Herkes Konuştu,Sıra Anadolu'nun

Herkes Konuştu, Sıra Anadolu’nun/Nezih Ünen -Birgun

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın Sır Kapısı

Bin yıllık ağıtlar, türküler, şarkılar, danslar, dini ritüeller… Unutulduğunu sandığımız, yok olduğuna kendimizi inandırdığımız bin yıllık tarih, Anadolu’nun en ücra köşelerinde icra ediliyor. Hem de hiç kirlenmeden, en saf haliyle. Gidip görmedik ama gidip görenler bize Anadolu’nun o bin yıllık tarihini, film ve müzikleriyle anlatıyor. Anadolu’nun en bakir yerlerini gezmişler, o insanlara temas etmişler. O dokunuştan, o temastan ortaya öyle bir şey çıkmış ki… Batı’dan çıkıp Anadolu’nun kayıp şarkılarının izini süren Nezih Ünen işte hiç yapılmayan bir proje yapmış: Anadolu anlatmış, o dinlemiş, Anadolu ağıt yakmış, Nezih Ünen o ağıda yüreğinden müzikler katmış. Semaha durmuş doğanın ritmiyle, deyişler okunmuş, danslar edilmiş… Tüm bunları kayıt altına alarak Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nı ortaya çıkartmayı başarmış Ünen. Herkesin sadece konuştuğu Türkiye’de bu kez, mücadele eden, hayata direnen Anadolu halkı konuşuyor. Biz daha fazla anlatmayalım, sekiz yıldır bu proje için uğraşan Nezih Ünen anlatsın…

»Anadolu’nun kayıp şarkıları için sekiz yıl önce yola çıkmıştınız. Bu yola çıkıştaki ilk amaç neydi?
Ben 20 yıldır müzik yapıyorum, yaptığım çalışmaları Türkiye’ye değil, dünyaya dönük yapma gayreti içinde oldum. Bir dünya sanatçısı olmak isteği içinde oldum. Bunu da yapmanın en doğru yolu bu ülkeye ait bir takım değerlerle eser vermek. Çünkü, tereciye tere satmanın anlamı yok, herkes kendi ülkesinin, kendi kültürünün ürünlerini vererek dünyada ortaya çıkmak durumunda. Bizim de en değerli kültürümüz Anadolu kültürü. Bunların modernizasyonuyla ortaya bir müzik projesi çıkarmak istedik. Benim fotoğrafla ilgili de geçmişte çalışmalarım olduğu için sadece müzik projesi olmaktan çıktı. Dolayısıyla ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’ bizim kültürümüzde dünyaya verebileceğimiz bir müzik, sinema projesi olarak doğdu.

»Yola çıkışınızda film projesi yoktu o halde…
Açıkçası kafamda sinema yapmak var mıydı, hatırlamıyorum. Sekiz yıl önce çıktık yola çünkü. Bu videoları ne yapmak için çektim şu an hatırlamıyorum. Ama belki bir televizyon filmi gibi müzikleri kullanmak vardı. Sonunda yapılan işin etkisini görünce sinema filmi olmasına karar verdik.

»Batı kültürüyle yetişmiş bir sanatçısınız aslında. Karşımıza tam bir Anadolu projesiyle çıktınız. Bu süreçte neler yaşandı? Doğu-Batı ayrımını siz nasıl tarif ediyorsunuz?
Türkiye’de gerçekten Batı-Doğu ayrımı var. Batı’nın Doğu’ya bakışında, bu herkesin bildiği bir şey, herkesin bildiğini söylememek bir erdem değil, bir kibir, bir küçümseme var. Batı’dan Doğu’ya baktığımızda, geri kalmış olarak görüyoruz ama Doğu’ya gidip gezerseniz orada çok önemli şeyler görüyorsunuz.

»Nelerdi o değişim?
Doğu’yu gördüğümüz zaman onun çok önemli bir geçmişi olduğunu, tarihi olduğunu, orada çok şeyler yaşandığını, çok büyük zenginlikler yaşandığını görüyorsunuz. Batı asimile olmuşken, daha global kültüre kaymışken, kendi yaşam biçiminden uzaklaşmış, dünyanın tek tip tüketim toplumuna dönüşmüşken, Doğu’da kendi kültürünü, kültür dokularını, yaşam biçimindeki adetlerini sürdüren bir toplum yapısını görebiliyorsunuz. Bu aslında değerli bir şey, bunun değeri giderek anlaşılacak. Ama tabii ki Doğu’da da bu asimilasyona, global kültür erozyonuna maruz kalmamak kaçınılmaz bir şey. Bunlar Batı’ya göre geç de olsa yaşanmakta…

»Anadolu’nun Kayıp Şarkıları tüm bu değişim ve dönüşüme de ayna gibi. Bu kültürel erozyona maruz kalmamış, henüz kirlenmemiş Anadolu’dan bir an fotoğrafı gibi bir proje değil mi?
Anadolu’nun Kayıp Şarkıları bir anlamda, “o anın bir fotoğrafını çekeyim ileride bir anı olur” biraz da böyle bir proje. Bundan 20 yıl sonra, Anadolu’nun Kayıp Şarkıları altın değerinde olacak. Bu nedenle olmasını istemeyiz elbette. Keşke bu fotoğraf kaybolmasa her şey bugünkünden de güzel olsa ama bu değişime bakılırsa, içimde cız eden bir fotoğraf olarak kalacak. Anadolu’nun öyle bir fotoğrafı, sesli bir fotoğrafı olarak kalacak.

»Anadolu size fazla cömert yaklaşmış. Bu samimiyeti nasıl sağladınız?
Çok samimiydiler. Anadolu insanı daha kameradan korkmayı öğrenmemiş. Medyadan, medeniyetten korkmayı öğrenmemiş; o kadar naif, o kadar saf bence. Çok rahattılar ve keyifle çalıştık. Hikâyelerini anlattılar, şarkılarını söylediler…

»Daha bakir yerleri tercih etmişsiniz. Hiç kimsenin henüz keşfetmediği köyler vardı filmde.
Aradığımız şeyler oradaydı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bir tek tipleşme var; bu sosyolojik olarak, siyasi olarak tartışılabilir, irdelenebilir. Toplumları, kültürleri tek tipleştirmek, özünden uzaklaştırmak, onların kılığını, kıyafetini, dansını değiştirmeye çalışmak -bu tabii zorla değil ama televizyonla yapılıyor, güçlü kültürlerin zayıf kültürleri yenmesiyle oluyor- bunların arasında biz hâlâ kendi kültürünü yaşatan, hâlâ o kültürlerin yaşadığı yerleri tespit edip gittik. Onlar da fazla bilinmeyen yerler olduğundan, biraz ücra kaldığı için, sapa kaldığı için o özelliğini korumuş. Çok ayakaltında olsalardı dönüşürlerdi…

»Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nda farklı diller var; Farsça, Arapça, Rumca, Süryanice, Lazca… Yok olmak üzere olan bu kültürlerin, bu dillerin Türkiye’de bir değişime yol açacağına inanıyor musunuz?
Ben Türkiye’nin bir değişiminin eşiğinde olduğuna inanıyorum. Türkiye yıkılan bir imparatorluğun, parçalanmış bir imparatorluğun son toprak parçası üzerine kurulmuş bir ülke. Dolayısıyla önemli bir travma yaşanmış ve bu travmanın psikolojisini hisseden bir halkın, kurduğu bir devlet Türkiye Cumhuriyeti. Ama aradan 90 yıl geçmiş cumhuriyet kurulduğundan bu yana. Artık Türkiye’nin radikal politikalarının yeri normal demokratik bir toplum… Bu insanlar demokratik, eşit bir ülkede yaşamayı fazlasıyla hak ediyor. Bu olduğu zaman gelişmeler çok daha hızlı olacak. Çünkü gerçekçi olmayan politikalar, insanların tabiatına, toplumun tabiatına uymayan, kültürüne uymayan, bunlarla bir zorlaşma, çatışma yaşayan politikaların rahatsızlık yaratması gibi bir durum var ortada. Bunlar normalleştikçe, bu çatışmalar, bu kutuplaşmalar ortadan kalkacak. Burada sanata da çok iş düşüyor.

»Normalleşmenin önündeki engel ne peki sizce?
İnsanların farklı kültürlerine objektif bakmaya çalışmayıp, kendi pencerelerinden bakması dünyadaki acıların en önemli nedenlerinden biri. Oysa insan bir düşünse, ben de bin tane kültürden biriyim, bin tane inançtan biriyim diye… Herkes farklı inançtan, kavga etmeye başlarsa, kavganın sonu gelmez, bunun farkındalığına vardığımızda dünyada önemli bir değişim yaşanacak. Gerçeği görmek, gerçeklerle yüzleşmek her zaman normalleştirir. Normalleşmek de iyidir. Normalleşmek sadece belli çıkar çevrelerinin işine gelmez. Türkiye’nin artık bu kutuplaşmadan bu nefretten çıkması lazım, ciddi anlamda bize zarar vermeye başladı. Bu nefreti taşıyanlar da bunun fakına varmalı. Nefretlerine âşıklar, bu korkunç bir şey.

»Siyasetin payı olduğunu düşünüyorsunuz sanıyorum bu kutuplaşmada. Siyasetçiler, akademisyenler konuşmayı çok seviyor…
Bu iş sadece siyaset konuşmakla olmaz, bu iş sadece kanunla, tartışmayla, panel düzenlemekle de olmaz. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları bu anlamda örnek bir proje. Bugüne kadar biz bu insanlara yeterince şey söylemişiz. Herkes konuşmuş, şimdi bırakalım biraz da bu insanlar konuşsun, biraz da biz dinleyelim. Biz dinleyelim derken, konuşan da, dinleyen de aslında biz olalım, biz birbirimizi dinleyelim.

»Filmde hümanizm görüyoruz. Bu hümanizm bin asırdır var Anadolu’da. Ama şimdi sanki yeni birşeymiş gibi sunuluyor bize.
Bin asırdır biz bu insanları doğru düzgün konuşturmamışız. Bunlar bugün söylenenlerde değil, yüzyıllardır söylenen şeyler. Bir güncel politikadan, güncel talepten söz etmek değil, Anadolu varlığıyla, kimliğiyle, tarihiyle, bilgeliğiyle; Mevlana’dan, Hacıbektaşlar’dan bu yana dünyada hümanizmi Avrupa’dan önce yaşamış yer olarak bu birikimini bugüne aktarsın rahatlıkla, resmi kültür süzgecinden geçirilmeden, korkmadan, kendimizle yüzleşelim, kendimizi tanıyalım, kendimizi sevelim. Kendimizle gurur duyalım. Çünkü bütün bunlar o özgürlük ortamında olacak. Bir buçuk saatlik Anadolu’nun Kayıp Şarkları, kendimizle tanışmanın ne kadar etkili bir şey olabileceğini gösteriyor.

»Film izlediğimiz zaman Anadolu bir sır kapısı gibi duruyordu ve siz bu sırrı kıyısından köşesinden aralamışsınız. Bu proje bir keşif mi?

Anadolu aslında yeni keşfediliyor sayılmaz. Eski Türk filmlerinde, Yaşar Kemal’in edebiyatında açık bir şekilde var. Fakat Anadolu hep herşeye rağmen sakıncalı kalmış. İş çevreleri de Anadolu’yu fazla ele almamış. Anadolu deyince suya sabuna dokunmak zorunda kalıyorsunuz. Suya sabuna dokunmayayım dersen de böyle seçmece bir Anadolu, sansürlenmiş bir Anadolu seçkisi, elekten geçmiş Anadolu demeti sunuyorsunuz.
Anadolu’yla barışmadan, Anadolu’nun herşeyiyle barışmadan, Anadolu’da yaşayan her kültür, her dil, her şarkıyla barışmadan, bunlarla yüzleşmeden, bunlarla diyaloga geçmeden normalleşmek mümkün değil, normalleşme olmadan huzur bulmak mümkün değil. Aile içinde baba ve çocuğun küs olması gibi bir şey. Burada huzur olmaz. Burada herkesin varlığını kabul edip, birbirine sahip çıkması gerekiyor.

»Sır demişken, bu sırrı aralarken zorlandığınız noktalar oldu? Nerelerde sırra erişemediniz?
Konya’da çekmek istediğim bir şey vardı, onu çekemedik. Konya tutucu bir yer haline gelmiş. Oysa Konya eskiden çok daha rahat ve özgür bir yermiş. Gramofon Avrat filminde olan bir takım görüntülerin benzeri çekimleri yapmak istedik olmadı. Artık bunların Konya’da kalmadığı, bunların çekilmesinin de çok hoşgörüyle bakılmayacağı şeklinde tepki aldık.

»Öyle bir noktadayız ki, tahammül sınırı yok…
Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası vardır, çocukken bana çok saçma gelirdi, bindiği ağacı kesme hikâyesi. “Ne aptal bir hikâye, insan bindiği dalı keser mi” derdim. Fakat bugün bakıyorum hiç saçma değil. İnsanlar gerçekten bindiği dalı kesiyor. Ben Bursalı’yım, ne Bursaspor-Diyarbakırspor maçında Bursalılar’ın yaptığı kötü tezahüratı onaylıyorum, ne de Diyarbakır-Bursa maçında Diyarbakırlılar’ın sahaya taş atmasını… Bu nefret Bursalılar’ın da, Diyarbakırlılar’ın da bindiği dalı kesmesidir.

»Anadolu’nun Kayıp Şarkıları bu normalleşmede ilk ayak olacak değil mi?

Lazca’dan Türkçe’ye, Farsça’ya Arapça’ya diller var. Herhangibirinin bu filmi izlediğinde, filme yer alan farklı dillerde şarkılar söyleyen bu insanlara öfke yada kızgınlık duyması mümkün değil, çünkü orada baktığınızda, şarkısını, türküsünü söyleyen insan o kadar ‘insan’ ki, ona o kadar sevgi duyuyorsun ki… Bu film bir altı ay gösterilse Türkiye’deki bütün kutuplaşmalar biter. Çocuk doğdu ve benim işim bitti. Bundan sonra onun kaderi. Ben filmi bir kere halkın huzuruna çıkarttım, sonrasında yönetmenin söyleyecek lafı kalmaz. Laf ortadadır.


Din, enterasan bir şey

»Filmde, dini ritüeller ağırlıkta. Bakıldığında Anadolu’nun en mahrem yeri dindir. Dini ritüelleri çekerken de sıkıntı oldu mu?

Din enteresan bir şey. Din ve kültür meselesinin üzerinde durulması gerekiyor. Ben aslında din ve kültürün birbirine karışmış olduğunu düşünüyorum. Bazı şeylerin din değil de kültürden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Neticede bir tane din var ama bir bakıyorsunuz pek çok uygulaması var farklı farklı, o yüzden biz bir şey gördüysek 10 tane de görmediğimiz şey oldu. Daha neler neler vardır…
Mesela Yezidiler. Anadolu’da neredeyse Yezidi kalmamış gibi bir şey. Çünkü, çok dışlanan bir toplum. Dolayısıyla çok tedirginler, içine kapanık bir halleri var. Onlar o yüzden ibadetlerini anlatma konusunda çekindi. Kuzey Irak’ta fazla Yezidi olduğunu, ibadetlerini daha teşekküllü şekilde yaptıklarını duydum, gitsem çekebilir miydim bilmiyorum.

»Filmin alt cümlesi var, “birbirimizi dinlemeye hazır mıyız” diyorsunuz, gerçekten hazır mıyız?
Hazır olduğumuza inanmak istiyorum. Biz birbirimizi dinlemek için çok önemli bir projeyi bitirdik ve ortaya koyduk. Benim işim bir anlamda bitti. Doğmuş bir çocuktur, kaderini yaşayacak, benim onu çok fazla etkilemem mümkün değil. Türkiye bununla nasıl bir ilişki kuracak, hepsini yaşayıp göreceğiz ama umuyorum Türkiye birbirimizi dinlemeye hazır hale gelmiştir, bu filmden en iyi şekilde etkilenir, daha iyi, daha başka şeyler yapabilir, o zaman birbirimizi dinlemeye başlarız. Bunun zamanı geldi, çoktan geldi. Şunu da ekleyelim; filmle ilgili söyleyeceğimiz hiçbir şey izleyecekleri video kadar etkili değil.