Kır Ali'nin Hikayesi
Mehmet SAYGILI
Kırali'yle Happa'nın evleri üst üste yığılı Kızılcık evlerinin azıcık dışındaydı. Biz yaylaya giderken veya yayladan köye gelirken onların evinin arkasından geçerdik. Bizim cılgıya, yani keçiyolumuza taş duvarının penceresiz sırtını dayamış toprak damlı bir evdi. Şimdi hemen hemen toprak damlı ev kalmadı?
O yoldan geçerken birkaç defa Kırali'yi gördüm. Happa'yı ise hemen hemen her geçişimde.
Kırali, tostoparlak bir adamdı. kafası, bedeni ve sakalları yuvarlaktı. Yüzünde öyle bir ifade vardıki ağlıyor mu, gülüyor mü belli değil. Ben gülüyor diye düşünürdüm, ama anneme sordum "o, içten içe hep ağlar" dedi. Hikayesini de anlattı, kayıp olan bir oğlu yüzündenmiş.
İşte bu Kırali birgün bizim evimize geldi. Karlı, tipili bir kış günüydü.
Niye geldi, nereden geldi, hatırlamıyorum. Ama her tarafı karla kaplanmış, buz tutmuştu.
Kızılcık'lılara pek gösterilmeyen bir yakınlık, bir kiymet gösterildi ona. Özellikle benim anam, 'yabancıları' hiç sevmeyen anam; Kırali'nin etrafında pervane. Sonradan öğrendim "Kırali babamın kardaşlığıydı" dedi. Anlamadık. Siz anlamaya çalışın; bir Kızılcık'lı ile bir 'hır kürd' dedem Küllo, kardeş olmuşlar, kardeşliklerini ilan etmişler. Olmaz demeyin demek oluyormuş.
Yaşlı bir adamdı. Bizim eve yetiştiği zaman yarı donmuş bir haldeydi. Sıcak çorba, sıcak çay derken canlandı, kendine geldi.
Anam bilmem nerede su aramaya gitti. Eskiden evlerimize yüzlerce metre uzakta bir derenin buzu kırılır ve su satılla alınırdı. Kara bata çıka eve taşınırdı. O gün çok soğuk olduğu için herhalde anam bizden istemedi, kendisi gitti. Babam da davarın yemini vermeye gitti.
İşte o zaman Kırali bizleri başına toplayıp yaşadığı bir olayı hikaye gibi anlattı: Sizinle paylaşıyorum.
İşte Kırali'nin hikayesi:Kendisi anlattı:
Evelki sene yazın başında bizim kaşık düşmanı tutturdu, illaa biz de yaylaya gidek.
- Bre avrat yayla nere biz nere, dellenme dediysem de laf dinletemedim.
- Senle şunca tomussum (yılım) geçti. Bir sefer olsun el avratları gimi (gibi) beni de eşşeğe bindirip Kengerçatı'ndan öteye aşırmadın. Al başına belayı. Durduk yerde, hiç olmayacak bir maraz işte. 'Yayla da yayla' Ula, amanınnnn!!!
Çocuklar, bir avrat bir sefer böyle derse siz siz olun karşı çıkmayı aklınıza getirmeyin. Demekki ivleyeni vardır. Ve o ne eder eder dediğini yaptırır.
Bir iki diklendim, baktım, hıhıh. O, kafaya mıhlanmış biyol. Heeeç sesimi etmedim, 'bakak hele' dedim.
Vır da vır, bir deel, iki deel.
Hele milet yaylalara diye köyden çıktıkca Happa'ma bişeyler oldu, dellenmeleri çoğaldı. En sonu kürtlerin göçleri geldi-geçti ve bizim karı kafayi eyeece üşüttü. Ekmeemi suyumu neyi bilem unuttu.
Baktım olmayacak, bir akşam.
- Ula avrat kafamın tasını attırma, ben bir geçi almaya gidiyom Örendere'ye, sen de ne edersen et, iki tavuk bulursan üç gün içinde seni Delihöbek'in ötesine atacaam dedim ve değneğimi alıp çıktım. O tavukları nerde bulacak? Bulamaz nasıl olsa. Bahanem olur deyi.
İki gün sonra, herşeye rağmen geçi'yi aldım. Eve geldim bir de ne görem, evin önünde iki yerine tamı tamına üç tane tavuk eşelenip duruyor. Ben daha, 'Avrat sen bunları nereden buldun ' dememe kalmadan:
- Bak herif bu mazlum hayvancıklara. Sıcaktan bunalmış ağızlarını acıp duruyorlar. Hangisini dersen seç sana kesip pişireceğim. Yarısını bu akşam yersin, kalanını da yayla yolluğuna azık yaparım herifime.
Ulan, ulaan!!! Happa'caya bakın,yarın yola çıkacağımızı bilem etmiş, pişirmiş. Herşey hazır. Daha ne diyeceem, kabul. Bir de aha böyle bir cilveli fıkırdadıki, vallaha ilk görüyom.
Devrisi gün birkaç çulu çaputu eşeğin pendeğine, iki yana birer tavuğu da sarkıtıp bizim Happa'yı da ortaya, semere yükledim. Geçiyi de iple arkaya bağladım ve yola koyulduk.
"Ço çüş", "ço çüş" derken Kengerçatının alt başına vardık. Orada avradı eşşekten indirdim. "Bu hayvancık bu yokuşta seni götüremez, gendin yürü de anla yaylayı maylayı".
Bilmem Kengerçatıyı bileniniz var mı? Aha şo duvar gimi. Dimdik, git git bitmez.
Kuzukudurana doğru yola koyulduk.
En sonu vardık yurt yerine. Eşşeğin şeleğini yere koydum ama, velakin çulu çaputu nereye koyak, çulu nereye serek? Çadır yok, alaçık yok, daha mühümü benim bildiğim yok.
Bizim Şaşo Cuma kötürekten yanımda peydah oldu; ula bu heriften hayır gelmez, iyiliğine deel kötülüğüne yanaşıyor vallaha.
- Ulan Kırali bir dürüm ver de, alaçık nasıl kurulur, sana yol yolak gösterem dedi.
Terbyesize bak bana alaçık kurma ceremesi için bir dürüm istiyor. Burda nefesimiz kokuyor açlıktan bee!
Bir nefeslenince anladım, tavuktan kalan kanada göz koydu dürzü. Happa'nın ağzında bakla ıslanmaz zatım, o demiştir obanın karılarına; "herifime tavuk bişirdim, inanmazsanız gidin görün bir kanadı daha duruyo" demiştir.
Çaresiz kabul ettim, tavuktan kalan azığımı dürüm edip Şaşo'ya verdim. Biraz gerideki daşın üstüne çömelip bana şunu şöyle yap, bunu böyle et diye bir iki işarette bulundu. Zehir zıkkım olsun Happa'mın bişirip bana azık ettiği tavuğu afiyetle mideye indirdi zalım. Şaşo gözün çıka emi.
Neyiseme ne, çalıdan çırpıdan alaçığımız hazır oldu, ama karanlık da çöktü zaten.
Yayla hayatımız işte böyle başladı. Gün günü kovalayıp gidiyor.
Baktık bir geçi iki tavukla olmuyor.
Ben avrada dedim bir kaç yumurta biriktir de şo kürdlerin çadırına varam. Birkaç gün sonra yumurtaları torbaya koydum, biraz kenger, ışışkın ney toplayıp kardaşlığım Küllo'nun Kırkpınardaki çadırına vardım. Çadır da çadır ha! Benim alaçığın yanında sanarsın padişah otağı.
- Selamınaleyküm Küllo, mısafır kabul ediyon mu?
- Aleykümselam kardaşlık. Sen de var mıydın. Kız Mayre bak kim gelmiş. Çabuk ol, elini çabuk tut da Kırali'nın altına bir minder at.
Uşaklar, öyle bir karşılandımki ne diyeceğimi şaşırdım vallaha. Elimde yumurta torbası ne edeceğimi bilemeden öyle kala kaldım.
Akıllı adam, altını üstünü anlatmama fırsat kalmadan herşeyi anladı. Kalktı kürdce bişeyler dedi Mayre'ye, o da bütün çadırlara seslendi; anladım, 'Kırali kardaşlığı eli boş göndermeyeceğiz' dedi.
Hal hatır, kadir kiymet. Yemeğimizi ney bitirdik, Mayre hatun kardaşlığım toplananı bana gösterdi. Vallaha gözüme inanamadım. Yağ mı dersin, çökelek mi, peynir mi bir dolu. Kabımız yok. Nedeceen hepsini torbama bastım ve eşeğin sırtına vurup kalktım. Allah razı olsun Küllo beni Bektaşların obasının altına kadar savdı, ite neye dalattırmadı.
O sevinçle bizim alaçıklara yaklaştığımda kulağıma bir şamata, gözüme bir kalabalık çarpmasın mı? Ula, ula ne olaki? Eve geldim ne göreyim bir tek geçi yerde Happa başında saçını başını yolup duruyor. Olan mala olsun Happa'ma bişeycikler olmasın da.
- Kalk Happa, ikimizin de canı sağ ya... Mundar olmadan bıçağı yetiştirin de hiç olmazsa eti bize nasip olsun şu geçinin dedim.
Çocuklar işte böylece Kırkpınardan getirdiğim yağı, peyniri, tumastı ve çökeleği geçinin derisine basıp eşeğin ortasına koydum. Happa'yı ardıma takıp köyün yolunu duttum.
Köyde bizim evin önünde kenger kurusu haymamız var. Dolu deriyi götürüp haymanın ortasına yerleştirdim. kışa katığımız olur.
Bakın ne edeceem; köye varınca deriyi haymadan aşağı atıp yuvarleye yuvarleye, çocuklar yuvarleye yuvarleye evin önüne getireceem. "Bre Happa baltayı ver, tez ol" deyi çığırıcım. Baltaylan virehe virehe!!! Kara ekmeğin arasına... Yemesi oflaz olur deel mi?
Kırali, orada kesti. Hepimiz yüzüne baktık. Tatlı bir gülümsemeyle uyuya kalmıştı. Biz birbirimize baktık ve gülümsedik. Kırali'ye okunmadık. Karlı havada sıcacık sobanın önünde biz de uyuyakalmışız.
Bir daha Kırali'yi görmedim. Uyandığımda gitmişti.
Bu hikaye bitmedi. Sonunu Happa anlattı. Onu da başka zamana anlatırım.