Skip to main content

Kayıp hazinelerin ardında 6. albüm: Pelguzar

Kayıp hazinelerin ardında 6. albüm: Pelguzar

‘’Pelguzar, eski zamanlardan bize kadar ulaşan destansı aşklardan bir kaç yapraktır. Bir tarafta Analık mertebesine ulaşmış bir Derviş kadın diğer tarafta karşılıksız aşkından yollara düşmüş Bava Xidir’ın köylere yayılmış dizeleri.’’

Onu dinlerken, Dêrsîm’i yaşıyoruz. Birçok kadim halkın yurt eylediği toprakların sesini, özlemlerini, acılarını. Hüznün en derin yerinde, çocukluğumuzu hatırlatan sözcüklerle gülümsüyoruz. Uzaklık değil engel. Her nerede olur ise kişi, kaynağa ulaşmasını bilir, gönül gözü açıksa... Sanatçı Mikail Aslan da, gönül gözüyle gördüğü işaretleri takip ederek, kayıp hazinelerin peşine düşüyor her seferinde. Bir Derviş misali düşüyor yollara, çilexanelerden geçiyor. Yol uzun, yol karanlık, çok az şey kalmıştır geriye. Ama o yılmadan küçük işaretlerin diline kulak veriyor. Agerayis, Kilite Kou, Miraz, Zernkut/Simya derken, zamanın bir anında, bir hikaye ile karşımıza çıkıyor. Bu kez Qoçgîrî topraklarındaydı Mikail Aslan. Gönül gözünde beliren seslere kulak vererek, yitik bir aşkın ardından koştu. Bava Xidir’in klamlarından, henüz genç yaşında toplum içinde kutsal bir varlık haline gelen Didar Ana’ya ulaştı. Soluklandı biraz. Dilden dile, köyden köye dolanan bu sözleri anlamaya çalıştı. Ardından Pelguzar destanını notalara döktü, bize ulaştırdı.

Ardından, tarihin trajedisini taşıyan bir halkın, geride bıraktığı izleri takip etti. Mezopotamya’nın kadim halklarından Ermenilerin Dersim’de bıraktığı yıkık kilise duvarlarını, sıvası dökülmüş evleri, mezar taşlarını takip ederek, ezgilerine ulaştı. Ermenistan’a gitti. Onlarla yaşadı, güldü, şarkı söyledi, dans etti. Ermeni sanatçılarla birlikte hazırladığı 4 yıllık çalışmaya, Petag adını verdi. Sonra düşünceler havadan da ince olup, uçmasın diye söze döktü hazineler ardındaki yürüyüşünü. Hayig’ın hikayesini, bizlerle buluşturdu. Mikail Aslan ile son albümleri Pelguzar ve Petag ile Kirmanckî-Türkçe kitabı Hayig hakkında konuştuk.

Sadece Dêrsîm yöresine ait eserlerle tanındınız? Son albümünüz Pelguzar’da Qoçgîrî şarkıları var. Ardından Dêrsîm Ermeni şarkılarını çıkardınız? Bu yönelimin nedeni ne?

Söz konusu olgular bizi biz yapan kültürel bileşimlerdir. Evet eski zamanlardan beri Dêrsîm ve çevresine ait klamlarla uğraşırken Zazaca’nın sadece bizim köyümüzle sınırlı olmadığını farketmiştim. Bu yüzden Bingöl, Palu, Siverek vb yerlerde kullanılan Zazakî’ye de merak saldım. Çeşitli ozanları dinledim, tanıdım, ilişki kurdum. Bu şekilde Dêrsîm bölgesinin dışındaki yöreleri de kapsayacak bir repertuar oluşturdum. Bunların ötesinde yeni duraklarımdan biri de Qoçgîrî ve çevresi oldu.

Büyük ozan ve direnişçi Alişêr Efendi’nin adıyla beraber anılan Qoçgîrî ve çevresi, Pir Sultan’dan Aşık Veysel’e kadar uzanan olağanüstü bir kültürel miras ve direnişin kaynağıdır. Sınır bölgesi olması itibarıyla asimilasyondan nasibini alan bu bölgede özellikle Cumhuriyet sonrasında Zazakî-Kurmancî söylenen klamlar kesintiye ugratıldı. Böylece büyük bir gelenek ve yüzyıllara yayılan köklü bir miras Feyzullah Çınar, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin gibi Kürt kökenli ozanların vasıtasıyla „Türk Halk Müziğine“ zorunlu olarak hicret etti ki, daha sonraki popüler Alevi müziği de bu geleneğin devamı olarak ortaya çıktı. Bu büyük bir talihsizliktir.

Son yıllarda bölgenin mirası üzerindeki perde aralanmaya başladı. Bölgenin otantik kültürü üzerine derleme çalışmaları yapan Tevfik Şahin önemli kaynaklar açığa çıkardı. Onun aracılığı ile Didar Ana ve Bava Xidir’dan haberdar olduk. Bunun sonrasında gelen diğer durak ise yüzyıllarca bizimle beraber yaşayan Ermeni halkının yadigar hatırası idi. Onların geride bıraktığı mezar taşları, yıkık kilise duvarları, köy ve yemek adları.. Ben onların dilini duymak istedim, o taşlar dile gelseydi ne derlerdi diye sordum kendime.

Bu son albümlerinizle öncekiler arasında bazı farklılıklar görüyoruz. Bu projelerdeki hedefiniz ne idi?

Bu çalışmalardaki temel amacım belli konular üzerine yoğunlaşan, tek bir tema etrafında dönen albümler yapmaktı. Söz konusu olan bizden önceki mirastı ve ben bu tip albümlerde kendimi sınırlamak zorundayım. Önceki albümlerimizdeki repertuar seçkisi ise nitelik olarak çok daha farklıdır, çünkü o albümlerin besteleri çoğunlukla bana ait idi, benim müzikal arayışımı yansıtıyordu. Pelguzar albümündeki Qoçgîrî kökenli klamlarla, Ermeni klamlarını birleştirebilirdim, ama bu nitelikli bir çalışma olmazdı, parça parça olurdu. Petag, Dêrsîm çevresinde bir dönem söylenmiş Ermeni şarkılar üzerine yoğunlaşmış, Pelguzar ise Qoçgîrî çevresinde yaşanmış, itikat içerikli, mistik-dervişane bir aşkı anlatan çalışmadır. Anlayış olarak birbirinden çok farklıdır. Ayrıca bu şekilde sonraki kuşakların arşivlerine konuyla ilgili derli toplu bir belge bırakmak istedim. Örneğin Pelguzar 30-35 dakikadan oluşuyor, bazıları ‘niye kısadır’ diye sordular. Bu, tekrara girmeden, sıkmadan, abartmadan, sadeliği esas alan bir anlayışla işlendi, az ve öz yani.

Pelguzar’daki hikaye ilgimizi çekiyor. Çünkü hiç duymadığımız bir aşk hikayesi ile tanıştık. Nereden doğdu bu düşünce?

Pelguzar, eski zamanlardan bize kadar ulaşan destansı aşklardan bir kaç yapraktır. Bir tarafta Analık mertebesine ulaşmış bir Derviş kadın diğer tarafta karşılıksız aşkından yollara düşmüş Bava Xidir’ın köylere yayılmış dizeleri. Üzerine dualar ve yeminler edilen Didar Ana’nın mezarı daha sonra ziyaret oluyor. Hacı Bektaşı Veli Dergahı’nda kendisine ayrılmış bir türbe var. Didar Ana türbesi… Ona atfen şiirler yazıp, klamlar söyleyen Bava Xidir aşkının karşılıksız olduğunu farkediyor ama bêzar olmadan daha derin ve ulvi duygularla tutkularını ölene kadar dillendiriyor. Gezdiği köylerdeki insanlar bu dizeleri kendilerince aklında tutmaya çalışıyorlar. Tevfik Şahin gidip bunları araştırmış, yüzlerce dizeyi buluşturmuştu. Bu şekilde bizlere önemli bir kaynak sunmuştu. Onun bu derleme çalışmasından Pelguzar albümü ortaya çıktı.

Ben o duaları hatırlıyorum, o yöreden olduğum için. Ama bizim oralı olduğunu bilmiyordum. Genç yaşına rağmen nasıl kutsal bir kişilik haline geliyor, bu ilginç. Xidir amcanın üzerine söylediği klamların bunda bir rolü var mıdır sizce?

Didar Ana’ya büyük bir saygı var toplumda, onun üzerine yemin içiliyor. İlginçtir ki, Didar Ana’dan yana yazılı bir şey yok. Sadece Bava Xidir’in onu onurlandıran klamları var. Demek ki böyle insanların iç dünyasında, kendini çok anlatmak, kabul ettirmek gibi bir tasa yok. Onlar kendi aleminde yoğunlaşan insanlardır. Bizim gibi insanların onları açığa çıkarması gerekiyor. Kuran’da bir hadis var: ‘Ben bir hazineydim keşfedilmek istendim.’ Hazineler, ‘ben hazineyim gel beni keşfet’ demez. Firik Dede de öyleydi. Sen ona bir şey sormayana kadar o konuşmazdı. Selam verir, hoş-beş eder başka da bir şey söylemezdi. Ben hazine ile arayıcıları arasındaki ilişkiyi, ayçiçeği ile güneşe benzetiyorum. Güneş hazinedir, gerçek nur deryasıdır. Ayçiçeği, yüzünü sürekli güneşe dönüyor. Kaynak nereye dönerse yüz oraya döner. Sen yüzünü hazineye dönmezsen, hazine senin yüzüne bakmaz. Şems-i Tebrizi’yi, Mevlana’yı hep başkaları anlatır. Yani biz bu zatları, onları seven, onlara saygı duyan insanlardan öğreniyoruz. Bava Xidir, Didar Ana üzerine bu kadar söylememiş olsaydı, biz onunla tanışmayacaktık belki de.

Mezopotamya’nın klasik aşk destanlarına benzemiyor...

Diğer aşk destanında ortaya çıkan bir giriş, gelişme, sonuç yoktur. Çünkü Leyla ve Mecnun destanında olduğu gibi, iki insan birbirine aşık olmamış, birileri engel olmamış vb. Bava Xidir karşı tarafa anlatmış, karşı taraf buna kapalı. Bava Xidir bu aşkı tutkuya dönüştürerek, yüreğinde devam ettirmiş. Tabii sonuçta bir trajedi var. Bava Xidir, aklında bir gün buluşmayı, muradına ermeyi arzulamıştır. Klamlardan belli oluyor. ama sonuçta Bava Xidir’in kafasında Didar Ana, kocaman bir bozkır içerisinde bir yeşil ağaç olarak kalmış. Bu aşkın bu kadar halen anlatılması, destana dönüşmesi, bu kadar tutkuyla bize kadar ulaşması, kavuşmamasına bağlı belki. Ulaşsaydı belki böyle olmazdı, bilemiyorum.

Siz de bu sözleri birleştirip, albüm haline getirdiniz...

Köy yaşamına dair yoğun imgeler var, sözler bazen birbirinin tekrarı gibi geliyor. Sanırım şiirlerin çoğu zaman içinde kayboldu, bu derlenenler belki yüzde otuzunu oluşturuyor. Hatta sonradan söyleyenler de, sözlerin üzerine bir şeyler katmış olabilirler. Yine de şanslıyız ki en azından bu kalanları günyüzüne çıkarabildik. Söz bakımından eksik kalanı müzik ile tamamlayarak bir bütüne ulaşmaya çalıştık. Bir de şuna dikkat çekmek istedim: Viran olmuş bir evin yıkık duvarlarının altındaki son işaretlerdir bunlar ama bu küçük işaretlerden bile büyük şeyler yaratılabilir.

Neden Pelguzar?

Zazaca’da „Pelg“ yaprak demek. „Zar“ ise gönül, zarafet, naif anlamına geliyor. Türkçe’deki tam karşılığı „gönül yaprağı“ olmayabilir ama ben öyle adlandırdım. Ayrıca Pelguzar, kadınlara sık verilen bir isimdir, vefat eden ablamın da adıdır.

Adına uygun olmuş...

Evet, Pelguzar adı inceliği, zarifliği, sadeliği çağrıştırıyor.

Son birkaç albümünüzde dediğiniz gibi hep bir izin peşinden gidiyorsunuz. Bunun için hissetmek gerekiyor. O tapraklardan uzakta yaşıyorsunuz. Bu uzaklığın, derin hissedişlerde payı var mı?

Mümkündür. Ben 9-10 yaşlarımda ailemle birlikte Kayseri’ye göç etmek zorunda kaldım. Koskocaman bir mahallede bir tek Kürt-Alevi ailesi idik. O zamanlardan beri bu „sorunlu“ kimliklerle, böyle bir toplum içinde yaşamanın ne kadar zor olduğunu farketmiştim. Hep kültürümüzü, kimliğimizi saklamak zorunda kaldık. Geldiğimiz yerle tek bağımız müzik üzerinden kuruluyordu; ailemizle evimize kapanıp, köylerden gelen kırık-dökük bantları dinliyorduk. Bu şekilde yaşadığımız toprakla ilişki kurmaya çalışıyorduk. Bu durum ben de bir hassasiyet geliştirmiş olabilir. Bunun dışında bir insanın yaptığı iş ile barışık olması önemli. Siz bir dilde müzik yapıyorsanız, sırf iş gereği olsa bile o dilin edebi derinliğine, köklerine inmeniz lazım. Toplumsal duyarlılığın ötesinde bir meslek olarak düşündüğümüz zaman bile bunu yapmanız gerekiyor. Bir müzisyen olarak; o bölgenin dili, kültürü, tarihi, gelenekleri, geçmişi, dini ve her şeyi ile bir şekilde bağ kurmanız gerekiyor, ki siz o toplumun aynası olacaksınız sonuçta. O toplumun aynası olabilmek için de, gerçekten o toplumu en üst düzeyde hissedecek bir hücreye dönüşmeniz lazım. Bu olmasa ne müzik yapabilirsiniz ne kitap yazabilirsiniz.

Ama o topraklarda köklerini, halk değerlerini takip ederek, Kirmanckî müzik yapanlar yok ya da az? Yürek dillerini mi dinleyemiyorlar yoksa baskılar mı etkili oluyor?

Demek içinde yaşadığınız zaman, ona en uzak kişi oluyorsun belki de, bilemiyorum. Yakınlık bazen büyük bir yabancılaşma da getiriyor. Fakat daha önemlisi, o coğrafyada insanların üzerinde korkunç bir manipülasyon var; basını, radyo, tv, müzik vb. üzerinden sürekli bir bombardıman var, bin koldan bir sersemleştirme, bölge insanını kendi doğasına yabancılaştırma faaliyeti var. Onun dışına çıktığın zaman, dervişler gibi çilexanelerde kendi içine dönüyorsun. Kendi iç sesine kulak veriyorsun. Bu çok önemli bir olaydır. Ben 12 yıl mülteci olarak yaşadım ve bu süre zarfında bu bombardımanı birebir yaşamadım. Beş yıl annemle birlikte bir iltica kampında izole oldum, hiçbir yere de gitmedim. Kimim, nereden geldim, neye hizmet ediyorum gibi sorular sordum kendime. Ülkede yaşayan birinin bu kargaşa dışına çıkıp kendi iç sesini dinlemesine imkan çok az. Baskılar etkili oluyor diye düşünüyorum.

Yıllar sonra topraklarla buluştuğunuzda büyü bozuldu mu, bir hayal kırıklığı yaşadınız mı?

Yıllar sonra Dêrsîm’e gittimde şöyle bir duyguya kapılmadım: ‘Ben böyle beklemiyordum, hayal kırıklığına uğradım.’ Tabii o coğrafyada yaşayan insanların başkalaştırıldığını görüyorum. Bazı insanlar sanki o topraklardan değiller, başka bir yerden getirilmişler gibi. Ruhsal anlamda o toprakların ruhuna yabancı gibiydiler. Bunların ötesinde oranın ziyaretine gittiğiniz zaman, o dağlar taşlar hep bir şeyler anlatıyor, dili var. Tek tek bireyler içinde de olsa, o duygu güçlü yaşanıyor. O coğrafyanın her şeyi kayıt eden gözü bir yerde mevcuttur.

Müziğinizde, Batı formlarını kullanıyorsunuz. Ancak ana kaynaktan kopmamayı başarıyorsunuz...

Bu kişinin istemleri, arayışlarıyla alakalı. Ne kadar Batı müzik formlarından yararlandıysam da, temelde kendi müziğimi yapmak istedim. Bir halkın mirasını; başkalaştırarak değil, duru haliyle işlemeye çalıştım. Pelguzar’da da tasavvufi bir şey var. Bu daha çok İranidir. Batı merkeziyetçi düşünce biçimi manupusayonunu sürdürüyor. Batı formlarını kullansan kimse itiraz etmiyor, Doğu formlarını kullandığımda itiraz var, mesela bazıları Pelguzar için ‘ya nedir bu, İran müziği’ diye itiraz ettiler. Oysa İran müziği bize daha yakındır. Batı’dan aldığın zaman iyi, doğudan aldığın zaman kötü oluyor. Batı hep Doğu’yu aşağılamayı öğretmiş, biz de aynı şeyi yapıyoruz. Doğu’yu tanımıyoruz, tanımak için bu yüzden Avrupa merkeziyetçi düşünce biçimini yıkmak lazım.

Petag albümü hikayesini de dinleyelim...

Dêrsîm Ermeni halk şarkıları albümü, 4 yıllık bir çalışmanın ürünü. 1915 soykırımının öncesi ve sonrasında Ermenilerin Dêrsîm ve çevresinde söylediği klamlardır. Bu konuda temel kaynağımız 1915 soykırımında Amerika ya şığınan Dersimli ailerin söylediği şarkılardan oluşuyor. Albümün kayıtlarını Ermeni müzisyenlerle beraber Erivan da kaydettik. Albümün yönetmenliğini müzisyen arkadaşım Levent Güneş üstlendi, aranjeleri Cebrail Kalın ve Levent Güneş tarafından yapıldı.

Bu albümde temel motivasyonum; asırlarca beraber yaşadığımız, bizimle kirve, misayip olan, mezar taşlarını, yıkık kilise duvarlarını bırakıp, bölgemizden gitmek zorunda kalan bir halkın yaşadıklarını sorgulamaktı. Başlangıçtaki motivasyonum bu konuda vicdani bir sorumluluğu yerine getirmekti. Albüm bittiği zaman bir şekilde hep yarım kalan hafızamın tamamlandığını farkettim. Çünkü bu halk yanı başımızdan göçüp giderken, hafızamızın yarısını da alıp götürmüştü. Sonuçta o halkın acıları için birşeyler yapmak isterken en büyük iyiliği kendime yapmıştım. Sonuçta Ermenistan’da yaşayan bu insanların çoğu aslında Ararat’ın bu tarafından gitmişler. Ermenistan’da, çalışmamıza büyük bir ilgi gösterdiler. ‘Yüzyıldır sizleri bekliyorduk, nerde kaldınız’ diye sordu yaşlı bir nine…

Mikail’in uzak olduğunu düşündüğümüz bir yönü daha ortaya çıktı: Yazarlık. Kirmanckî ve Türkçe yazdığı Hayig kitabın basıldı. Bu kitabın çıkışı içinizden gelen duygularla ilgili mi yoksa özel bir tasarı mı, ayrıca devamı gelecek mi?

Yıllar önce Avrupa’ya ilticacı olarak geldiğimde, ana dilimde ne kadar kelime biliyorsam, hepsini bir edebiyat örgüyle birbirine bağlayıp bir kitap haline getireyim diye düşünüyordum. Kitabın „gök gürlemesini duy“ bölümünü, buraya ilk geldiğim yıllarda, 1994 yılında yazdım. Zaman içerisinde müzik ön plana çıktı, yazmalarım biraz geri planda kaldı. Demek hazır hissetmiyordum kendimi. Yıllar içerisinde kendi müziklerimin sözlerini yazdım, yazma olayı biraz daha gelişti. Yazdığım şeyleri Kamer Söylemez, Hawar Tornecengi, Cemal Taş gibi arkadaşlarımla paylaşıyordum. Onlardan destur alınca, yazmalarıma devam ettim. Kitap yaşam içerisinde topladığım işaretlerle alakalı, tamamen kendi tasarım. Hayig; diri, uyanık, farkında olan anlamına geliyor. Kitapta; Hayig, Zanox ve Heydar isimli üç temsiliyet var. Bunlar kainatta var olan üç temel renk ve üç boyutu simgeliyor.

Hayıg; yerin yeti kat derininde yaşayan bir candır. Her taraf zifiri karanlıktır. Yaşama dair tek belirti, kulağındaki bir nehir uğultusudur. Bulunduğu alana bir yıldırımın düşmesiyle yerinden fırlar. Etrafında çalı, çırpı, taş, toprak her şey yanmaktadır. Alevler Hayıg’ı da sarar o da yanmaya başlar. Korku ve acı içerisinde oraya buraya kaçar, budalaya seslenir. Hayıg anlarki ateşten kaçış yoktur, sonunda canını alevlere teslim eder. Bedeni yandıktan sonra gözlerinin önünden siyah perde düşer ve gövdesinden çıkan alevlerin etrafını aydınlatmasıyla çevresini farketmeye başlar. “Yanmazsa bir kimse öğrenemez”, Hayıg’ın hikayesi böyle başlar. Bu kitaptan sonra yazıp yazmayacağımı bilemiyorum daha…

‘Amacımız ayrışmayı engellemekti’

Avrupa’da iki tane Dêrsîm festivali gerçekleşti. Dêrsîmli sanatçılar olarak bir bildiri yayınladınız. Çeşitli tartışmalar yarattı. Siz kendinizi tam olarak anlatabildiniz mi? Ya da bildiriye yönelik tepkiler için ne diyeceksiniz?

Bildiriyi imzalayanlardan biri olarak şunu söyleyebilirim: Bizim gerçek motivasyonumuz bölge halkının yan yana duracakları, geleceğe dair umutlarını birlikte ifade edebilecekleri bir tek festival organizesiydi. Son bir-iki yıldır Avrupa’da çatallaşmalar yaşandı. Bizim şöyle kaygılarımız vardı: Bu çatallaşma sürekli hale gelirse, bu durum Dêrsîm’e de yansıyabilir, ve yıllardan beridir bölgede başarılı bir şekilde gerçekleşen Festival de bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Bütün bu gelişmeler bizi endişelendirdi. Bir çağrı ile ayrı ayrı festival yapmak isteyen çevrelerin tekrardan diyaloga girmelerini umud ettik, bu şekilde bir nebze de olsa çatallaşmanın önüne geçmek istedik. Tekrardan yan yana gelinebilir, konuşulabilir dedik. Dersim Wiederaufbau, Kurmeşliler Derneği vb. bazı dernekler ilk etapta çağrımıza olumlu yanıt verdiler, bu samimi davaranış tabii ki gözardı edilemez. Ancak bazı bireyler de metnin içerisinden bazı cümleleri alarak ve o cümleleri uçlaştırarak, sanki herhangi bir siyasi çevreye karşı bir tavırmış gibi yansıtmaya çalıştılar. Böyle bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Bu şekilde yanlış anlatılması bütün arkadaşlarımızı üzmüştür. Zaten festival günü belirlenmiş, bütün bu tartışmalar iki haftalık kısa bir zaman dilimine hapsedilmişti. Dolayısıyla kimin ne düşündüğü, ne söylediği anlaşılmıyordu. Bu kargaşa ortamında sanırım bizler de kendi derdimiz iyi anlatamadık. Sonuçta imzacıların ortak motivasyonu, her kesimin kendini ifade edebileceği bir tek festivalin ortaya çıkmasıydı.

Bu tavrınız bugünlerde yapılmakta olan Munzur Festivalini de kapsıyor mu?

Hayır. Böyle bir durum söz konusu değil, imzacılardan festivale katılan sanatçı arkadaşlarımız var. Ben de farklı çalışmalardan dolayı bu yıl festival programında yer almadım.

30.07.2010/Deniz BİLGİN/Cemal TURAN