AKP Kürt sorununu çözmesi hem devletin hem de PKK’nin tasfiyesi anlamına gelir. Çükü sorunun müdahilleri devlet ve PKK’dir. Bu iki güç dışlanarak Kürt sorununun çözülmeyeceğini biraz öngörüsü olan her kes bilir. AKP’yi iktidara taşıyan şey var olan Kürt sorununun çözümsüzlüğü olduğunu devlet bilmektedir. Kürt sorunu bu şekliyle sürmesi sadece AKP’ye yarar. AKP bunu bildiği içın sorunu çözme yerine çözüm tartışmalarıyla toplumu oyalayarak seçim kazanma uğraşında. AKP sorunun çözümsümsüzlüğünün adresi olarak devleti göstermekte. Bu yönüyle Kürtlerden belli bir sempati de toplamakta. Bu gelişim devletin kurumsallaşmış yapılarını tehdit etmekte.

Mevcut veriler ışığından gelecek seçimlere dair bir fikir yürütmek istersek, AKP‘nin tekrardan birinci parti olması devletin içindeki AKP karşıtı brokratik çevrelerin direnişinin sonu olur. Brokrasi güce karşı uzun süreli direnemez, ya tasfiye olur ya da yeni sürece entegre olur. Bu anlamda var olan devlet bürokrasisi AKP politikalarına entegre olmak zorunda kalır. AKP ise bu güçlere ilk etapta entegre etme sözleri verse de uzun erimde tasfiyesini öngörmektedir. Bürokratlar da bu tasfiyenin de bilincinde olmuyacak kadar saf değil ...

Kanımca devletin asli unsurlarını oluşturan ordu, yargı ve üniversiteleri bu çıkmazın farkındalar. Bu kuşatılmışlıktan kurtulmanın tek yolunun da Kürt sorunu’nun çözümünden (devletçi çözümünden, çükü Kürt sorununun birden fazla çözümü vardır)geçtiğini ve bu çözümün de toplumsal bir uzlaşmayı gerekli kıldığını bilmekteler. Bu uzlaşının Baykal ve ekibinin yönetici olduğu bir partiyle gerçekleşmiyeceğini bildiklerinden Baykal’ın tasfiyesi ön görülmüştür. Baykal anti bürokratik tutumundan değil, değişimin önünü tıkadığından devletin geleceğini ve devamlılık ikesini tehlikeye soktuğu için tasfiyesi zorunlu görülmüştür..

Devlet bir yönüyle Baykal ve ekibini tasfiye ederek, bu durumun üzerinde kendini temize çıkarmak isterken, diger taraftan da CHP’ye günahlarından arınmış temiz yeni bir siyasal imaj kazandırmak istemekte olduğu gözlerden kaçmamakta.

Bu anlamda „kaset“ olayıyla yanlız Baykal’ın tasfiye edilmiş olmasını algılamıyoruz, bu vesileyle geleneksel toplumsal değerlere oynanarak muhafazakar kesimlere el atılmak istendiği de gözlerden kaçmamakta.. CHP’nin yeni hedef kitlesi sol ve Alevilerle sınırlı olmuyacak, muhafazakar ve Kürt çevrelerine uzanma gibi bir çabanın içerisinde olduğu da görülmekte...

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürt kökenliliği ve de yumuşak politik söylemleri, yeni sürecin çözüm eksenli konseptlerine de uygun düşmekte. Kılıçdaroğlu‘na Türk medyasının kendisine taktığı“gandi“ ismiyle toplumsal barışın, Bülent Ecevit benzetmeleriyle de Ecevit’in halkçı dönemindeki“karaoğlan“ figürüyle  devinimci ve dönüştürücü bir rolün sahibi olduğunun misyonu yüklenmekte. Bu sorumlulukları karşılayıp karşılamayacağına yaşayarak tanıklık yapacağız.

Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin yeni kimliği milliyetci ırkçı söylemleri dışlayan, hosgörü, barış, adalet ve de liberal değerler üzerinden tanımlanan bir kimlik olacaktır. Daha doğrusu CHP artık eski CHP olmayacaktır, geçmişle olan bağı nostaljik bir duygunun ötesine geçmiyecektir. Bu kimlik sadece Türkiye‘deki politik toplumsal ihtiyaca cevep vermek için gerekli değil, aynı zamanda uluslararası konjuktürel gerçekliğe entegre olmak içinde geçerli.

Bundan yola çıkarak CHP’nin gelecek seçimlerde geniş kesimlere seslenen “demokratik açılım ve kültürel zengilinlik“ söylemleriyle ortaya çıkma ihtimalini küçümsememek gerektiğini, Kürtlerle itifak yapma istemlerinde bulunacaklarını ve de muhafazakar kesimlere kırmızı elmalarından bir kaç tanesini dağıtacaklarını şimdilikten söylemek kahinlik olmaz. Bu tarz bir çıkışı yabana atmak  gerçekci bir yaklaşım olmaz. Ayrıca CHP dışındaki dağınık marksist sola da milletvekili adaylığı için yeşil ışık yakmaları ihtimal dahilindedir. Ancak böylesi geniş bir birliktelik AKP’yi alaşağı edebilir ve de toplumsal uzlaşmanın önünü açabilir.

Anlaşılan izlediğimiz filim Kürt rejisör Bahman Ghobadi‘nin „sarhoş atlar zamanı“ değildir, daha çok devletin “çölü geçtikten sonra Baykal gibi develerini atlara kurban etmek istediği“ zamandır. Devletin bu develeri gözden çıkarmasının nedeni atların sadece develerden daha hızlı koşmalarıyla ilgili değil, daha çok bu develerin kulanımdan kaynaklı işlevsizlikleriyle ilgilidir. Böyle bir son kulanım tarihleri bitmiş bütün develerin ortak kaderidir.

Başka bir ifadeyle politika pragma işidir, öyle söylendigi gibi etik, estetik ve boşluk gibi şeyler tanımaz. Bilmeden politika yapanlara da duyurulur…

Xaki G. Bargin

Xakibargin@yahoo.de