Dersim 1937- 1938
Aziz TUNÇ
Dersim "sizin önünüzde diz çökmedim ya, bu da size dert olsun" Desim'li Rızo
Konuya girmeden önce, Dersim”de yaşananların tanımıyla ilgili birkaç cümle yazmak gerekiyor. Dersim”de yaşananların, isyan olarak görülmesi gerektiğini düşünenler olduğu gibi, katliam olmaktan öte, soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri süren akademisyenlerin olduğunu biliyoruz. Durum böyle olunca karşımıza, isyan mı, katliam mı veya soykırım mı olduğu şeklinde üç farklı değerlendirme çıkmaktadır. Soykırım mı, katliam mı değerlendirmelerine dair, daha özgün bilgi, hatta uzmanlık gerektirdiği için, görüş belirtmek kolay değildir. Ancak, bir tanım yapmak zorunluluğundan dolayı, Dersim”de, 1937- 1938 de yaşananlar, topyekûn bir saldırıya karşı direniş ve direnişin yenilmesi sonucu, yapılan bir katliam olarak değerlendirilebilinir. Şunu da ifade etmeliyiz, Dersim Katliamıyla ilgili bilinmeyenler, bilinenlerinden daha çoktur. Devletin arşivlerinde gizlenen bu bilgilerin açığa çıkartılması ve katliama yol açan politikaların mahkûm edilmesi görevi, yerine getirilmeyi beklemektedir. Doğaldır ki biz bu çalışmada, işin bu tarafına giremeyecek, kısaca bu katliamın satır başlarına değinmekle yetineceğiz.
Günün sosyal siyasal atmosferi.
Birinci dünya savaşı yaşanmış, Osmanlı imparatorluğu dağılmış, Türkiye”de yeni bir yönetim oluşturulmuştur. Yeni oluşturulan bu yönetim, toplumun sosyal yapısını anti- demokratik olarak ve zor”a dayanan bir yöntemle değiştirmeye çalıştığı için, toplumun önemli bir kesimi tarafında kabul edilmemiş, buna karşı çeşitli isyanlar, başkaldırılar olmuştur. Özellikle bölgede,1920”de Koçgiri, 1925”de Şeyh Sait isyanı yaşanmıştır. Dersim halkı, bu her iki isyanla da ilgilidir.
Dersim”de yaşayan Kürt aleviler, önceki dönemde olduğu gibi, kısmen özerk bir yaşam ve yönetim, sürdürmektedirler. Yeni yönetim, her ne kadar 15 yıl geçmiş olsa da, henüz Dersim”e hâkim olamamış, Dersimde kendi otoritesini kuramamıştır. Yeni devletin yöneticileri, Dersim”in bu özel ve kendileri için sorunlu olan durumunu gündemlerine almış, bu durumu değiştirmek için yoğun bir çalışma içine girmişlerdir. Dönemin yetkilileri, Dersim”i, “son çıban” olarak değerlendirilmektedirler. O dönemde içişleri bakanı, CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, “Bunlar, hususatı medeniye, hukukiye ve hatta cezaiyelerini kendi aralarında görürler..” dedikten sonra, Dersim”in bu özerk durumunun kabul edilemeyeceğini, Dersim”inde “memleketin her yerinde olduğu gibi, Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini temin edecek” lerini belirtmektedir. Bitlisli Kürümoğlu ailesi”nden ve Kürt kökenli olduğu ileri sürülen Başbakan İsmet Paşa, bir demecinde, “Milliyet yegâne vasıta-i iltisakımızdır (milliyetçilik tek birleştiricimizdir). Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.” (Vakit gaz. 27 Nisan 1925) diyor, böylece Dersim”e saldırmanın yolunu döşüyordu. Aynı İnönü”nü, 1930 yılında Sivas demiryolunun açılışında, “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırkî birtakım haklar isteyebilir. Başka hiç bir kişinin buna hakkı yoktu.” (Milliyet gaz. 31.8.1930) diyordu. Dönemin politikalarını belirleyen ve ne yazık ki bu günde devam eden egemen anlayış buydu. Bu politikaların gereği olarak ve cumhuriyetin ilk yıllarında, “Şark Islahat Planı” adıyla bir plan oluşturulmuştu. Konumuzla ilgisi bakımında bu plana kısaca temas etmekte yarar vardır.
1925 Şark Islahat Planı- 8 Eylül 1925
Bu plan, Şeyh Sait ayaklanmasından hemen sonra gündeme gelmiş ve hızlı bir biçimde uygulamaya konmuştur. Planın özü, bölgenin ve bölge halkının, önce kontrol altına alınması, sonra da asimile edilmesidir. Dönemin hükümeti, ilk olarak, reisicumhur Mustafa Kemal”inde katıldığı, “çok gizli” bir toplantıda, bu planı kararlaştırmış ve uygulanması için gerekli görevlendirmeyi yapmıştır. Asimilasyon ve yok etme esasına göre hazırlanan bu planda, bölge insanlarına, bölgede memuriyet verilmemesi, gerektiğinde batıya sürgün edilebilmeleri, “Kürtlerin Kürtçe konuşmalarının behemehâl men edilmesi”, “Türkçeden maada lisan kullananların evamir-i hükümete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmü ile tecziye edilmeleri” hüküm haline getirmekte ve kanunun uygulanması için devlet “zor” u uygulanacağı belirtilmektedir. Devamla, “Dersim, Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır” denmektedir. Plan, bölge insanlarının hızla askere alınmalarını da öngörmektedir. 8. Eylül 1925 te uygulamaya konan ve çok özet olarak, bu şekilde ifade edebileceğimiz Şark Islahat Planı, her ne kadar Dersim katliamından 12–13 yıl önce kabul edilmişse de, Dersim katliamının düşünsel ve politik hazırlığı görevini görmüştür.
İsmet Paşanın Bölge Gezisi ve Raporu
21 Ağustos 1935
1930”lu yıllarda Şark Islahat Kanunu dışında, devlet, Dersim”in bu özerk durumuna ilişkin, bir dizi çalışma, gezi ve rapor hazırlamaktadır. Ancak yaşanan diğer sorunlardan dolayı, Dersim”e yönelme olanağı bulamamış, Dersim”i “fethedememiştir”. 1930”lu yıllarda, Dersim”e sıranın geldiğine karar verilir ve dönemin başbakanı İsmet Paşa,1935 yılında bölgeye bir gezi düzenler. Gezinin sonunda 21 Ağustos 1935 tarihli “Kürt Raporu“nu hazırlar. Başbakan İnönü”nün 21 Ağustos 1935 tarihli bu raporu, Dersim katliamının planı ve yol haritası gibidir. Bu rapor “Tunceli Kanunu” adıyla bir kanun teklifine dönüştürülerek meclise sevk edilir, böylece Dersim katliamı için geriye sayım başlamış olur.
Tunceli Kanunu–25 Aralık 1935”te
Bu kanun teklifi, 25 Aralık 1935”te, meclise geldiği gün, bir saat gibi çok kısa bir sürede ve hiçbir itiraz olmadan, kabul edilmiş ve uygulamaya konması için, 2 Ocak 1936 da resmi gazetede yayınlanmıştır. 38 maddelik, 2884 sayılı ve tam adı “Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun” la; Dersim”in adı ve coğrafi yapısı değiştirilerek, Tunceli adında bir il ve bağlı ilçelerin de içinde olduğu “Dördüncü Umumi Müfettişlik” adında bir kurum oluşturulur. Bu kurumun başına ise, General Abdullah Alpdoğan uygun görülür. Tunceli”yi idare etmekle görevlendirilen bu vali-komutana, bu kanunla, yasama, yürütme ve yargı erklerine ait tüm adli ve idari yetkiler, en geniş şekliyle verilir, hatta daha da ileri gidilerek, vali- komutanın gerektiğinde bakanların ve meclisin yetkisini kullanabilmesi bile söz konusu olur. Bu vali- komutanın vilayetin memurlarını tayin etmek, kaza ve nahiyelerin hudut ve merkezlerini değiştirmek, mahkeme kurmak, gibi önemli yetkileri vardır. Bir anlamda kestiği kestik, astığı astıktır.
Dersim”e, bu katliamı uygulamak için, görevlendirilen vali- komutan Abdullah Alpdoğan Paşa, Koçgiri isyanını bastıran Nurettin Paşa”nın hem damadı, hem de Koçgiri”de ki kurmaylarından birisidir. Bu Paşanın tek sorumlu olduğu insanlar, dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı olan Atatürk ve İsmet İnönü”dür. Bu valinin bağlı olduğu başkaca hiçbir kural ve kurum yoktur. Vali, hiçbir icraatından dolayı denetime tabii olmayacak, sorgulanamayacaktı. Ondan istenen tek şey, Dersim”i yeni yönetime tabii kılmaktı. Bunu yapması için, sınırsız yetkilerin yanında, her türlü olanağa da sahip kılınmıştı. Genelkurmay Yayınları”ndan çıkan “Türkiye Cumhuriyeti”nde Ayaklanmalar” kitabında, “1937 yılında yapılan Tunceli tenkil harekâtına dair Bakanlar Kurulu”, nun 4 Mayıs 1937 tarihli kararında, “Son günlerde Tunceli”de vukua gelen hadiselere dair raporlar, 4.5.1937 tarihinde Atatürk”ün ve Mareşal”in huzurları ile tetkik ve mütalaa edilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır” dendikten sonra, devamla,“..silâh kullanmış olanları ve kullananları yerinde etmek ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Not: Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lâzımdır” denmektedir. Çok yoksul olduğu söylenen yeni devletin, Dersim katliamını yapmak için ne kadar cömert olduğu, “kesenin ağzını açmakta” ne kadar cesur davrandığı görülmektedir.
Bu kanuna göre kurulan özel mahkemenin savcısı, gerektiğinde hâkimin yetkilerini kullanabilir, yargılama yapabilirdi. Bu kanunun ilgili maddesine göre, iddianame, sanığa tebliğ edilemez, böylece sanığın, neyle suçlandığını bilme imkânı yoktur. Bu mahkeme tarafında verilen kararlara itiraz edilemez, temyiz edilemez. Bu kanunun bir diğer maddesi şöyle, “Vali-komutan, lüzum görürse il halkından olan fertleri ve aileleri, bir yerden diğer bir yere nakletmeye ve bu gibilerin il içinde oturmalarını men etmeye yetkilidir.” Yani vali- komutan, aileleri, insanları sürgün edebilir. Hükümlerin birisinde, bu özel mahkemelerin tüm bu faaliyetlerini, yakalama, suçlama ve yargılama süreçlerini, beş günde bitirmeleri zorunluluğu vardır. Görüldüğü gibi, bu günün sıradan bilgileriyle “aa olabilir mi” diye şaşkınlık göstereceğimiz bu olgular, Dersim”de yaşanmış gerçeklerdir. Kısacası, bu kanunla “ Dersim fethedilecek”, oraya, güya “medeniyet” götürülmüş olunacaktır. Bu “medeniyet götürme” iddiası, daha sonraki yıllarda, uzunca bir süre, ilericilik adına sahiplenilmiş, bu iddianın doğrudan veya dolayı savunuculuğu yapılmıştır.
Dersim katliamının iki ayrı bölüm halinde icra edildiğini görmekteyiz. Birinci bölüm diyebileceğimiz dönem, devletin Söz konusu planı uygulamaya koymasıyla başlayan ve direşin yenilmesi sonucu Seyit Rıza”nın idamıyla sonuçlanan bölümdür. Bu dönemin büyük bir bölümünde İ. İnönü başbakan(4. Mart. 1925–25. Ekim 1937), Atatürk cumhurbaşkanıdır. İkinci bölüm ise, direniş kırıldığı için, katliamın daha da derinleştiği, sürgün ve kırımın ölçüsüzleştiği dönemdir. Bu dönemde,10. Kasım. 1938”e kadar Atatürk, daha sonra İ. İnönü Cumhurbaşkanı, Celal Bayar başbakandır. (25. Ekim.1937- 25. Ocak. 1939)
Katliama Doğru
1937 yılında, A. Alpdoğan Paşa, Tunceli kanununu uygulamak amacıyla, Dersim”de karargâhını kurar. Dersim”e karakollar kurulmaya, yollar yapılmaya başlanır. Halk evleri şubeleri açılarak, okuma yazma öğretmek adına, asimilasyon politikaları devreye konur. Plana göre, olası direnişe karşı, büyük bir askeri güç yığılır, Dersim”e. Dersim”liler yeterince hazırlıklı, örgütlü ve karşı koyacak durumda olmadıkları için, tedirgin ve kaygılıdırlar. Dahası, böyle bir katliamın hazırlandığını öngörmedikleri gibi, sorunun, kendilerinin varlığını dikkate alan bir yolla çözüleceğini düşündükleri anlaşılıyor.
Bölgede görevlendirilen askerlere, Dersim”lilerin gâvur oldukları, dinlerinin ve dillerinin başka olduğu anlatılarak, katliamın sosyo-psikolojik yönde hazırlığı yapılmıştır. Seyit Rıza”nın tasarrufunda olan bir kilise ve bu kilisede olduğu iddia edilen Hz. İsa”nın parmağının heykeli, bu yönde yapılan propaganda için değerlendirilmiştir. Böylece Dersim”lilere karşı savaşan askerler, gavur düşmanla savaştıklarını düşünerek motive olmuşlardır. Bu yolla, Dersim”liye yapılacak olan zulmün ölçüsü büyütülmüş, daha zalim davranan askerler, ödüllendirilmiş, teşvik edilmişlerdir.
Köprü Provokasyonu Katliamın Başlangıcı
20 Mart 1937
Bu ruhsal şekillenme içinde olan bir gurup asker, 20 Mart 1937”de, Dersim”li bir köylünün evine gelirler. Köylüden kendileri için yemek isterler. Dersim”li, sorun çıkartan olmak istemediği için, istenen yemeği hazırlamak üzere, eşini mutfağa, kardeşini de koyun kesmesi için ağıla gönderir. Bir süre sonra, birlik komutanı, bulunulan odadan ayrılır. Çok geçmeden Dersim”li köylü, eşinin imdat çığlıklarını duyar. Hızla eşinin bulunduğu mutfağa gider, tüfeğini kapıda bırakan yüzbaşının, içeride, eşine sarkıntılık ettiğini görür. Gördüğü manzara karşısında çılgına dönen Dersim”li, kapıda duran yüzbaşının tüfeğini kaptığı gibi kurşunları boşaltır. Yüzbaşıda, Dersim”li kadında ölürler. Yaşanan arbedede, diğer askerler Dersim”liyi yakalamak isterlerse de, Dersim”li yakalanmaz, ama bu koşullarda köyde kalamayacağını da düşünerek, “meskenim dağlardır” der, verir yönünü dağlara. Dağlara sığınmak için yola çıkan Dersim”li, peşinde gelecek olan askerlerin işini zorlaştırmak için, tek geçiş yolu olan köprüyü ateşe verir. Dersim katliamının başlangıcı kabul edilen, askerlerin yaptığı bu taciz, Dersim seferini yapmaya karar vermiş olan merkezi iktidarın, özel olarak, yönlendirdiği, kolaylaştırdığı ve teşvik ettiği bir provokasyon olarak görünmektedir. Yapılmasına karar verilmiş olan ve adına “Dersim”i ıslah” dedikleri, katliamın başlatılması için, böyle bir hileye ihtiyaçları vardı. Bu günlerde adına “Ortam Oluşturma Harekatı” dedikleri, koşulları oluşturulan bu kışkırtma gerçekleştirilerek, katliamın başlatılması sağlanmıştır. Gerçek böyle olmasına rağmen, bu olay, çarpıtılarak anlatılır. Dersim”linin cehaletine, geriliğine, köprü, yol, okul yapımına karşı olduklarına yorumlanır. Ancak günümüzde artık hiç kimse, ortaya çıkan belgeler karşısında, bu yalana, inanmaya da, başvurmaya da cesaret edememektedir.
Dersim”de yaşananlara dönüyoruz. Köprünün yakılması üzerine, zaten fırsat arayan vali A. Alpdoğan paşa, harekete geçer. Dersim köylerine yoğun ve şiddetli saldırılar başlar. Bu saldırlar karşısında Dersim”liler, kendilerini savunmak zorunda kalırlar. Artık ok yaydan çıkmıştır. Dersim ileri gelenleri, sorunun daha fazla büyümemesi için, Seyit Rıza”nın büyük oğlu Bıra İbrahim”i, görüşme yapmak amacıyla, General Alpdoğan Paşaya gönderirler. Yapılan görüşmede sonuç alınamadığı gibi, Seyit Rıza”nın oğlu, devletin istihbaratçısı binbaşı Şevket”in yönlendirmesiyle, Dersim”li bir hain tarafında, misafir olduğu evde öldürülür. Bunun üzerine Dersim”liler Hozat çayında bir toplantı yaparak, durumu değerlendirirler. Toplantıda direnmekten başka bir yol olmadığına karar veren aşiret liderleri, buna uygun hazırlıklara başlarlar.
Öte yanda “Dersim fatihi” olmaya karar vermiş olan Alpdoğan Paşa, boş durmamaktadır. Bir yanda askeri hareketler düzenlerken, diğer yanda aşiretler arası birliği önlemek için yoğun çabalar sürdürmektedir. Paşanın bu çabaları boşa gitmez. Bir süre sonra, aşiretler parçalanmış, direnişe karşı çıkanlar, paşadan yana yer alanlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ayrıca, Seyit Rıza”nın üstünlüğü altında ezilmekte ve O”nu kıskanmakta olan ve dahası, aralarında uyuşmazlık bulunan yeğeni Reyber, A. Alpdoğan paşa ile görüşerek, para karşılığı, direnişe, yani amcası Seyit Rıza”ya ihanet etmek üzere anlaşır.
Dersim”liler, geliştirilen bu ihanete, teslimiyete ve sürdürülen yoğun saldırılara rağmen, direnişe devam etmekte ve Dersim coğrafyasının sunduğu avantajları değerlendirerek, kendi varlığını korumaya çalışmaktadırlar. Direnişin en kritik anlarının birinde, hain Reyber, Alişer ve eşi Zarife”yi, kurduğu bir tuzağa düşürerek, çetesinde bulunan Zeynel”e öldürtür, başını kesip, Nazmi Sevgen adında bir subay vasıtasıyla paşaya gönderir. (9 Temmuz 1937 Cuma). Zarife, Alişer vurulduktan sonra, hainlerle girdiği çatışmada, hainlerde birisini öldürür. Ama kendisi de hainler tarafında öldürülmekten kurtulamaz. Direnişin önderlerinde Alişer ve Zarife”nin bu ölümü, direniş açısında bir dönüm noktası olur. Direniş, bu kayıptan derin bir biçimde etkilenir. Seyit Rıza ve direnişin diğer önderleri, bir yanda, bu kayıpların yarattığı boşluğu doldurmaya ve direnişi sürdürmeye çalışırken, diğer yanda, saldırı ve katliamları engellemek için, çeşitli yollar aramaktadırlar. Bu amaçla, A. Alpdoğan Paşa ve Ankara”da devlet yetkilileriyle, ayrıca dış ülkelerinin yetkilileriyle, görüşmeler yapmaya çalışırlar. Ama bu çabalarda hiç bir sonuç alınamaz.
Seyit Rıza, binlerce silahlı direnişçiyle birlikteyken, bulunduğu mevkide, büyük bir saldırıya uğrar. Saldırıda birçok direnişçiyle birlikte, kendi ailesinden 33 kayıp verir. Küçük karısı ve yoldaşı Bese ve çocukları, bu saldırıda ölürler. Kendisi, yaşına rağmen, ablukayı yararak kurtulur. Bu sırada, direnişin fiili önderliğini, Şahan Ağa yapmaktadır. Şahan Ağa, yine Reyber”in çetesinde bulunan hain üvey kardeşi tarafında, uykuda uyurken öldürülür, başı kesilerek paşaya gönderilir. (28 Ağustos 1937) Şahan Ağa”nın ölümü Seyit Rıza”yı, bundan önceki kayıplardan daha çok etkiler, çünkü direnişin önder kadroları birer- birer kayboldukça, direnişte yer alan aşiretler, direnişten vazgeçmekte, bunun sonucu olarak hainler ve zalimler, daha da saldırganlaşmaktadırlar
Ve Seyit Rıza, bu koşullarda, yakalanır. Yargılanır, idam edilir. (15 Kasım.1937) Bu süreçte direnişte yer alan aşiretler, imha edilmiş, yakılmış yıkılmış, sağ kalanlar sürgün edilmişlerdir. Ancak, her ne kadar merkezi yönetimden yana yer almış olsalarda, diğer aşiretlerin de “icabına bakılması” gerektiğine karar verilir ve bu amaçla, katliamlara kalındığı yerde devam edilir. Artık direnişi desteklemeyerek kurtulacaklarını sanan aşiretler, hedeftedir. Çünkü iktidar için sorun, sadece Seyit Rıza ve diğer direniş önderleri değil, topyekun Dersim”in “tebdil ve tenkili”dir. Gerçi bu aşiretler, A. Alpdoğan paşanın, verdiği, “direşe katılmaz ve devlete yardımcı olurlarsa, kendilerine dokunulmayacağı” sözünün tutulacağını sanmaktadırlar. Ama devlet yetkilileri için devletin çıkarları esastır, gerektirdiğinde sözler değişebilir, tutulmayabilirdi.
Bu bölümde, direnişe katılmayan aşiretlerin de, zorla, Trakya”ya, iç Anadolu”ya ve Ege”ye sürgün edilmeleri sağlanmak istenmektedir. Bu planı uygulamaya koymak için, daha önce yapıldığı gibi, kışkırtma yöntemi devreye konur. Yapılan bir tahrik sonucu, sürgüne karşı çıkan Dersim”lilerle, 2.Ocak. 1938 tarihinde Mansul Uşağı Köyü”nde çatışma yaşanır. Bu çatışma bahane edilerek, Dersim”e tekrar ve daha kapsamlı bir saldırı başlatılır. Bu saldırı karşısında direnişe katılmayarak kurtulacaklarını sanan aşiretler, yeni durumda, ya dayatılan sürgünü kabul etmek veya direnerek ölmek seçeneklerinde, direnme seçeneğine karar verirler. Ancak bu direniş, yeterli önderlik ve örgütlülükten yoksun olduğu ve güç ilişkileri bakımında orantısız olduğu için, istenen sonucu vermez, bir yıl devam eden direniş, bir yılın sonunda tamamen bastırılır. 31. ağustos 1938 de Dersim”e yönelik askeri “sel harekâtları” da, Dersim katliamı da tamamlanır.
Yargılamalar ve Katliamın Sonucu
Dersim katliamıyla ilgili olarak yapılan yargılamaların, nasıl yapılmış olabileceğini uzun –uzun anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Özel olarak çıkartılmış olan “Tunceli Kanunu” nasıl bir yargılama yapılacağını, göstermektedir. Yine de, kanuna rağmen, yapılan bir iki düzenlemeyi belirtmek gerekiyor. İdamla cezalandırılan Seyit Rıza ve küçük oğlunun yaşları, idama uygun değildir. Birisinin yaşı büyük, diğerinin yaşı küçüktür. Bu durum, idamlarını, sözde kanunlara göre, engellemektedir. Bu engeli aşmak için Seyit Rıza”nın yaşı küçültülür, oğlunun yaşı büyütülür. İdamlar, haftanın tatil gününde ve elektriklerin olmadığı koşullarda, “araba farlarıyla aydınlatılan bir bahçede” yapılır. İ. Sabri Çağlayangil, bu konuda ne kadar yaratıcı olduklarını anlatır, anılarını yazdığı kitabında. Direniş önderleri olarak Seyit Rıza, oğlu Reşik Hüseyin ve diğer arkadaşlarının idam edildiği bu yargılamalar, insanlığın yüz karası ve bir hukuksuzluk örneği olarak tarihe geçmiştir.
Katliamın sonucunda, resmi rakamlara göre, 13 000 den fazla insan ölmüş, 12. 000 den fazla insan sürgün edilmiştir. (Gerçek rakamların çok farklı olduğunu biliyoruz, “kurtuluş” savaşında ölen insan sayısının 5000 olduğunu hatırlarsak, bu rakamlar bile, insanın ürkmesi için yeterli değil mi?) Dersim yasak bölge ilan edilerek giriş çıkışlar özel izne tabi kılınmıştır. Bu bilgileri çoğaltarak, Dersim katliamının dehşet ve vehametini, bir derginin sınırlılıkları içinde, anlatabileceğimizi sanmıyoruz. Ancak konuyla ilgili olanların bilmesi açısında, geçtiğimiz günlerde, “Dersimin Kayıp Kızları – İki Tutum Saç” adında ve Nezahat Gündoğdu”nun yaptığı bir film, Dersim katliamının başka bir boyutta yarattığı travmaları anlamamızı kolaylaştıracaktır.
Tanıklıklar
Dersim katliamı sırasında Albay olarak görev yapan Hulusi Yahyagil “1938”de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Ben kıta komutanıydım, Bize verilen emir ise tek kelime idi: İmha. (Canlı hiç bir şey bırakmayın) Vergi vermedikleri için yok etmek şeklindeydi. Gerçek neden Dersim”i Türkleştirmekti.”
Dersimde askerlik yapan Mehmet Şimşek
“Beni askerliğe çağırdılar, Dersim”e, oradaki Ermeniler namusumuza el uzatmışlar. Bunlar din, ırz düşmanıdırlar (diye). Böyle deyince insan yerinde duramıyordu. Dersim”e vardık. Bir gün bizi bir köye saldırttılar. Köyü yaktılar. Köy gözümün önünde cayır-cayır yanıyordu. Bir günde bir vadiye yaklaştık. Kapkara bir duman yükseliyordu. Rüzgâr dumanı bize doğru getirdiği zaman dayanılmaz bir koku geliyordu. Meğer insan cesetlerini üst üste atmışlar ve yakmışlar. Ben ile bir Erzurumlu arkadaş büyük bir taşın eteğinde Kurmanci konuşuyorduk. Komutan bizi gördü ve cezalandırdı. Erzurum”lu arkadaş, öldürülenlerin de Kurmanc olduklarını söylerdi. Ben inanmazdım. Bir köye gittik. Köylüleri meydana topladılar. Önce ıslattılar sonra sopa dayağında geçirdiler. Komutan herkese küfür etti. Köylüler de küfür ettiler. Erkekler ile kadınları ayırttılar. İki kişi vardı ayrılmıyorlardı. Nişanlıymışlar. Kızı aldılar, yerlerde sürükleyerek götürdüler. Tumanını çekip yırttılar. Tüm milletin gözlerin önünde tecavüz ettiler. Nişanlısı gitti kendini kayalıklardan aşağıya attı. Bu gözlerimle gördüm, kulaklarımla işitim, kızın acı çığlıklarını. “Huso-Huso” diye bağırıyordu, ciğerlerini yırtarcasına. Bizi götürdüler bir köye. Köyü insanlarla birlikte yakın dediler. Her tarafı alevlere verdiler. Yangında kaçan bir kadının peşinde, üç-dört yaşında bir kız çocuğu, bizim dilimizle, ciğerlerini yırtarcasına ağlıyordu. Kadın biraz bekledi. Kız çocuğu annesine yetişecekti ki, kurşunla yere yığıldı. Komutan kahkaha atıyordu.”
Dersim de asker olan Urfa Birecikli Abdullah Çiftçi, “ Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyor, hayvanlarını kesip yiyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını, hepsini ağır makineli silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Allah kimseye göstermesin gördüklerimi. Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Hala o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor. Onları vururken zorlanıyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Köyleri hep yaktık yıktık. Bir kişi dahi sağ bırakmadık.”
İhsan Sabri Çağlayangil
Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamında görev alan ve maharetlerini hem kitap olarak yayınladığı anılarında, hem daha sonra yaptığı açıklamalarda ifade eden, 1980 darbesinden önce cumhurbaşkanı vekili olan İ. Sabri Çağlayangil, katliamla ilgili, şunları söylemektedir. “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu.” Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamlarının organizatörü ve tanığı olan, İ. Sabri Çağlayangil, o anı şöyle anlatmaktadır.“ Seyit Rıza”yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: “Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir”dedi. Benim tüylerim diken-diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi yakıldı...”
Ayrıca Atatürk”ün manevi kızı Sabiha Gökçen”in katliamda pilot olarak bizzat Atatürk tarafında görevlendirildiği ve Sabiha Gökçen”in görevini nasıl bir şevk ve arzu ile yerine getirdiği biliniyor.
Resmi belgelerde Dersim Katliamı
Dersim katliamını ayrıntılı olarak anlatan devletin resmi belgelerinden birisi, genelkurmay tarafında hazırlanmış olan “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” adlı kitaptır. Bu kitabın çok basit birkaç cümlesini buraya alabiliyoruz, ama bu kadarcık ayrıntı bile, gerçek bir katliamı göstermek açısında yeterlidir.
“ Haydutların sığındığı, mağaralar, askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka, tahrip kalıpları atılmak suretiyle içindekiler öldürülmüş, dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti, tarama sahası içindeki mağaralarda toplam 216 haydut imha edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur Suyu üzerinde görülmüştü. Bu kadar kanlı boğuşmaya rağmen halen direnen mağaralar vardı” (s.437)
“bir bölük haydutlarla müsademeye tutuştu. Yapılan taramada. 65 haydut imha edildi. Alay, iki mağarayı kuşatarak ateş altına aldı ve bombaladı.” (s.437)
“ Mahmut Ali adında bir haydudun, kafile arasından fırlayarak Necip adında bir onbaşıyı hançer ile şehit etmesi üzerine meydana gelen kargaşalıkta, kaçmak isteyen 49 kişi imha edildi. Batıya nakli kararlaştırılan adamları ararken, muhtelif köylerden mukavemet üzerine, 395 haydut ölü olarak ele geçirdi.(s.459)“ Bir tayyare filosu 500 kişi kadar bir haydut grubunu bombalamış, makineli tüfek ateşi altına almıştır. (s.461)”
“ birlikler, direnen 290 haydudu imha etmiş, toplanan son kafileden kaçmak isteyen 52 haydut daha imha edilmişti.” (s.464)
“ birlikler, yasak bölge içinde ve dışında yaptığı arama ve taramada direnen 170 kişiyi daha imha etmiş, bölgedeki köy ve tarlaları yakmıştır.”“15. Tümen, köylerde yaptığı arama sonunda 150 haydudu daha imha etmiş kôy ve tarlaları yakmıştır.” “ son temizlik harekâtında 69 kisi daha imha etmiş, erkek, kadın ve çocuktan ibaret 381 kisilik bir kafileyi Batıya nakletmek üzere Elazığ”a sevketmisti.”(s.464)
Söz konusu kitapta 6 Eylül 1938–15 Eylül 1938 arasında yapılan tarama harekâtı sonucunda, bölgedeki mağaralar, kovuklar ve bir insanın saklanabileceği her noktanın arandığı, mağaraların tahrip edilerek ağır silahlarla tarandığı ve bu tarama harekâtından sonra yüzlerce Dersim”linin kitaptaki ifade ile “haydut” un, imha edildiği belirtilmektedir.
Devamla “Haydutların direndikleri köyler, münferit evler, komlar ve hatta tarla ve meşeliklerin yakıldığı belirtilmektedir. (s.477) “Tarama bôlgesinde, 17 günde 7954 kişinin öldürüldüğü” ifade edilmektedir.(s.478) “Tunceli”de ayaklanma tertipçisi olan reis, kolbaşı, şerir ve seyitler ele geçirilmiş ve bölgeden çıkarılmıştır. Bu suretle Tunceli nihayet 2 sene içinde tamamen temizlenmiş, emniyet ve asayişi, tamamen istikrarlı bir bölge haline getirilmiş oldu (s.479).
Başka söze gerek var mı?!
Amcası ve babası, Hıfzırahman Raşit Öymen ve Münir Raşit Öymen, Dersim katliamına karar veren mecliste, milletvekili olarak görev yapmışlardır. Bu nedenle, aslında Onur Öymen, ailesinden miras kalan, Dersim düşmanlığını, ifade etmiştir. (H. Raşit Öymen, Altan Öymen”in babasıdır.)
Sabiha Gökçen
“Bombamın hedefleri benim gözümde insan değildir. Müteharrik bir takım hedeflerdir. Amirlerim bombayı atmakta vatani bir lüzum gördükten sonra bende askerce itaatten ve verilen vazifeyi tesirli ve iyi bir surette yapmaktan başka bir düşünce olmaz.”
ikinci gündem