Dersim- Horasan Hattının Bilinmeyen Tarihi
Resmi Türk Tarihçiliğinde Kimlik Karartma Yöntemi

Yandaşlarının yüzde 90’ı, tek-tip toplum yaratmayı hedefleyen Türk- İslamcı İttihad ve Terakki hareketinden gelen Kemalistler, kendilerini tümüyle güvencede gördükleri 1925-30’lu yıllardan itibaren, pervasız biçimde Kemalist Resmi İdeoloji’ nin temellerini atmaya başladılar.
Yapılacak ilk işlerden biri, toplumun çağunluğunu oluşturan Müslümanlar’ın kutsal kitabı Kuran’dan yola çıkarak Türk-İslam Düşüncesi’ni topluma benimsetmek ve yaymaktı. Nitekim, 1920’li yılların ortalarında Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur kurulmaz, ilk iş olarak Kuran’ın yeni bir tercüme ve tefsirine girişildi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in talimatıyla yapılan yeni tefsirde, „Türk- İslam Geleneği“nin gözönünde bulundurulması esas alınıyordu. Tefsirde; Aleviliğe yer verilmemesi benimsenirken, Hanefilik dışındaki diğer Sünni mezheplerin görüşlerine de yer verilmiyordu. M. Kemal, daha sonra Türk-İslam Sentezi’ne dönüşecek resmi ideolojinin temellerini böylece insanların çoğunluğunu donatmış olan din üzerinden atmış oluyordu.
Şark Islahat Planı gibi bu konuda hazırlanıp yürürlüğe konan gizli plan ve proğramlar bir yana bırakılırsa, resmi planda en önemli ikinci adım 1930’da Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve bunun rehber broşürü olan Türk Tarihinin Ana Hatları ile atılıyordu. Bu rehberde; tam bir ırkçı yaklaşımla Türk tarihinin topluma nasıl öğretileceği belirleniyordu. Bu belirleme; Kürt tarihinin ve diğer halkların tarihlerinin karşıkarşıya bulunduğu felaketin adeta habercisi gibiydi. Ayrıntısına gerek yok. Tek parağraflık bir alıntı bile, bu ırkçı yaklaşımı gözler önüne sermeye yetiyor da artıyor bile. Sadeleştirilmiş Türkçeyle:
„Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğundanberi en asil ve en yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini anlatır. (…) Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmeyecek egemenlik ve kültür damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek örneğiyle öğündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzyerle kurmuş, her anlam ve nitelikte şan-şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.“(1)
Yakın geçmişte gayr-ı resmi tarih yazarı olarak ortaya çıkan kimi tarihçilerin, resmi tarihin bazı maddi yanlışlarını sergilerken, 1930’da ikame edilen bu ırkçı kuramın bile farkında olmadıkları görülüyor. Ancak, bir Kürt şair ve yazar, üstteki kuramın farkında olmasa da, uygulamalara bakarak adeta üstteki ırkçı söylemi şöyle eleştirmektedir:
„Irkçı söylem, milliyetçilik adı altında, kendi ulusuna olağanüstü değerler atfeder ve kendini diğer insanlardan üstün görür. Kolayca saldırganlaşabilen bir niteliğe sahiptir. Diğer grup ve etnik yapıları kendine düşman görür ve insanları bu şekilde manipüle eder.
Kendi ulusunu aşırı derecede kayırma gayreti ve başka halkları aşağılama ırkçılıktır. İnsanların, soylarına son derece düşkün olup bunu bir övünç kaynağı görerek diğer insanları kendilerinden küçük görmesi, aşağılaması tam bir cehalet örneğidir, ki bunu cahil dediğimizden daha fazla okumuş yazmışların yapıyor olması ayrı bir hüzün…“ (2)
İşin asıl hüzün veren yanı ise, bu resmi ideolojinin; Maraş-Pazarcıklı Alevi-Kürt kökenli olup, 1975’te Elazığ’daki bir konserde okuduğu Kürtçe kılamlardan dolayı 1980 Cunta yönetimi döneminde tutuklanan Aşık Kul Ahmet gibi halk ozanlarını ve halk ozanlığını da iğfal etmesidir. Resmi söylemin, Kürt kökenli bir halk ozanında yarattığı ideolojik tahribata örnek olması için kimi dörtlükleri birlikte izleyelim:
Dört tarafa akın eden Türkleriz.
Medeniyet beşiğini kuranlar,
Tarihi dünyaya yayan Türkleriz.
İlk yazıyı Sümer Türkleri yazdı,
Mezopotamya’ya şehirler düzdü
Haçlı Ordusunu Eyübi bozdu
Her kılıca karşı kalkan Türkleriz.
Cengizhan Rusya’yı, Moğolistan’ı
Kanuni Belgrat, Macaristan’ı
Timurlenk Semerkant, Şam, Hindistan’ı
Atını dört yana süren Türkleriz.
Şah İsmail Safevi, İran devleti
Yavuz Sultan Selim, Tebriz’in fethi,
İstanbul şehrini Fatih fethetti
Bizans devletini yıkan Türkleriz.
(…)
Baktım âşık sadıklara Mansur’
Ne erler hükmetti geldi zuhura
Türk kanıyla yoğrulmuştur bu küre
Bu ulu dergâhı kuran Türkleriz
Kul Ahmed’im sözüm değildir boşa
Türkler hükmeyledi dağ ile taşa
Böyle sayma ile çıkamam başa
Sayısız kahraman olan Türkleriz.
Aynı ozan, „Aştı Bu Bayrak“ adlı şiirinde de, aynı temayı aynı üslupla işler:
Ta Orta Asya’dan zuhur eyledi,
Bir şahin misali uçtu bu bayrak.
Tiflis’ten Tibet’ten Çin’i boyladı,
Dumanlı dağları aştı bu bayrak.
Sümer Türkleriyle yazı yazarakm
Roma devletine girip bozarak,
Çok düşmana mezar eşti bu bayrak.
(…)
Yavuz Selim ile döndü bir kuşa
Bizans devletiyle girdi savaşa,
İstanbul şehrinde coştu bu bayrak. (3)
Öyle görünüyor ki, Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Marşı (1933) ile beyinlere kazınan resmi ideoloji, ta 1960/70/80’li yıllarda birçok soruşturmaya muhatap olan ve tutuklanan bir halk ozanına kadar uzanabilmekted
İşte bu resmi ideoloji ve ırkçı söylem, sadece Kul Ahmet gibi bizzat bunun ızdırabını çeken halk ozanlarını değil; nice okumuş ve aydın geçineni de iğfal etti.
Bunun tipik örneklerinden biri de, bir dönem Devlet güdümlü „Zazacılık“ akımına öncülük eden Urfa/ Siverek kökenli Zaza- Kürtler’den Ebubekir Pamukçu’dur. İsveç’e çıktıktan sonra, Devletle anlaşmalı olarak „Zazacılık“ akımına öncülük ettiğini itiraf eden Pamukçu, aynı zamanda şairliği de olan eski Türkçülerdendir. Türk görevlilerin, kimi etkinliklerde hamaset nutuklarına da malzeme olan ve ulusal bayramlarda radyolarda okunan Türk-İslam Sentezci bu şiirlerden iki küçük örnek şöyle:
Bir Öğretmen
Asya’dan koptum, sarstım cih
Güneşi deldi şafakla mızrağımın ucu
Titretti âlemi keskin kılıcım da
Yeniden silkinmek
Yeniden Türk olmak istiyorum, güçlü.
Ben Kimim?
Ben Oğuz’um, ben Oruc’u
Mertlerin beyi, Osman’ım ben
Çaldıran’da, Ridaniye’de, Mekke’de
Müslümanlar’ın beyi Yavuz’um ben
At üstünde Mustafa Kemal’im ben
Adımız Türk,
Dilimiz Türkçe,
Türk’üm, Türk’üm ben. (4)
Efsaneleşmiş Kişilikler: Ebû Müslim-i Horasani ve Diğerleri…
Bunlar, sadece Sümerler gibi bir Mezopotamya uygarlığını sahiplenmekle kalmadılar; tüm bir Kürdistan, Mezopotamya ve Arya coğrafyasının efsanevi devlet adamı, komutan, filozof ve şairlerini de kendilerine malettiler…
Bunların en eski ve en önemlilerinden biri; özellikle Kızılbaş/ Alevi/ Ehlihaq Kürtler arasında, Emevi devletini yıkıp Abbasi devletini kurmasından dolayı adeta bir kutsal ve efsanevi kişilik olarak görülen Ebû Müslim-i Horasani’dir...
Horasan’daki dini ve siyasi hareketin başına geçerek; nice muhalif katliamlarına yolaçan İslam halifelerinin kendi dönemindeki devamı Emeviler’i devirerek, Abbasiler’i tahta çıkardığı için Zerdüştiler dahil, birçok muhalif din ve inanç tarafından kurucu ve adeta kutsal kişilik olarak kabul gören Ebû Müslim-i Horasani, Kürt toplumunu Horasan’la buluşturan Kürt kökenli bir devlet adamı ve komutan olduğu halde; hem Araplar, hem Farslar, hem de Türkler tarafından sahiplenilmektedir. Oysa, gerek Kızılbaş- Aleviler, gerek Ahlê Haqlar ve Kakailer, gerekse İsmaililer tarafından bir kutsal kişilik gibi görülen ve halk arasında Ebû Müslim-i Kürdî olarak nitelendirildiği gibi; salt Kürt ya da Batılı kaynaklarda değil, en eski Arap tarihlerinde de onun Kürt kökenli olduğu bildirilir. Sözgelimi, İbn-i Kuteybe’nin Kitab-ı Uyunu’l- Ahbâr’ında (1. Cilt, Kahire,1925,s. 420), İbn-i Halikân’ın Vefeyatü’l- Iyan’ ında (1. Cilt, Kahire, 1887, s. 355-356), El- Hanbeli’nin Şezretü’z- Zeheb’ inde (1. Cilt, Kahire, 1350 /H, s. 180) Ebû Müslim’ in Kürt olduğu açıkça ifade edilir. (5)
718/719 -755 yılları arasında yani 8. yüzyılda yaşamış olan Ebu Müslim- Horasani, bilindiği gibi gerek Horasanlılar gerekse bir bütün olarak Ortadoğu ve Uzakdoğu halkları arasında bir kahramanlık sembolü olarak tanınmaktadır. Kürt Aleviliğinde, Ebu Müslim ile Ali, adeta özdeşleştirilir. Halk anlatmalarının ve yazılı Arap kaynaklarının ötesinde, 754’te Ebu Cafer Mansuri tarafından öldürülmesi üzerine Abbasi şairi Ebu Delama’ nın, „Ebu Mücrim: Günahkâr) olarak nitelendirdiği Ebu Müslim üstüne yazdığı şu şiir de, onun Kürtlüğüne bir kanıt olarak gösterilmektedir:
Ya Ebu Micrim, Xwedê qencîyên xwe,
Na guherî ta wekû kole xwe neguherî,
Te dixwest bêbextîyê li Mansur bikî,
Rast e, bav û kalê teyên Kurd bêbext in
Te ez bi kuştinê ditirsandim,
Lê Şerê Mezin,
Tu di nav lepên xwe da perçiqandî. (6)
Türkçe söyleyişiyle:
Ya Ebu Mücrim! Tanrı iyiliklerin Değiştirmez, kul kendini değiştirmeden,
Doğrudur senin Kürt ataların haindirler,
Sen, beni ölümle korkutuyordun,
Ne var ki Büyük Aslan,
Seni pençelerinde parçaladı.
Karartılmaya Çalışılan Başka Kimlikler
Yine Kürdistan, Mezopotamya ve Anadolu Kızılbaş Aleviliği’nin dini önderi durumundaki birçok şahsiyetin ve ocağın yanısıra; Ömer Hayyam, Mevlana Celaleddin- Rumi ve Yunus Emre’nin şiir ve düşünce babası Baba Tahir Uryan da, Batı’da daha 19. yüzyılda çeşitli çalışmalara konu olmuşken, Kürt kökeninden dolayı Türkiye’de yeterince tanıtılıp yaygınlaştırılmamıştır. Oysa, bizzat Mevlana Celaleddin ve ünlü İranlı şair Hafız-ı Şirazî tarafından o, Ömer Hayyam’dan daha üstün bir şair olarak nitelendirilmiştir. Onun Divanı ile kızkardeşi Fatime Leyla’nın Divanı, Ehl-i Haqq dininin kutsal metinleri arasındadır. (7)
Mezopotamya ve Anadolu Aleviliğinde önemli bir yeri bulunan ve 13. yüzyıldaki Babai hareketinin Baba İlyas, Baba İshak ve Hacı Bektaş gibi önderlerinin pîri konumundaki 10-11. yüzyıl mutasavvıf- filozoflarından Ebu’l- Wefa-yı Kürdî de, Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi tarafından açıkça belirtilmesine rağmen, kimliği bilerek karartılan önemli Kürt aydınlarındandır. (8)
Bir başka önemli saptırma ise, yukardaki şiirde de geçtiği gibi Eyyubi devletinin kurucusu Sultan Selahaddin Eyyubi ile ilgilidir. 1138- 1193 yılları arasında yaşamış olan Selahaddin Eyyubi, tarihe Haçlı Seferleri olarak geçen Hıristiyanlık ile İslam arasındaki tarihsel çatışmanın en önemli sembolüdür. Hemen tüm Batılı ve Doğulu kaynaklarda onun Kürt Eyyubi hanedanlığının kurucusu olduğu vurgulanır ve bu konuda daha 13. yüzyılda Tarihü Devletü’l- Ekrad (Kürd Devleti Tarihi) adıyla tarihler yazılmışken, onun da kimliği saptırılmaya çalışılır. Oysa, daha 19. yüzyıl başlarında onun kahramanlığı bir tiyatro eserine konu olur: Der Löwe von Kurdistan (Kürdistan Aslanı) Würzburg, 1828.
İran divan edebiyatının en büyük isimlerinden Nizami-i Gencevî ve Osmanlı divan edebiyatının en büyük isimlerinden Fuzulî gibi Kürt kökenli şahsiyetleri bir yana bırakırsak; üzerinde en çok spekülasyon yapılan şair ve devlet adamlarından biri de Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail (Hatayi)dir. (9)
Safeviler’in soy kütüğünü ortaya koyan ilk eser olma özelliğinden dolayı büyük önem taşıyan Safvetü’s- Safa’ dan başlayarak birçok kaynak onun atalarının Sincar Kürtleri’ nden olduğunu söyler ve bu, birçok Türk tarihçisince de kabul edilirken; resmi ideolojiden kendini kurtaramayan tarihçi ve araştırmacılar onun kimliğini karartmaya çalışmayı sürdürüyorlar.
Bu uygulamanın son birkaç örneğini şöyle sıralayabiliriz: Şah İsmail/ Hatayi’nin kimliğini karartmaya bir örnek olarak, ikisi de Alevi Akademisi yayını olan Dr. İsmail Kaygusuz’un Safvâtu’s- Safa yayınını (2009); Baba Tahir Uryan’ a ilişkin olarak da Doç. Dr. Yağmur Say’ın Seyid Battal Gazi, Şücaeddin Veli, Üryan Baba (2003) yayını ile Doç. Dr. Ahmet Taşğın’ın editörlüğünde yayına hazırlanan Ahmed Teymur Paşa’ nın Yezidiler ve Yezidiliğin Doğuşu (Ataç yay. 2008) adlı yayınları gösterebiliriz. İlk iki yayında Şah İsmail/ Hatayi’nin ve halk arasında Uryan Baba veya Hızır Uryan olarak da anılan Baba Tahir Uryan’ın Kürt kimliğine vurgu yapılmazken; sonuncU yayında da ünlü Kürt kadın şairi Ayşe İsmet Teymure (1840- 1902) ile onun kardeşi ünlü Kürt tarihçisi Ahmed Teymur Paşa’ nın (1871- 1930) Kürt kimliğine hiç bir vurgu yapılmaz…
2. Bölüm
Efsunlu Bir Coğrafik Mekân: Horasan
Özellikle Cumhuriyet döneminde kimlik karartmada kullanılan olgulardan birisi de Horasan’dır. Doğu Aleviliğinde ve batıni düşüncesinde kutsanan hemen her değerin Horasan’la özdeşleştirilmesi veya Horasan’la ilişkilendirilmesi adeta bir gelenek haline gelmiştir. Neden acaba?…
Herşeyden önce, Milat’tan önceki dönemlerde Hindî ve Zerdüştî din ve inançların yatağı konumundayken; özellikle Ebu Müslim-i Horasani’ nin, başta Mazdekçi ve Hurremi Kürtler olmak üzere, İslam muhalifi toplulukların desteğiyle Emevi- İslam saltanatını yani Muaviye yönetimini yıkıp, yerine Abbasi yönetimini kurması, bu bölgeye efsanevi ve mitolojik bir kimlik kazandırmıştır.
Munzur Çem, İslamdışı din ve inançların, Ebu Müslim’le birlikte Horasan ve İran coğrafyasında uğradığı dönüşümü haklı olarak şu sözlerle belirliyor:
„Alevilik, Kakayilik, Yezidilik ve benzeri inançların, İslam yayılmacılığına karşı varlıklarını koruyabilmeleri, ondan da öte yeniden temellenip şekillenmeleri, kuşku yok ki uzun ve zor mücadeleler sonucu gerçekleşti. Şekillenme döneminin başlangıcı İslam ordularının mezopotamya ve İran’ı işgal etmeye başladığı döneme kadar uzanmaktadır. Bugün hâlâ İran’ın batısında, halk arasında Ebu Müslim-i Kurdi olarak da bilinen ve Dersim Alevileri arasında Hz. Ali ve Hz. Hüseyin düzeyinde kutsal bir kişi olarak kabul edilen Ebu Müslim-i Horasanî liderliğindeki mücadele, bu alanda ciddi bir sıçramaya zemin hazırlayan başlıca olaylardan biridir. (…) Ebu Müslim’in Muaviye yönetimini yenilgiye uğratarak Emevi saltanatına son vermesi, sıradan bir iktidar değişikliği olayı değildir elbet. Onun önderliğini yaptığı ayaklanma sadece emekçilerin çıkarlarını öne çıkartan devrimci bir hareket niteliğinde değildi. O, aynı zamanda Emeviler’in zulmüne uğrayan, kendi inanç ve geleneklerini kaybetmek istemeyen İslam öncesi inanç mensuplarının da etkin biçimde yer aldığı bir başkaldırıydı. Alevilik, Yezidilik, Kakayilik bu inanç ve kültürler üzerinde yükselerek şekillendiler.“ (10)
Gerek Horasan’ın geçmişte büyük bir alanı kapsamasından, gerekse oradaki dinsel- siyasal- kültürel yapılanmadan dolayı; bir bölümü doğrudan bu topraklarda doğduğu, bir bölümüyse buraya olan manevi bağlılığı dolayısıyla Mezopotamya ve Anadolu’nun birçok dini ve siyasi önderi hep Horasanî yani Horasanlı sayılmışlardır. Buradan Ebu Müslim-i Horasanî (Kürdî) gibi adı adeta burayla özdeşleşmiş siyasi liderler çıktığı gibi; özellikle 13. yüzyıl Anadolusu’ndaki Baba İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi birçok dini ve siyasi önder de menkıbe türü eserlere hep böyle yansımış ve Horasanlı olarak anılmışlardır.
Heterodoks ya da İslamdışı din ve inançlar üzerinde bir çalışma yapan M. Şemseddin adlı bir teolog, eski İran’daki dinsel yapılanma üzerinde dururken; heterodoks ya da İslamdışı mezhep ve inançların ortaya çıkmasında, İran ve Hind dinleriyle eski Yunan felsefe ekollerinin büyük rol oynadığını , eski İran’ın Zerdüşt dini ile doruk noktasına varan dinsel düşüncelerinin yaşamın her alanına yayıldığını belirterek, bu dinin bir dönem yaygınlığını ve etkinliğini şöyle dile getiriyor:
„Zerdüşt dini, Asya’nın büyük bir kısmını istila ettikten sonra İskenderiye mektebi vasıtasıyla Mısır ve Yunanistan’a, Babil esaretiyle Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa, Karâmite taifesiyle (Karmatiler MB) İslamiyete kadar sokulabilmiştir. (…) İslamiyetin vurduğu darbenin şiddet ve katiyetine rağmen Mecusilik (İslamiyet, Zerdüştiliği Ateştapıcılığı’na indirgemeye çalışır MB) büsbütün söndürülememiştir. Hint içlerine kadar sokulan dalları oralarda hâlen pâyidar derin izler bırakmış olduğu gibi, İran içlerinde, Hazar Denizi (Horasan ve çevresi MB) sahillerinde de Zerdüşt’ün itaatkâr tâbileri bugüne kadar akide-i evveliyelerini (eski inanç ve geleneklerini MB) muhafaza edebilmişlerdir. (11)
Ünlü Doğubilimci Franz Babinger de, Horasan’ın özgün konumuyla ilgili olarak şu belirlemeyi yapmaktadır: „Horasan, hiç bir vakit ciddi olarak Sünniliği kabul etmemiş ve daima Alevilik tesiri altında kalmıştır. Şüphe götürmeyen bir hakikat de şudur ki; İran, bugün de İslamiyetin ortodoks telakkilerinin merkezi olmadığı gibi eskiden de değildi. Bilhassa İslamiyetin, eski tarikatları söndürdüğü veya dönüştürmeye çalıştığı yerler, Sünni düşmanlarının sığınağı oluyordu.“(12)
Horasan Ne Yana Düşer?..
Farsça’da „Doğan güneş memleketi“ anlamına gelen Horasan , geçmişte tıpkı eski Dersim eyaleti gibi geniş bir alanı içine alıyordu. İran’ın doğusundaki bu geniş memleket; Ceyhun nehrinin güneyindeki ve Hindikuş Dağları’nın kuzeyindeki toprakları içine aldığı gibi, siyasi bakımdan Maveraünnehir ve Sistan’ı da sınırları içine almaktaydı. Arap coğrafyacılarına göre ise, bu memleketin sınırları doğuda Hindistan’a, batıda Cürcan’a, kuzeyda Maveraünnehir’e, batıda ise Irak-ı Acem’e kadar uzanıyordu (13). Bugün Hazar Denizi’nin güneydoğusunda uzanan Horasan eyaleti, eski Horasan topraklarının yarıdan azını kapsamaktadır.
„Horasan Kimin Yurdu“ adıyla bağımsız bir çalışma yapan Faik Bulut, Horasan’ın tarihsel süreçte uğradığı değişiklikleri ve aldığı yeni konumları şöyle özetliyor:
„Horasan adlandırması sabit bir mekân, mıntıka veya bölgeyle sınırlı olmayıp; zamana göre değişiklik arz eder. Antik İran’daki Horasan adının çağrıştırdıklarıyla, İslam devrindeki Horasan adının akla getirdikleri farklıdır. İslamın ilk zamanlarındaki adlandırma geniş içerikli olmakla birlikte; Abbasi
devrindeki Horasan kavramı daha çok ve yoğunlukla siyasi/etnik bir çağrışım yapmaktadır. Türkler’in Horasan algılamasıyla İranlılar’ınki arasında fark vardır. Türkçü kesimin kafasındaki Horasan ile Ari ırkın üstünlüğüne inanan Fars milliyetçisinin kafasındaki Horasan birbirine hiç benzemez.“ (14)
Horasan’ın tarihsel geçmişini ve hatta coğrafik konumunu, nerede olduğunu bile bilmeyen Alevi Kürtler’in, kısmen kimlik karartmaya dönük resmi ideolojinin, kısmen de buna eşlik eden pir ve dedelerin söylenceyle karışmış ideolojik söylemlerinin etkisiyle kendilerini „Horasan’dan gelmiş Türkler“ olarak sunmaları; tarihsel ve toplumsal gerçekliğe uymasa da biraz daha üzerinde durulmaya ve irdelenmeye değer bir konudur…
Horasan ve Kürtler
Toplumsal hafızaya arkaik bir tarih, efsunlu bir memleket ve efsanevi bir topluluk gibi kazınan Horasan üzerine Türk literatüründe yakın döneme kadar ciddi bir çalışma yapılmamıştı. Bu konuda yazılıp toplum arasında yayılan sözde tarihi romanlarda; Horasan ülkesi tarihi Türk yurdu, Ebu Müslim-i Horasani süpermen türünde bir Türk kahramanı ve Türk tasavvufunun kaynağı olarak sunuluyordu. İslam Ansiklopedisi’nin konuya ilişkin maddeleri ya sınırlı kalmış ya da değiştirilmişti.
Oysa, 19. yüzyıldan başlayarak Batı’da, diğer memleketlerin yanısıra Horasan konusunda da çeşitli seyahatnameler yayımlandığı gibi; Horasan’ın etnik durumu, dil, din ve kültür yapısı, âşıklık geleneği, müzik kültürü, etnoğrafya ürünleri ve göçler konusunda da birçok çalışma yapılmıştı.
Bu çalışmaların kimine Alevilik ve Kürtler (Özge yay. Ank. 1997) adlı eserimizde bir bölüm olarak (Bkz. s. 620-652); kimineyse Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları (Özge yay. Ank. 2002, 3 Cilt) konulu çalışmamızda belgeler halinde ilk kez yer vermiştik.
Bu kaynakların en eskilerinden biri olarak İngiliz gezgin ve diplomat James Baillie Fraser’ in Horasan Üstüne Bir Anlatım adlı 3 ciltlik eserinin Kızılbaşlar’ a ilişkin bölümünde; kuzeydeki Sünni Özbek ve Türkmenler’in haksız yere Horasan ile İran’ın merkezi eyaletlerine saldırıp, tahrip ettikleri ve bu toplulukları istikrarsızlaştırdıkları belirtildikten sonra; “Başta Kürtler olmak üzere Türkmen ve Özbekler’den zarar görmemiş topluluk yok gibidir“ denilmektedir. (15)
Horasan Kürtleri’nin, Büyük Şah Abbas’ın emirleriyle Ermenistan’ın sınırındaki Kürdistan’dan alınıp Horasan’ın kuzey bölgelerine yerleştirildikleri ve bugün burada hâlâ ırklarını sürdürdükleri belirtilen seyahatnamenin Kızılbaşlar’a ilişkin bölümünde, hem Kızılbaşlar hem de yoğunlukla Yezd şehrinde yaşayan Ateş-perestler yani Zerdüştiler hakkında ilginç bilgiler verilir. „Her evin gizli bir köşesinde hiç sönmeyen bir ocakları bulunmaktadır. Onlar için bu ateş kutsaldır. İlk ateşi güneşten aldıklarını söylerler. Kutsal ocağı sönen ailenin vay haline. (…) Güneşe ışığın ve ısının efendisi olarak taparlar. Her sabah ve her akşam bu yüce ışık bulutsuz ufuktan doğarken ya da batarken, Zerdüştileri güneşe taparken görebilirsiniz.“ (Age,s. 286-287)
19. yüzyılda bizzat Horasan’da bir inceleme gezisi yapıp, burada konuşulan Kürtçeyi „Kürt Söz Hazinesine Katkı“ konulu yaklaşık 75 sayfalık bir makalede işleyen Alman bilim adamı Albert Houtum- Schindler, ünlü Kürt tarihi Şerefnâme’ den de yararlanarak, önce Horasan’ın kısa tarihi ve buraya vukubulan göçler, daha sonra da Horasan Kürtçesi üzerine ayrıntılı bilgiler verir.
Alman araştırmacı; I. Şah Tahmasp döneminde Şahmansur, Çigini ve Zengene Kürtleri’nin Horasan’a zorunlu göçe tabi tutulduklarını; bir süre sonra I. Şah Abbas döneminde Şadilü, Keywanlu ve Zafiranlu Kürtleri’nin; Nadir Şah döneminde de Begiarlu, Urkutanlu, İzollu, Heftad, Bay ve Amarlu Kürt aşiretlerinin Horasan’a göç ettirildiklerini belirtmektedir. Nadir Şah’ın birtek defada gönderdiği Kürt aile sayısı 500’dür. Araştırmacı, ilk üç aşiretle doğrudan temasa geçemediğini, Keywanlu aşiretinin Meşhed çevresindeki köylerde yaşadığını; Çinaran, Radkân ve Şadilu aşiretlerinin o tarihte söz sahibi olduklarını belirtmektedir.
Araştırmacı, en kalabalık aşiretlerin başında gelen Zafiranlu aşiretinin, verimli toprakların bulunduğu Kuşan, Bujnurd ve Şirvan bölgelerinde yaşadığını belirttikten sonra, tüm bu aşiretlerin Şah Abbas tarafından kuzeydeki Özbek ve Türkmenler’e karşı Horasan’a yerleştirildiklerini; Mazendaran ve Giylan Kürtleri’nin de Ağa Muhammed Han tarafından oraya yerleştirildiklerini vurguluyor. Kapsamlı makalede ayrıca; Tahran, Veramin ve Kazvin’de yaşayan Kürtler’in bir bölümünün kışı Kermanşah’da geçirdikten sonra yazları Elbruz ve Firuzkuh’a yaylaya çıktıkları, bir bölümününse yaz boyunca Veramin’de yaşadıkları bildiriliyor. Yazar, Şii Kürtler denince akla daha çok Lûr ve Lek Kürtleri’ nin geldiğini ekliyor. (16)
20. Yüzyıl başlarında Horasan’la ilgili ilk önemli çalışmaları yapan ise Rus bilimadamı W. Ivanow olur. Ivanow, Horasan’ın Etnolojisi üstüne çalışmasını 1926’da, Horasan Kürtçesi üstüne çalışmasını ise 1927’de yayımlar.
Horasan’ın etnolojisi üstüne çalışmasında, diğer etnik grupların yanısıra Kürtler üzerinde de yoğunlukla duran Ivanow, 20’yi aşkın Kürt aşiretini yaşadığı bölgelerle birlikte verir. 16. Yüzyıldan önce Horasan’da yaşayan Kürt kabilelerine ilişkin elinde çok yaygın veriler olmamakla birlikte, bu yörenin yerlisi olan birçok ünlü kişinin soyadında „Kürd“ tabiriyle karşılaşıldığına dikkat çekiyor. Araştırmacı, ayrıca Herat’ın güneyindeki dağlık bölgede, İran Selçukluları döneminde 1245- 1389 yılları arasında hüküm sürmüş bir Kürd Hanedanlığı bulunduğunu anımsatmaktadır. Ancak, bundan da önce Horasan’da bir Kürt halkı yaşadıysa, bunun da önemli ölçüde Türk halkıyla karışmış olabileceğine dikkat çekerek, Kürtler’in Safeviler dönemindeki Horasan göçü konusunda şu belirlemede bulunmaktadır:
„Safeviler’in hükümdarlığı döneminde (1502-1524 yılları arasında hükümdarlık yapan I. Şah İsmail’den itibaren MB) Horasan’ın kuzey sınırını güçlü Özbek ve Türkmenler’in saldırısından koruma gereği doğmuştur. Kendi olanakları yeterli olmayınca, Şahlar, Rusya’daki Kazaklar örneğine benzer bir önlem almaya başladılar; tehlikede olan bölgelere cesur ve savaşçı insanlar yerleştirdiler. Bu nedenle, Kürdistan’daki bazı kabileler, 16. yüzyılın ortalarından itibaren bu bölgeye nakledildi. 17. Yüzyılın başlarında ise yine bir parti insan geldi. Bu kabilelerin bazıları hâlâ bu bölgede yaşamaktadır. Örneğin Keywanlılar, Şadıllılar vs. Daha sonra 18. yüzyılda Nadir Şahın hükümdarlığında Amarlılar gibi bazı yeni kabileler daha geldi. Şu anda bu kabilelerin Batı ile bağlantısı bulunmamaktadır ve bazı Horasan Kürtleri yavaş yavaş (Türkleşme) sürecine girmişlerdir.“ (17)
Aynı araştırmacı, Horasan Kürtçesi üstüne kaleme aldığı önemli makalesinde de; 20’yi aşkın Kürt aşiretine yerleşim birimleriyle birlikte yer verir ve Horasanlı Kürtler’in dilinin, kuzey ya da asıl Kürtçe dil ailesine mensup ve diğer lehçelerden çok Mukri lehçesiyle benzeştini kaydetmektedir. (Age,s. 632) Yazar, Horasan halk şiirine değinirken de, Kürtler’in sözlü geleneğinde Kürtçe’nin hâkim olduğunu; yazılı edebiyata gelince Caferquli gibi bazı Kürt şairleri dışında çoğunluğun Farsça veya Türkçe yazdıklarını söylüyor. Batılı araştırmacıların bu çalışmalarından sonra, en kapsamlı ve uzun erimli çalışmaların; bizzat Horasanlı Kürt tarihçi ve araştırmacı Kelimullah Tewehuri tarafından yapıldığını görüyoruz. Onun birçok ciltten oluşan Horasan’da Kürt Hareketi Tarihi adlı araştırması, alanının en kapsamlı çalışması niteliğindedir. Kürt araştırmacı Şoreş Reşi’ nin, alan çalışmasına dayalı 'Horasan Kimin Yurdu' konulu diziyazısı (Öz-Po. 21-23 Ekim 2003) ve 'Diroka Kurdên Koçber' adlı 2 ciltlik kitap çalışmasını (Köln, 2009) da burada anmak gerekir. (Horasan ve Kızılbaşlık konusunu işleyen son yazısı için bkz. Kızılbaş, Kızılbaş Dergisi, Kasım-2009).
Tewehuri’nin, anılan eserimizde de geçen bir konuşmasında, Horasan’a Kürt göçü şöyle özetleniyor:
„Horasan Kürtleri, Safeviler döneminde, Şah İsmail, Şah Tahmasb ve Şah Abbas’ın hükümdarlıkları zamanında buraya göç ettirilmişler. Sözkonusu en büyük göç 1598’de Tahran yakınlarında bulunan Xwar ve Weramin’ den Horasan’a doğru başlar. Çünkü Özbek ve Moğol saldırıları Şah Abbas’ın babası Sultan Mehmed zamanında Horasan’da büyük soykurumlara, talan ve yıkıma yolaçmıştı. Ayrıca Kuşan yakınlarına kadar ilerlemişlerdi. Şah Abbas da Kürtler’i, Özbek akınını durdurmak için Tahran’ın doğusuna, tam da Özbekler’in önüne getirip yerleştirdi. Çünkü Özbekler, Tahran’a ve İran’ın iç kesimlerine ilerlemek niyetindeydiler. Özbekler Kaşan saldırısından döndüklerinde Kürtler’le yüzyüze geldiler. Taş ve sopalarla saldırıya geçen Kürtler, Özbekler’i bozguna uğrattıkları gibi, İranlı esirleri de gasb edilen mallarıyla birlikte ellerinden kurtardılar. Bu biçimde Özbek ve Moğollar’ı kovalayan Kürtler, çokça kanın döküldüğü ve ölü verildiği büyük bir savaşı da kazandıktan sonra, Horasan’a doğru ilerlediler. Bu arada, Şah Abbas’a da (Biz Horasan’a gidiyoruz, sen de oraya gel) haberini gönderdiler. Tarihsel kaynaklara göre, İran askerinin yaklaşık yüzde 80’i Kürt’tü.“ (18)
Yazar, bu dönemde yaklaşık 45 000 hanenin Horasan’a göçettirildiğini ve bunun o tarih itibarıyla yaklaşık 225 000 kişiye tekabül ettiğini; Nadir Şah döneminde ayrıca 5 000 hanelik Kürt kabilelerinin, Horasan’dan İran- Osmanlı sınırına kaydırılarak Erzurum’a yerleştirildiğini; bunun yanısıra
2 000 kadar Amaranlı Kürt ailesini de Ruslar’ın gelişini engellemek amacıyla Geylan’a gönderdiğini bildiriyor.
Başta Martin van Bruniessen gibi Kürdologlar olmak üzere birçok Batılı bilimadamı da, Horasan’a ilişkin önemli bilgiler vermekte veya Albümler hazırlamış bulunmaktadırlar. Öte yandan, başta Fransız müzikolog Jean Düring olmak üzere birçok Batılı müzik adamı da Horasan ve İran Kürt Müziği üstüne kitap ve makaleler yayımlamış bulunuyorlar ki, bunların birçoğuna Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları konulu 3 ciltlik çalışmamda yer vermiştim. (Bu, ayrı ve kapsamlı bir çalışmanın konusu olduğu için burada yer vermeyi gerekli görmüyorum. Üstteki müzik çalışmalarının bazı örnekleri için bkz. M. Bayrak: Age, Cilt-I, s.515- 543).
Biz, tüm bu kaynakları yeniden değerlendirmek veya tekrarlamak yerine, bugüne kadar yeterince ulaşılmamış farklı özgün kaynaklara başvurmak istiyoruz.
3.BÖLÜM
Safeviler’in „Horasan“ Kavgası ve Edebi Düello
Ünlü Kürdolog ve Doğubilimci V. Minorsky, İslam Ansiklopedisi’ nin Kürtler maddesinde şöyle diyor: „Kürt Tarihi, daha Arap, Acem, Türk, Arâmi, Ermeni ve Gürcü tarihlerinde birçok hazırlayıcı araştırmalara ihtiyaç göstermektedir. İdris-i Bidlisi ve oğlu Abu’l-Fazl’ın Selimnâme’ leri ve Tarih-i Âlemârâ-yı Abbasi gibi kaynaklar, Kürt tarihi hakkında önemli malzeme verebilir.“ (19)
Gerçekten de, gerek konumuz açısından büyük önem arzeden 16. yüzyıl Osmanlı- Safevi ilişkileri, gerekse Horasan olgusu açısından bu döneme ilişkin özel tarihler önemli kaynaklardır. Minorsky’nin aynı yerde andığı Şerefxan’ ın ünlü Kürt tarihi Şerefnâme’ nin yanısıra, burada adını anmadığı, aynı dönemde yaşamış ve altı dilde şiir yazan Şükri-i Kürdistanî’ nin Yavuz dönemini anlatan manzum tarihi Selimnâme de, Kürt tarihi açısından önemli kaynaklardır. Ancak, biz bunları bir yana bırakarak, I. Şah İsmail’den başlayarak I. Şah Abbas’ın ölümüne kadarki yani Horasan üzerinde kavgaya sahne olan 16. yüzyılın başından 17. yüzyılın ortalarına kadarki Safevi tarihini anlatan İskender Bey Münşi Türkmen’in Tarih-i Âlemârâ-yı Abbasi’ sinden giderek; Safeviler’in başağrısı Horasan üzerinde verilen yoğun mücadeleye ve Kürtler’in rolüne ayna tutmak istiyoruz...
Bildiğimiz kadarıyla Kürtler’in Horasan’la ilişkisi, yukarda da kısmen vurgulandığı gibi; Kürt kökenli devlet adamı, komutan ve yine yukarda belirtildiği gibi, başta Kızılbaşlık olmak üzere Babekilik, Hurremilik, İsmaililik ve Ahilik gibi birçok öğretinin kendi kurucusu olarak kabul ettiği Ebu Müslim-i Horasani dönemine yani 7-8. yüzyıla kadar gidiyor. Bu konuya ilişkin birçok detay veren hacmi küçük, ancak içeriği büyük bir doktora çalışmasını 1991 yılında yayımlamış ve buradan yola çıkarak Horasan ve çevre Kürtleri’nin Ebu Müslim ordusundaki rolü ve Emevi halifeliğinin yıkılmasındaki işlevini birçok incelememizde ortaya koymuştuk. (20)
Safevi tarihlerinde, Horasan üzerinde 100 yıllık bir kavgaya tanık oluyoruz. Ebu Müslim’in geçmişteki süreli yönetiminden sonra, Horasan’ın Safeviler tarafından elegeçirilmesi I. Şah İsmail dönemine rastlıyor.
I. Şah Abbas’ın Özel Kâtibi İskender Bey Münşi Türkmen, I. Şah İsmail (Hatayi) den başlayarak, I. Şah Abbas dönemine kadarki olayları en ince ayrıntılarıyla veren bir tarihçidir. Bu nedenle, biz de , Kürtler’in beş ana yerleşim biriminden biri ve özellikle Dersim’ den yoğun göçlere sahne olan Horasan üzerinde verilen mücadeleyi, büyük bölümü yakın gözlem ürünü olan ve basılmamış çeviri olarak TTK Kitaplığında bulunan bu tarihten izleyelim.
16. Yüzyılın başlarında Özbekler; Şah İsmail’le dostluk ilişkisi içinde olan, Timur soyundan Sultan Hüseyin Baykara’nın ölümünden yararlanıp Horasan’a saldırarak ele geçirirler. Dönemin Özbek Sultanı Şahibek Han, bununla da yetinmeyerek İran’ın Kirman bölgesine de saldırır.
Şah İsmail, üç defa bu saldırılarına son vermesi için elçi gönderirse de Özbek Hanı; „Mekke’ye Hacca gitmek niyetindeyim, nerede görüşebiliriz?“ diye bir de rest çeker. Şah İsmail de, gönderdiği mektupta; „Biz de in ve cin imamının nurlu türbesini ziyaret etmek niyetindeyiz, inşallah Meşhed-i Mualla’da görüşürüz“ diye cevap verir ve 1504 yılında Horasan’a sefere çıkar.
Şah İsmail’in Horasan’a girmesi üzerine, Özbek komutanlar şehirleri terkederek Herat’ta toplanırlar. Şah İsmail, ciddi hiç bir mukavemetle karşılaşmayarak Meşhed’i ele geçirir; buralardaki kutsal türbeleri ve mekânları ziyaret eder ve bu kutsal toprağın seyyid ve türbedarlarına ihsanda bulunur.
Merv dolaylarında cereyan eden başlıca muharebede ise Özbek orduları hezimete uğrayarak kalelerine sığınır. Şah İsmail, Özbek sultanı Mehmed Han Şeybani’ye mektup göndererek, önceki restinden dolayı onunla dalga geçer.
Şah İsmail’in geri dönmesini fırsat bilen Özbek Hanı, arkadan saldırıya geçerse de büyük bir yenilgi alır. Bu yenilgi, şiire şöyle yansır:
Dünya Padişahının (Şah İsmail) talihinin kuvvetiyle
Özbekler’in bayrağı devrildi Pehlivanların kanından yer, gül rengi oldu. (s. 61)
Şah İsmail’in adamlarından Aziz Ağa Burçlu, Özbek Hanının kellesini keserek, Şahın önüne atar. Şah İsmail de, onun vücudunu parçalatarak, her bir parçasını bir vilayete gönderir. Kafasının derisini soydurarak, samanla doldurup, Rum (Osmanlı) padişahı Sultan II. Bayezid’e gönderir. Osmanlı tarihi Ahsenü’t- Tevarih, bu kafa tasının „ayş u nuş“ yani içki meclislerinde elden ele dolaştırıldığını haber verir. Özbek Hanı’nın ağzından şu beyit uydurulur:
Zamanenin devrinde benim kafatasım kadeh oldu
Bu Harabâbâd bunun için beni sergerden (serseri) etmiştir.
Şah İsmail’in ölümünden sonra da Özbek Hanları Horasan’a birçok defa saldırırlar. Özellikle Şah Tahmasb zamanında Özbek Sultanı Ubeyd Han, Horasan’ı elegeçirmek için birçok defa saldırıda bulunur. Şah İsmail’in ölümü üzerine Horasan’da doğan kargaşalıkları fırsat bilen Özbek Ubeyd Han; 1525’te birinci, 1526’da ikinci saldırıyı gerçekleştirir.
Safevi tarihçisi, „ karışıklıklar, Horasan ülkesinin gelinine eskidenberi vurulmuş olan Ubeyd Hanı cesarete getirdi“ dedikten sonra, Horasan’ın önemini şöyle vurguluyordu:
„O, hiç bir vakit Horasan’dan vazgeçmiyordu. Nitekim, bu beyitler de onun tab’ının (yapısının) eseridir:
Bâz cânem heves-i mülk-i Horasan dâred
Ten-i bîcan şüde-i men heves-i cân dâred
Ruh-bahş est şimaleş çü dem-i Ruhullah
Meger o nîz heva-yi pül-i Mâlân dâred
Türkçe söyleyişiyle:
Canım yine Horasan’a heves ediyor
Bu cansız bedenim can istiyor
Onun rüzgârı İse nefesi gibi ruh veriyor
Acaba, orada da Malan köprüsü havası var mı?
Özbek Han’ın üçüncü saldırısında yer alan Özbek askerleri Safevi şiirine şöyle yansır:
Hepsi yırtıcı kurtların çocukları
Hepsinin yüzü sakalsız ( tüysüz)
Erkeklerinin huyu suratlarından daha çirkin
Yüzleri ve kaşları hepsi kırışmış.
Bu üçüncü saldırının sonucu, Horasan’ın geleceği için son derece önemlidir. Bu nedenle Safevi hükümdarı Şah Tahmasb şöyle demektedir:
Ya maksadımıza erişip, dünyada yaşayacağız
Yahut da bu maksat uğrunda erkekçe öleceğiz.
Gerçekten, bu defa iki ordu arasında eski deyimle „muhkem ceng“ olur ve savaş büyük hasarla sonuçlanır. Öyle ki, ölülerin cesedlerinden düz ovalarda tepeler vücuda gelir. Sözkonusu muharebe şiire şöyle yansır:
Bir tarafdan muharib arslanlar
Diğer tarafdan inatçı Özbekler
Bu tarafda zırhlı cengâverler
Öte tarafda korkmaz Özbekler
Az çok tecrübeli cesurlar
Kızgın, birbirlerine karşı koydular.
Ölülerden o kadar yığınlar meydana geldi ki
Dünya bir daha bunun benzerini görmemiştir.
Yer, pehlivanların kanıyla lale rengi oldu
Felek bile bu zulümden cana geldi.
Horasan, sürekli olarak Özbek Hanı’nın ilgisini çekmekte ve temel hedefini oluşturmaktadır. Nitekim 1532/33 yıllarında gerçekleştirdiği, beşinci defaki elegeçirme saldırısı öncesinde Horasan Hâkimi Hoca Emir Bey Mehmed’e şu şiirsel ültimatomu gönderir:
Ey bâd eger ber ehl-i Horasan güzer kunî
Zinhar arza dih ber-i işan peyâm-i mâ
Vangeh zi ru-yi lutf begû an güruh ra
K’ey geşte kine hah-ı şuma hass u am-i mâ
Kilk-i gurur cehl-i şuma kerde est sebt
Der rık’a-i ki bûde der ân rık’a nâm-i mâ
K’ey Hoca be’d ezin tama ez zindegî bebur,
Z’anrû ki geşt sikke-yi hanî benam-i mâ
Türkçe söyleyişiyle:
Ey rüzgar, Horasan tarafına geçersen,
Onlara bizim haberimizi ulaştırıp,
Lutfunla onlara şöyle söyle ki,
Size düşman kesilmiş olan bizim halkımız ve eşrafımız
Sizin boş cehaletinizi, bizim ismimiz bulunan yazı da gurur kalemiyle yazılmıştır.
Bizim Hanlık ismimize sikke vurulduğu gündenberi,
Ey Hoca, sen artık hayatından ümidini kes.
Yine sözden ve şiirden iyi anlayan Hoca da, şu cevabi şiiri yazarak gönderir:
Ey müddei işitmedin mi ki bizim,
Haşmetli Cemşid, izzetli Padişahımız geliyor.
Biz Padişahın bendeleriyiz ve
Ezeldenberi bizim varolacağımız rahmet ceridesine yazılmıştır.
Hanlık iddiasında bulunabilirsin, fakat,
Onun cevabını tatlı söz söyleyen Hafız’dan dinle,
Güzel boyluların işve ve nazlarının zamanı,
Bizim servi boylu ortaya çıkınca biter.
Ubeyd Han’ın Horasan’a altıncı ve 1535’te gerçekleştirdiği yedinci saldırısı da yenilgiyle sonuçlanır. 1537’deki sekizinci saldırısı da sonuçsuz kalır ve nihayet 1539’da ölümüyle saldırı son bulur.
Ubeyd Han’ın ölümünden sonra da, Özbek Sultanlarının Horasan’a saldırıları ve elegeçirme çabaları zaman zaman devam eder. Nitekim, Şah Tahmasb’ın
ölümünden sonra yerine geçen II. Şah İsmail’in kısa hükümdarlık döneminde de, Özbek Celal Han, Horasan’a saldırır.
II. İsmail’in kanyiyiciliği ve esrarkeşliği, yerine gelen kardeşi Muhammed Hudabende’nin yarı âmâ ve yeteneksizliği yüzünden, Özbekler yeniden Horasan’a saldırırlar.
Sonraki Safevi hükümdarı I. Şah Abbas’ın saltanat döneminin ilk yıllarında da, bu saldırılar Özbekler’in yanısıra Tatarlar’ın da eklenmesiyle devam eder.
I. Şah Abbas’ın saltanat döneminin 16. yüzyıl sonları (1596-98) ile 17. yüzyılın başlarına (1606/1607) rastlayan dönemlerinde Horasan bölgesi yeniden alabildiğine bir hareketlilik içine girer.
newededersim