Skip to main content

Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi

Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi


Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 SOYKIRIMI

Kitap tanıtım Programı Konferans Konuşması
Recep Maraşlı


Werkstatt der Kulturen / 21 Şubat 2010
Berlin


Değerli Dostlar, Değerli konuklar,
Hepinizi içtenlikle selamlıyorum,

Öncelikle bu tanıtım toplantısını tertipleyen
- Kurdistan Kultür ve Yardımlaşma Derneği KOMKAR- Berlin”e,
- Alternatif Göçmen Politikaları ve Kültürevi Almende”ye ve
- Arbeit Gruppe Anerkennung - gegen Genozid, für Völkerverstandig e.V AGA”ya içten teşekkürlerimi belirtmek istiyorum..

Değerli dostlar,

“Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı” kitabının 1989”dan 2004”e kadar yaklaşık on beş yıllık bir yazı serüveni var. O sanki konusunun da yazgısını üzerinde taşır gibi cezaevinde doğdu ve ancak sürgünde tamamlanabildi.

Meslekten tarihçi ve ya akademisyen değilim. Çalışmamda bunun getirdiği bir takım noksanlık ve yetersizliklerin bulunabileceğini kabul ediyorum.Ulusal hakları tanınmak bir yana, varlığı bile reddedilen bir halkın mücadelesi öncelikle yoğun bir entelektüel mücadeleyi zorunlu kılıyor.
Büyük bir inkar ve yalan karanlığıyla çevrelenen Kürt ulusal demokratik hareketinin, politik teorisyenleri bu nedenle enerjilerinin büyük bölümünü karanlıklar içindeki dillerini, kültürlerini, tarihlerini aydınlatmaya harcamışlardır. Bu yol gerçekten çok çetindir. Elinizde ne okullar, ne üniversiteler, ne akademiler yoktur; yapılmış araştırmalar yoktur, elinizi attığınız her şey ağır cezalandırma ve yasaklarla kuşatılmıştır.

Türk Milli Eğitim sistemi ve Üniversiteleri, resmi tarih, resmi ideoloji dayatmaları dışında hiçbir şeye hayat hakkı tanımıyorlar, tanımadılar. Bu anlayışın dışına çıkan bilim adamları [değerli hocam İsmail Beşikçi”yi ender bir örnek olarak anmak isterim] Üniversitelerden dışlanmış, neredeyse ömür boyu hapis yatmışlardır. Kürt diliyle öğrenim görmek, Kürt tarihi, Ermeni soykırımı veya bu tür mayınlı konular üzerinde eğitim ve çalışma yapmak imkansızdır. Resmi görüş dışına çıkan akademisyenler ise bunu ancak belli konumlara ulaştıktan sonra göreceli olarak aşabilmişlerdir.

Bu nedenle objektif sosyal ve tarihsel bilgileri tartışmak, üretmek ancak ve özellikle Türkiye”nin Akademik kurumları dışında mümkün olabilmektedir. Haliyle bu ihtiyacı duyan insanların oturup birilerinin bilgi ihsan etmelerini beklemeleri söz konusu olamazdı. 70”li yıllardan sonra sosyalist hareket ve toplumsal mücadeleler alanında, 90”lı yıllardan sonra da Kürt ulusal hareketi, tarih ve kültürü alanında yoğun bir bilgi üretimi ve tartışma yaşandı. Kötü örnekler yanında oldukça yetkin çalışmalar, ürünler de bu sayede ortaya çıkabilmiştir.

Bu nedenledir ki aslında siyaset teorisyeni olan bizler zorunlu olarak daha çok sosyal bilimlerle, tarih felsefesiyle uğraşmak zorunda kaldık. Türk resmi ideolojisinin ve resmi tarihinin yarattığı enkaz altında kendimize ait gerçekliklere ulaşabilmek için çabalamak zorundaydık. Başkalarının bir şeyler bulup bize getirmelerini bekleyemezdik. Kürdistanlı politikacı ve aydınların dil, kültür ve çokça da tarihle ilgili olmaları nedensiz değildir.

Neden?

Bu çalışmanın yapılmasının birkaç özel nedeninden birisi, Ermenilerin “uzaklardan gelmiş işgalci bir topluluk” değil de, birlikte yaşadığımız kadim bir ulus olduğunu öğrenmemle birlikte, “resmi tarih” söylemine olan inançlarımın, bende tamamen yıkılmış olmasıdır. Diğeri ise, büyük bir oldu-bittiyle üzeri küllendirilmiş Kürdistan sorununu öğrenmem...
Halbuki “okul” tarihleri onlardan ya hiç söz etmiyorlardı ya da “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” anlatılırken “güzel vatanımızı işgale gelen, zalim bir milletin askerleri” olarak tanıtıyorlardı çocuklara. Ben Erzurum”da doğup büyüdüm. Oturduğumuz evin, su içtiğimiz çeşmenin, dolaplarımızın bile Ermeni ustaların işi olduğunu öğrendiğimde ne kadar çok şaşırmıştım. Atatürk”ün şu ünlü Erzurum Kongresi”nden beş yıl önce, yani Dünya Savaşının tam arifesinde Taşnak Partisi”nin son büyük kurultayını Erzurum”da topladığını o kadar geç öğrendim ki!. İşgalci bir ulusla “resmi işgal tarihinden” onlarca yıl önce aynı hamamlarda yıkanmak mümkün müydü? “Yurdumuzun düşman işgalinden” mi kurtulduğu, yoksa bu topraklarda işgalci olarak mı oturduğumuz bende ters döndü birden bire. Şimdi kurdun kuşun cirit attığı şu viran bahçeler Ermenilerinmiş... Üç yıl boyunca önünden kayıtsızca geçip okula gittiğim şu tahıl ambarının, Erzurum”un ünlü Ermeni kiliselerinden biri olduğunu nereden bilebilirdim. Evet, Ermenilerin bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan kadim bir ulus olduğunu, bunun bizlere hiç ama hiç anlatılmadan nasıl bir “Ermeni düşmanlığı” ile donatıldığımızı fark edince “resmi tarihin” bütün cilalı laflarının, müthiş bir yalan olduğu da derin bir öfke ile yer etti kafama... Ardından “Kürdistan sorununu”, yani bir başka yitik ülke, yitik tarih öyküsünü öğrendim. Üstelik “geçmişi sızdıran kırık bir kiremit parçasından” okudum onu. Diyarbekir zindanından...
“Resmi tarih” deyip geçmeyin, insanda öylesine derin ve köklü tahribatlar yaratıyor ki inanılması bile çoğu zaman güç. Tümüyle kendi ayakları üzerine durması ve güçlü bir tarih felsefesine dayanması beklenen demokratların bile halen “resmi tarih” bilgileriyle politika yapmaya devam ettiklerini izlemek işin vahametini gösteriyor. Son tahlilde, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Asuri-Süryanilerin, Pontusluların bu topraklardan kan ve acıyla sürülüp çıkartılmalarını “Türk ulusal kurtuluş savaşı” olarak kavramak ne acı! İmparatorluk topraklarını korumak için girişilen mücadeleyi “bağımsızlık savaşı” gibi görmek ne büyük bir yanılgı!

Kürt tarihçileri, Ermenilerden söz etmeyi pek sevmiyorlar; Ermeni tarihçiler de Kürtleri hiç de iyi anmıyorlar. “Türk tarihçileri” için ise zaten hava hoş: “Al birini vur öbürüne!” Bir kısım “alternatif tarih yazıcılarımız” ise ne üretim ilişkileri ve toplumsal mücadelelerden, ne de sınıf savaşımlarından haberdarlar... Bunlardan “haberdar” olarak tarih yazmaları gereken “Marksist“ tarihçiler ise, ulusları öylesine küçümsüyorlar ki hani bir “şu uluslar olmasaydı, enternasyonalist olmak ne kadar rahat olurdu!” demedikleri kalıyor. Belli ki „eni sonu yok olacak ve birbirine benzeyecek ulusların” tarih sahnesinde bu kadar fazla yer işgal etmesine fena kızıyorlar.
Cevaplandırılması gereken soru şu; 1. Dünya savaşına gelinceye kadar Osmanlı yönetiminde olan ve bugün “Türkiye Cumhuriyeti” olarak sınırlandırılmış topraklarda, resmi istatistiklere göre en az % 18 oranında Ermeni yaşamaktaydı. Bu oran Van, Bitlis, Sivas gibi kimi kentlerde % 30”a varıyordu. Süryani, Rum ve Ortodoks Hıristiyan toplulukları da katınca % 25”leri aşıyordu bu oran. Avrupalı istatistiklerde ise bu rakam çok daha yüksek görünmektedir.

İstanbul”daki Almanya Büyükelçiliğinin Ekim 1916 tarihli verilerine göre 1. Dünya savaşında önce Osmanlı İmparatorluğunda 2,5 milyon Ermeni yaşamaktaydı. Yine Osmanlı İmparatorluğu”nun 1908”deki seçim yasasına göre gayrı-Müslim her 100.000 kişinin bir sandalye ile Parlamentoda temsili öngörülüyordu. Son Osmanlı Meclis”i Mebusan”ında 27 Rum-Ortodoks milletvekili vardı; bu da O tarihlerde Osmanlı İmparatorluğunda yaklaşık 2,7 milyon Rum-Ortodoks nüfusun yaşadığını gösteriyor.

Resmi verileri bile esas alsak, nüfusun beşte birini / üçte birini oluşturan Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden şimdi bu kentlerde, bölgelerde bırakın %18”i, 18 kişi bile bulmak mümkün değil.

Neden? Bu insanlara ne oldu?
1914 kayıtlarına göre, Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde sadece Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2 bin okul vardı. Bugün bir elin parmaklarını geçmiyor sayıları. Diğerleri yerle bir olmaktan kurtulduysa, ya harabedir ya mezbeleliktir. Bu kiliselerin cemaatlerine, bu okulların öğrencilerine, onların hak ve halklarına ne oldu?

Bürokratların çok sevdikleri “% 99”u Müslüman ve ezici çoğunluğu Türk” olan Türkiye nasıl oluştu?

Sivas, Harput ve Erzurum”da Selçuklu döneminde neredeyse yarıdan çoğu Ermeni olan şehir esnafından bugün niçin bir tek dükkan bile kalmadı? Yuzlerce anıtsal yapısıyla güzeller güzeli Anı kentine ne oldu? Yüzyılın başlarında “Doğunun incisi” olarak göz kamaştıran Van kenti neden şimdi (eski Van adıyla) dümdüz bir harabe halindedir? Constantinopol ve Smyrna nasıl Türk kentleri haline getirildi?

İşte bu ve bunun gibi özel-genel bir çok neden, özellikle de tarih belleğimin yeniden inşa edilmesi ihtiyacıyla, böyle bir çalışmaya giriştim. Hiçbir tezi ispatlamak ya da çürütmek için değil; sadece gerçekten neler olup bittiğini öğrenmek istedim.

Ermeni sorununa ilişkin derli toplu bir şeyler yazma düşüncesi bende 1982 yılında oluştu. 12 Eylül (1982) Cuntası”nın en şaşaalı günleriydi. İstanbul Alemdağ Askeri Cezaevinde tutuklu olduğum o yıl, Ermeni örgütleri peş peşe eylemler düzenlediler. TC bu vesileyle anti-Ermeni şovenizmi doruklara tırmandırdı. Diyarbekir cezaevinde Ermeni olduklarından kuşkulanılanlar ölümcül dayaklar yediler, zorla sünnetler yapıldı. Artin Penik adlı yaşlı bir Ermeni toplumsal atmosferin ağırlığından öyle bunaldı ki Taksim”de kendini yaktı. Ankara”da Havaalanı baskınında sağ olarak yakalanan Levon Ekmekçiyan”a idamdan kurtulma vaadiyle pişmanlık gösterileri yaptırıldıktan sonra, verilen sözlere rağmen asıldı. Basının manşetleri “Köpekler”, “Hainler!”, “Aşağılıklar!” diye Ermenilere yönelik hakaretlerden geçilmiyordu. Köşe yazarları bin bir türlü senaryo üretiyorlardı. O kadar huzursuz edildiler ki İstanbul”da kalmakta direnen bir avuç Ermeni yine göç etmeye başladı. Patrik her gün bağlılık demeçleri vermek zorunda kaldı...

Ne Kürt ne Türk devrimcileri arasında, Ermeni ulusal sorununun siyasal-ideolojik bağlamda da ele alınmış olmaması nedeniyle, koğuşta aynı davadan yargılandığım arkadaşımla birlikte önce cezaevi kitlesine dönük bir bildiri çıkardık. Bu yazının Kürt devrimcileri içinde Ermeni ulusal sorununa ilişkin yazılmış ilk ciddi metinlerden biri olduğu kanısındayım. Elinizdeki çalışmanın ana fikri orada kurulmuştur. Bildiri oldukça ilgi çekti ve biraz da garipsendi. Daha çok da “Kürt sorunu zaten başımızı yeterince ağrıtıyordu, bir de Ermeni meselesi çıkarttınız!” yollu takılmalara yol açtı. Bazıları da benim mutlaka Ermeni olduğumu düşünmeye başladılar. Yoksa ne diye ilgileneydim bu sorunla!

O yıldan başlamak üzere Türkçe yazılı kaynaklarda Ermeniler üzerine ne kadar kitap, makale bulduysam okumaya başladım. Ve yine o yıldan sonra her 24 Nisan”da mutlaka soykırıma ve Ermeni ulusal hareketine ilişkin bir metin, bir bildiri yazmayı gelenek haline getirdik cezaevindeki arkadaşlarla. Bu, bazen koğuş duvarına bir afiş yapıştırmak biçiminde oldu; bazen bir seminer düzenleme. Ama hep bir öncekinden daha gelişmiş olarak yineledik bu çalışmayı...

Alemdağ”da hazırladığım ilk metnin hatırımda kalan muhtevasını 1984”de Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde yargılandığım Rızgari davasının savunmasına bir bölüm olarak ekledim.Bu bölüm daha sonra başlı başına bir makale olarak Kürdistan Press”de de yayınlandı.1985”e kadar Ermeni sorunu ile ilgili bende oluşan düşüncenin çatısı aşağı yukarı burada yazıldığı gibiydi. Çok yetersiz ve eksik olduğunu biliyordum. Daha kapsamlı bir çalışma yapabilmek için cezaevi koşulları çok olumsuzdu. Yıllar yılı süren direnişler sonrasında, koşullar okuyup-yazmak için biraz düzelmeye başladığında ilk iş olarak bu konuyu okuyup-yazmaya koyuldum. Diyarbekir Askeri Cezaevinde 1988 ölüm orucu sonrasında kazanılan haklarla birlikte içeri giren daktilomu en çok meşgul eden konulardan biri bu oldu.
Çalışma, Eskişehir ve Aydın cezaevlerinde 1990 yılında tamamlandı. Doğaldır ki, böyle bir çalışma sadece “Ermeni Sorunu” olarak kalamazdı. Yazgıları birbirine benzeyen ve ortak bir coğrafya ile birlikte ortak bir tarihi de paylaşmış olan Kürt ve Ermeni toplumlarının ilişkileri; Rum, Süryani, Pontus halklarının, dini grup ya da cemaatlerin durumu, ulusal sorunların “sosyalist blokta” nasıl çözümlendiği, ulusçuluğun neden yeniden yükselmekte oluşu gibi sorulara da cevap aradım... Doğu Bloğunun ve SSCB”nin çözülüş süreci, ulusal sorunlara ilişkin bakışı tartışmak açısından daha somut veriler koymaktaydı ortaya. Çalışma böyle bir atmosferde tamamlanmıştı.

Bu haliyle dışarıya gönderdim. 1991”de İsveç”teki arkadaşlar araclığıyla çalışmamı inceleyen Ermeni tarihçi rahmetli Prof. Bedros Zartaryan”ın ilettiği eleştiri ve önerilerinden oldukça yararlandım.

Kitap, 1992”de yeniden faaliyete geçen Komal Yayınevinin yayın programına alınmıştı, fakat redaksiyon henüz tamamlanmadığı için yayınlayamadık.

Yayın gecikince, kitabın ana düşüncesini 1994 yılında Stêrka Rizgarî Dergisinin 2. sayısında “80 Yıllık Trajedi: Ermeni Jenosidi” başlıklı makalede özetlemeye çalıştım.

90”lı yıllar boyunca Komal yayınevi ve Sterka Rizgari dergisi birçok kez polis operasyonuna uğradı. Bu nedenle yayın programımızı sağlıklı biçimde yürütme olanağı bulamadık. Sayısını hatırlamadığım kadar çok basın davası nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri”nde yargılanıp, savcılıklarda ifade verdim. 1994 ile 1998 yılları arasında ise yine üç yıla yakın hapishanede kaldım. İstanbul Sağmalcılar ve Ankara Ulucanlar Kapalı cezaevi...
Kitabımın üzerine dışarıda değil de ancak cezaevi koşullarında yoğunlaşma fırsatı bulmak da siyasi hayatımızın garip bir cilvesi olsa gerek.

2000 yılından itibaren de Almanya”da, Berlin”de politik mültecilik serüvenim başladı. Sosyal ve siyasal yaşantıdaki bir dolu çalkantının içinde bu çalışmaya yeniden dönebilmek ancak 2003 yılında mümkün oldu.
Ne var ki çalışmamın “içerde” yapılmasının en önemli noksanlıklarından biri, çeviri kaynaklara ve Ermeni tarih yazınına ulaşılmamış olmasıydı. Ermeni akademisyenlerin ve tarihçilerin sorunlara nasıl baktıklarını incelemek, Uluslararası literatürde konunun nasıl ele alındığını bilmek son derece önemliydi. Ayrıca çalışmamın Asuri-Süryani halkına ilişkin büyük boşluklar taşıdığını farkına vardım. Bu nedenle çalışmayı yayına hazırlamadan önce bu yönlü bir çabaya giriştim.

Bugün artık çok rahatlıkla şunu söyleyebiliyorum: Ermenistan, Kürdistan, Kafkasya, Pontus, Önasya ve Mezopotamya coğrafyasının çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli yapısı bunların tümünün birlikte, toplumsal, tarihsel ilişkileriyle birlikte ele alınmasını gerektiriyor. Ermeni tarihi bilinmeden Kürt tarihinin, Süryani tarihi bilinmeden Ermeni tarihinin, Yunan tarihi bilinmeden Önasya”nın ve bütün bunlar bilinmeden de Türk egemenliği tarihinin anlaşılamayacağını düşünüyorum. Bir diğerini ihmal eden, görmezden gelen veya sadece “düşman”, “öteki” kategorisinde ele alan yazımların sürecin bütünün görülmesini engelleyeceğini düşünüyorum.

Kürdistan”ın sömürgeleştirilme sürecini anlamaya çalışırken kaçınılmaz olarak Ermeni tarihini, Süryani tarihini öğrenmek ihtiyacı vardır. Ve günümüzün pek çok siyasal toplumsal sorununa kaynaklık eden o tarihsel “Kara delik”i, yani 1915 büyük soykırımını anlamak gereğiyle karşıyayız demektir.

Sonuçta 1988”de Diyarbekir zindanında başlayan bu çalışma yine bir Cezaevinde 1998”de Ankara/Ulucanlar”da devam etti ve ancak 2004 yılında mülteci yaşamın koşullarında Berlin”de tamamlanabildi. Bu da düşünsel üretim süreçlerinin Türkiye”deki yazgısına bir örnektir.

Neler var?
Benim bu çalışmam da, yakından tanığı olduğum bu süreçlerde bilimsel bilgi üretme ve bunun sonuçlarını paylaşmaya duyduğum ihtiyacın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Öncelikle bilginin nesnelliği ilkesinden hareket etmeye çalıştım. Yargılardan bilgi çıkarma değil, bilgilerden yargı çıkarmaya özen gösterdim. Ne kadar yapabildim bilemiyorum. Çalışmamın kendi alanındaki tartışmalara katkı olması en büyük dileğimdir.

Bu çalışmamın Birinci Bölümünü “Ortak Bir Tarih Denemesi” oluşturuyor. Önasya ve Mezopotamya coğrafyasının çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli yapısı bunların tümünün birlikte, toplumsal, tarihsel ilişkileriyle birlikte ele alınması yanlış ve eksik yaklaşımların aşılarak, bütünlüklü bir perspektif oluşturmak istedim bu bölümde. Konu edindiğimiz büyük bir coğrafi alanda en eski ve yerleşik toplumlarının tarihi kökenlerine, ilişkilerine ortak bir bakış geliştirme denemesi yapılmaktadır.

II. Bölüm “Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi” başlığını taşıyor. Osmanlı İmparatorluğu merkez olmak üzere 18.yy sonlarından 1.Dünya savaşına gelinceye kadarki zaman diliminde ulusal hareketlerin biçimlenmeye başlamasını, sınıfsal temellerini, sosyo-ekonomik ilişkilerini ele alıyor. Bu tablonun odak noktasını da Ermeni ulusal hareketinin oluşumu ve gelişmesindeki ayrıntılar oluşturuyor. Politik örgütlenmeler, direnme veya bastırma hareketleri, pogromlar, diplomatik ve askeri hareketlilikler, Türk, Yunan, Kürt, Asur ve Balkan toplumlarıyla ilişki ve etkileşimleri içinde ele alınmaya çalışılıyor.

Soykırım - Tehcir sürecini tartışan metinlerde gördüğüm en önemli noksanlıklardan biri Ermeni ulusal demokratik taleplerini görmezden gelen veya bu örgütleri "sorumlu" veya "suçlu" ilan eden yaklaşımlardı. Zaten Türk resmi tarihi her şeyin sorumlusu olarak "Ermeni çeteleri"ni göstermektedir. Bana göre Ermeni ulusal hareketi, demokratik talepleri olan meşru bir zemine sahipti. Yunanlıların, Balkan halklarının, Arapların, Kürtlerin ve dünyanın başka yörelerindeki ulusal kurtuluş mücadelesi veren halkların talepleri ve mücadelesi ne kadar haklı ve meşru idiyse Ermenilerin de böyleydi. Ermeni halkının meşru ulusal demokratik istemlerini ve mücadelesini mahkum ederek Tehcir ve Soykırım olgusunu nasıl tartışılabiliriz?

“Jenosit 1915” başlığı taşıyan III. Bölüm, tümüyle soykırım olgusunun, oluş ve sonuçlarına odaklanıyor. Tehcir kanunu ve uygulanışı, Soykırım”daki siyasi, toplumsal ve kurumsal sorumluluklar; İttihat ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa, Hamidiye Alayları, Alman Askeri varlığı, bu bölümün tartıştığı başlıklar. Soykırımın Ermeniler dışındaki kurbanları Rum, Asuri, Pontus ve Ezdi toplumlarının durumunun yanı sıra “kurtarılan” kadın ve çocuklar; gasp edilen mal-mülk konuları da bu bölümde tartışıldı. Konuyla ilgili çeşitli görüşlerin, belgelerin tartışılması da yine bu bölümün ana temasını oluşturuyor.

Evet, adını tam ve doğru olarak telaffuz edelim: Soykırım...
"Üzücü olaylar", "karşılıklı çatışma" ya da "büyük felaket" değil... Soykırım!
Çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir toplumsal yapıyı sadece Türklüğün egemen olduğu, tek uluslu, tek kültürlü bir "Türk ulus devletine" dönüştürmek için sistematik olarak uygulanan bir etnik arındırma sürecinden söz ediyoruz. Bunun için bir devlet aygıtının, özel kurum ve araçlarda oluşturarak işlediği büyük tarihsel cinayetlerden, insanlık suçları toplamından bahsediyoruz. Kendiliğinden, aniden beklenmeksizin olarak ortaya çıkmamış, ayrıntılı olarak tasarlanmış-planlanmış, uzun bir sürece yayılmış sistematik olarak uygulanmış bir siyasal eylemden bahsediyoruz.
Bir doktorun nasıl ki kanserli hastasına üzülmesin diye "soğuk algınlığı geçiriyorsun" demeye hakkı yoksa; bilim insanlarının da, soykırım kavramının kaynaklık ettiği bir olguya "siyasal hassasiyetler" gerekçesiyle "büyük felaket", "trajedi" vb gibi edebi benzetmeler yapmaya hakları yoktur. Taammüden işlenmiş cinayete "kaza" raporu vermek gibi bir şeydir bu.

Bu bölümde üç ayrı örnek olay üzerinde, çalışmanın genel örgüsü dışına çıkarak biraz daha ayrıntılı durdum. Bunlardan biri “Bediüzzaman”nın Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkisi” konusudur. Bunu, Doğu Hıristiyanlığının soykırımla yok edilmesindeki Müslüman faillerin rollerini, hemen hemen Türk milliyetçileri kadar katı biçimde tartışmaktan kaçınan Müslüman düşünür ve politikacıların hiç de tartışma dışında durmaya hakları olmadığını hatırlatmak için özellikle yaptım.

İkincisi “Hacı Musa Bey prototipi” üzerinden Kürt eşraf ve mütegalibesinin, soykırım karşısındaki tutumlarını, merkezi otoriteyle bağlaşma ya da kopuş noktalarını, Kürt toplumunun geleneksel ya da siyasi önderlerinin soykırım karşısındaki duruşu sorularının Türk milliyetçiliğinin inkarcı ve mazeretçi yaklaşımından çok farklı bir tarzda yaklaşılması ihtiyacını tartışmak istedim.
Üçüncüsü, “Sabiha Gökçen örnek olayı”ndan hareketle soykırım kurbanı kadın ve çocukların dramının, yerel ya da uluslararası kadın hareketleri tarafından çok fazla önemsenmemiş olmasının altını çizmeye çalıştım. Yine bu bölümde, zorla, asimilasyon veya göç hareketleri yoluyla da olsa yaygın bir tabana sahip olan, ama tüm milliyetçi akımlar tarafından ısrarla dışlanan, etnik-kültürel melezleşmeyi, onun sebep ve sonuçlarını tartışmak gerektiğini göstermek istedim.

Kürt toplumunun, Kürt egemen sınıflarının, aydınlarının, köylüsünün soykırım sürecinde nasıl bir tavır takındığı, Kürt ulusal hareketinin, örgüt ve kurumlarının 1915 soykırımını nasıl değerlendirip tavır aldığı sorusu çalışmamın başlıca sorguladığı alanlardan birisi oldu. Bunun duygusal anlamda çok da kolay olmadığını söylemeliyim. Sonuçta kendi babanızın, dedenizin de katil olup olmadığını sorguluyorsunuz.. Kendimi de sorumlu hissettiğim ve hayatımın bir parçası olan bir toplum ve hareketten söz ediyorum. Anestezi yapmaksızın insanın kendi etini kesip biçmesi gibi bir şey... Özendirici, cesaretlendirici hiçbir yanı yok! Yalnızca Hamidiye Alayları ve işbirlikçi Aşiretler değil Kürt ulusal hareketi bağlamında sembol olmuş birçok ismin 1915 ve sonraki süreçteki İttihat-Terakki ve Kemalistlerin anti-ermeni politikalarını tam anlamıyla desteklemiş olmaları böyle bir şeydir.
Kürt ulusal demokratik hareketinin de kendi tarihiyle dürüstçe hesaplaşıp, yüklerinden kurtulması gerekiyor. Buna inanıyorum.

IV. Bölüm”de “Kemalist İktidar ve Batı Ermenistan”ın İşgali” başlığı altında, Bolşevik Devrimi, I.Dünya Savaşının sona ermesi, Sevr ve Lozan Barış görüşmeleri ile gelişen süreçlerde Batı Ermenistan ve Kürdistan odak olmak üzere bölgedeki gelişmeler ele alınmaktadır. Özel olarak Kemalist hareketin gelişmesi, Batı Ermenistan”ın tümüyle ele geçirilmesi, Kemalist ve Bolşeviklerin ilişkileri, Kürt-Ermeni ittifak arayışları, Kürt ulusal başkaldırılarının başlaması gibi olgular, 1920”li yılların sonlarına kadar olan zaman dili içerisinde ele alınmaya çalışılmıştır.

V. Bölüm, o günlerden bugüne neler olduğunu özetleme kaygısı taşıyor. Bu bölümde “Cumhuriyet”in Etnik Yok etme ve Yayılma Politikaları” başlığı altında; Nasturilerin Hakkari”den çıkarılması; “Mübadele” ile Ön Asya”daki Rum varlığının silinmesi; çok uluslu bir federasyon olan Antakya”ın [Hatay] ilhak edilmesi; Diyarbakır, Ağrı ve Dersim”deki Kürt direnişlerinin “tedip ve tenkil”le bastırılarak “Mecburi iskan” ve zorunlu göç uygulamaları, asimilasyon politikaları; “Varlık Vergisi” ile “Gayrı-Müslim” ulusların ekonomik olarak tasfiyesi; Trakya”da Yahudi pogromu, “Struma olayı”, Türkiye”nin “Kristal Gece”si olan “6-7 Eylül Olayları”, Kıbrıs”ın Kuzeyinin işgal edilmesi ve günümüzde “Azınlık” toplumların sorunları gibi konu başlıkları yer alıyor.

VI. Bölümde “SONUÇ” olarak “Soykırım ve Etnik Yok etme Politikalarının Tartışılması” yer almakta. Bu bölümde soykırım olgusu ile ilgili çeşitli görüşlerin eleştirisini yapılmakta ve kendi bakış açımı oluşturmaya çalışmaktayım. Ulus devlet, Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, çok uluslu, çok kültürlü yaşam, mülteci uluslar ve etnik melez kimlikler gibi bağlı konularda teorik bir çerçeve oluşturma çabası da bu bölümün ana temasını oluşturmaktadır.

Kitabın sonunda aslında başlı başına uzun bir profesyonel çalışma gerektiren bir “EK” koyma ihtiyacı duydum. “İsmi Değiştirilen Yerleşim Yerlerinin Etimolojik Kökenleri” başlığı taşıyan bu bölümde, Cumhuriyet boyunca isimleri Türkçeleştirilmeye çalışılan binlerce köy, kasaba ve coğrafi isimden örnekleme yoluyla, bu isimlerin orijinalleriyle, Ermenice, Kürtçe, Yunanca, Süryanice, Arapça, Farsça öz anlamları verilmeye çalışılmaktadır.
Çalışmam boyunca çok sayıda arkadaşımın yardım ve emekleri geçti, hepsine tek tek minnet ve teşekkür borçluyum. Eşim ve dostum sevgili Nuran”a ise özel bir teşekkür borçluyum, her badirede kitabın üzerine kol kanat gerdi, her ihtiyacına koştu,ben babasıysam bu kitabın anası o dur.
Değerli Konuklar, değerli dostlar;

Sonuçta bu çalışmanın amacı tarihimizde neler olup bittiğini anlama çabasıdır. Belli ki burada yaptığımız geçmişi tartışmaktan ziyade, bugünümüzü anlamaya çalışmak ve geleceğimizi daha adil ve saygılı bir temelde inşa etme çabasıdır. Soykırımları, etnik arındırma, zorla göç ettirme, asimilasyon ve her türden ulusal ayrımcılık politikalarını nasıl önleyebiliriz? Bu büyük insanlık suçuna kaynaklık eden zihinsel yapıyı, siyasal ideolojik sistemleri nasıl değiştirebiliriz? Önümüzdeki engeller ve elimizdeki olanaklar nelerdir?

Bu çalışma bana şunu öğretti:
Soykırımların itici düşüncesi, belli bir coğrafi alandaki siyasal iktidarın sadece belli bir etnik grubun elinde olması gerektiği kabulüne dayanıyor. Sadece homojen bir etnik ve kültürel yapının doğal, doğru ve gerekli bir model olduğu; farklı etnik ve kültürel yapıların ya dışlanması ya da egemenlik altında tutulması gerekliliği biçimindeki doktriner görüş "öteki" sayılan toplulukların da idam fermanı anlamına geliyor.

Doğanın sonsuz biçimdeki canlı türlerine, bitki örtüsüne hayranlık duyan insanların; toplumlar söz konusu olduğunda farklılıkların ve çeşitliliğin bir tehlike olarak algılanması; kendisiyle benzeştirmeye, dışlamaya veya yok etmeye çalışması normal olamaz. Oysa tıpkı doğanın kendisi gibi toplumlar da, onların üzerini sınırlarla çevirip "vatan" diye çevreledikleri coğrafi alanlar da özünde çoklu alanlardır. Esas olan çok uluslu, çok kültürlü, farklı din ve inanışların yan yana yaşayabilmeleridir. İnanıyorum ki toplumlar bunun çok çeşitli biçimlerini, yollarını bulabileceklerdir. Yeter ki her etnik ve kültürel kimliğin en az kendimizinki kadar saygıdeğer olduğunu, eşit ve adil koşullarda yaşama hakları bulunduğunu kabul edelim.

İnsanlar arasında sadece saygı sınırlarının bulunduğu bir dünya özlemiyle, hepinizi selamlıyorum.

Recep Maraşlı
21 Şubat 2010
Berlin