Skip to main content

Cunta ve bir günüm

Cunta ve bir günüm

Gerisi başka bir hikaye…

Yerde kar yok, ama iliklere işleyen bu soğuk, karın uzak olmadığını haber veriyor. Şerafettin dağlarının dorukları kar yüklüiskence_bayan.jpg bulut salkımlarıyla kaplı. Ağaç dallarından kopan son yapraklar ve bayırlardan sürüklenen kuru kengerler bıçak gibi kesen yelin önünde savrulup kasabanın çarşısında tozu dumana katıyorlar. Küçük bulut bölükleri batıdan gelip doguya dogru deli dana misali koşuyorlar. Sayıları az, tezeği bol evlerin bacaları tütüyor. Ötekileri üşüdükleri ve bacaları korku sardığı için yataktan çıkmak istemiyorlar.

Kahvehaneler sıcak olur. Hanğisine gitmeliyim. Tabii ki en tehlikesizine. Yusup’unki bu sabah aranmış, öyleyse onun yeniden aranması ihtimali azdır. Onun içindir belki orasi dopdolu. Tıklım tıklım. Neden bilmem bu adama herkes Yusup der, halbuki esas adı Kalidir.

Camdan baktım iyi, girmeliyim. Ama nasıl. Yazın açık dursun diye bir iple duvara tutturulan tahtadan kirli ve eski kapıyı açmak ve kapamak bir sanat işidir. Bilmezsen yandın, içinden çıkılmaz bir bilmece. Ne kadar çekersen çek, açılmaz. İt, çek bir daha it, geri çek. O tınmaz. Diyelim iyi tarafına denk geldi de açıldı bu sefer kapanmamakta direnir. Hele bu kahveye yeni gelen birisini yedi sülalesine rahmet okutturarak herkese tanıtır.  Adam daha içeri girmeden bütün dikkatleri üzerine çeker, rezil olur. “Kaldır da çek”, “it it bu adam itmesini bilmiyor mu?”, “Sağa bastır, bastır ulan bastır dedik”. “Bastırmak kolay mı?”, “Sen de çok beceriksizmişin be”… Bazan alayların, şakaların dozu artar;  “belliki kapısız yerden çıkmışsın” gibi takılmalar kavgalara vardırır işi. İşte bu kapı öyle iblis, öyle fitne bir kapı.

Ama bana yutturamaz, ben onun şeytanlıklarını iyi tanırım. İlk günde öğrenmiştim. Uğraşır mıyım onunla, kötü huyuyla. Bir metrekarelik pencereden baktım, Yusup’un dokuz yaşlarındaki oğlu, aynı zamanda garsonu Dikeç, beni görürse gelir açar diye bekledim. İçerisi yarı karanlık ve çok kalabalık, benimle ilgilenecek halleri yok anlaşılan. Öyleyse kapıyla ugraşmayı göze almam gerekiyor. Hayret hemen açıldı , demek beni tanıyor artık.

İçerisi sımsıcak. Yinede sobaya yaklaştım. Önümde oturanların üzerinden elimi sobaya dogru uzatıyorum alışkanlıkla. Hele demli sıcak çay da gelsin, degme keyfine.

Burada hemen hemen herkesi tanıyoruz. Cunta geldiğinden beri birbirimizi tanımamazlıktan geliyoruz. Öyle alıştıkki, nerdeyse kimse kimseyi tanımaz oldu. Sobanın duvar tarafında oturmuş biri, iyice seçemediğim ağlıyor mu gülüyor mu belirsiz, yüzünde bir gariplikle hafifce, çaktırmadan hıçkırır gibi sesler çıkararak burnunu çektı. “Çayyy !!!” diye gürlüyen Yusub’un sesinden ürktü, satın alacakmış gibi sarıldığı sobadan birkaç milim geriye çekildi ve başını kaldırdı. Gözgöze geldik. Tanıdım, Çayırönünden. Hayal görüyormüşcesine başını salladı. Birden ayağa kalktı, elini bana uzattı. Toka yapacak sandım, ben de elimi uzattım. Beni çekip yerine oturttu. Ben daha “keyfini bozma” falan diyordumki “ben aranıyorum” dedi. “Kurtulmamın umarı var mı?” yalvarışıyla bıçak altına yatırılan kurbanlık koyun bakışlarını bana dikti. Ben sadece yutkundum ve o gözlere bakamadım.

Solumdaki biri “öyle bir durumun varsa buralarda hiç eyleşme, Bedo birazdan buraya damlar” dedi. Çayırönü’lü o anda yakalanmak üzereymiş gibi sıçradı ve etrafına bir daha göz attı. Sonra ne yapacağına karar verememişlerin çaresizliği ve telaşıyla ağzındakini unutup bir sigara daha sarmaya başladı.

Ben solumdakine “Bedo’nun buraya gelmesi için birşey mi oldu?” diye sordum. Aranan ’hayır bişey olmadı’ demesi umudu ve yalvarışıyla mazlum pozlarında ötekine baktı.

“Dün gece her tarafı pullamışlar”. Ben bilmezden gelip “kimler?” diye sordum. “Devrimciler” dedi. “İvik ivik arıyorlar her yeri, birazdan buraya da gelirler.” Gözlerinde sevinç vardı.

Karşı duvarın dibindeki masada hoşkin oynayan kız öğretmenin babası yüzünde kin kusan bir ifadeyle  ”Bedrettin uzatmalısı mutlaka burayı da basar” diye bir değerlendirmede bulundu. Doğruydu dediği.

“Ne pulu” diye bağırdm. Sesim biraz yüksek çıktı, herkes duydu. Cevap veren yok, sadece yüzüme baktılar. Belliki kasabayı alt-üst eden olaydan haberdar olmamam onları hayrete düşürmüştü. Eline iyi kağıt gelen kız öğretmenin babası neşeyle; “gece bütün şehri baştan başa donatmışlar” diye bir laf edip sonunu getiremeden  ve karşısındaki Musaya “sineeek!!!” diye bir kağıt salladı. Ben hep arkadan geliyorum. “Neyle donatmışlar”. “Afiş afişlerle” deyip oyununa daldı.

Birkaç tane pulcuk, afiş olmuş, pankart olmuş ağızdan ağıza hayalet gibi kasabayı dolaşıyor. Gülümsediğimi görmesinler diye başımı eğdim. ‘Benim pullar’ yüreklere sevinci, umudu ve korkuyu birlikte doldurmuş.

‘Benim pullar’ deyince şaşırdınız değil mi. Evet bu pulları ben yaptım. Bu iş, günahıyla sevabıyla benim marifetimdir. Önce size olayı anlatayım, sonra geri kahveye dönerim.

Önce bir hatırlatma: Bedo denen adamın esas adı Bedrettin. Bu kasabada uzatmalı bir çavuşken cunta gelipte kasabadaki en kıdemli subay olan yüzbaşı ortalarda görünmez olunca bu adama gün doğdu. Adam kelimenin tam anlamıyla kudurdu. Enikten cücüğe kasabalıya kan kusturuyor.

Pul olayı da şöyle oldu. Cuntanın zulmüne sessiz kalmak kabullenmekti. Gücün yetmese de kabullenmek olmaz. Dünyadan kopmuş bir kasabada, sahte bir kimlikle saklanmak için eve kapanmış bir adam ne yapılabilir. Hiç olmazsa pul yapayım diye düşündüm. Kolay iş sanmayın ha, yapması zordur. En zoru da herkesin görebileceği yerlere yapıştırmaktır. Ayrıca rapıdo lazım, arkası zamklı kagıt lazım, lazım da lazım. Rapidoyu kitap kapaklarından kestiğim sert kartondan kendim yaptım. İş kaldı arkası zamklı kağıtlara. Kitapcıda var ama doğrudan alamazsın,tehlikeli, fişleniyorsun. Beş taneden fazla beyaz kağıt bile alsan adın not edilip sıkıyönetime bildiriliyor. Bu bir emir. O devirde emirler bildirilmeden çoğu esnaf uyguluyor, yoksa bile yaranmak için emirerliği yapanlar var. Bir yolunu bulmalıyım. Buldum. Çalacağım. Kitapcıdan bir kitap tavsiye etmesini istedim. Cuntaya kadar sıkı devrimci olan kitapcı bana Varto tarihini tavsiye etti. Bu kitap o zaman yüzbinlerce basılıp kürtlerin okur yazar olanlarına beleş dağıtılıyordu. Çünkü alevileri ve kürtleri de halis muhlis ve de hakiki türk olarak tanıtıyordu. Neyse kitapcı seçtiğim romanı sararken ben de bir deste zamklı pulu cebe indirdim.

Evde özene bezene çalıştım. Pullarımın üzerine rapidoyla faşizmi teşhir eden sözler yazdım. Yapıştırılmaya hazır tam yirmiyedi tane pulum var. Evden çıktığımda ortalık kararmıştı. Çarşının girişindeki üst kat kahveye çıktım. Çok az müşterisi var. İki tane nöbet eri tavla oynuyorlar. Belliki sıkı nöbet möbetlerden usanmışlar, çay içmeye diye girdikleri kahvede dayanamayıp bir parti tavlaya tutuşmuşlar. Oyunlarını seyreder pozlarından yanlarına yanaştım. Öyle bir kızışmışlarki gözleri etrafı görmüyor. İyi işte, körün istediği bir göz, bana ikisini de verdi. Hemen tüfenklerinin kundaklarına iki yanlı ikişer tane pulu yapıştırdım. Meretler öyle yapıştılarki kazımadan çıkaramazsın. Biraz sonra başlarına gelecekleri düşünüp onlara acıdım ama iş işten geçti, sökün diye haber veremem ya.

Bu saatte çarşıda kimse olmaz, biliyorum. Kalan pulların çoğunu oraya buraya yapıştırdım ama ben de dondum. Kahveye geri döndüğümde tavla partisi daha da kızışmış olarak devam ediyordu. Askerler yenilen ödeyecek idiasiyle hepimize çay ısmarladılar. Az sonra, biri onbaşı ikisi er üç nöbetci daha geldi. Biraz da siz dolaşın. Yok sen, hayır ben tartışmalarının ardından herşey, nöbet möbet unutuldu iş dörtlü tavlaya döküldü. Biz de seyirci- destekci ve de kızıştırıcı olarak şamataya başladık. O arada geri kalan pulların da tüfenklerin kundaklarında yerlerini aldıklarını anladınız tabi. Yarın bu iş anlaşıldığında ben akşam askerlerin yanındaydım dersem yalan söylemiş olmam.

Başta önemsiz sandığım pul işinin aslı astarı buydu.  Bütün kasabalının ağzına düşmüş puldan  afiş ve pankarta terfi etmiş dolaşan, aynı zamanda askeriyesinden polisine, bekcisinden muhbirine kadar sıkıyönetimi ayağa kaldırmış olan olay buydu. Bir süre sonra iş cuntaya savaş açılmışa kadar gitti.

Bedo’ya büyük bir kini olan kız öğretmenin babası; “afişlerle” deyip kestikten sonra uzun bir sessizlik oldu. Ne olduğu, ne yazdığı değil, önemli olan cuntaya karşı olmasıydı.

Kız öğretmenin babası elindeki kağıdı masaya fırlatıp “afiş yapanların arasında askerler de varmış, hepsini nezarete atmışlar” dedi. “Komandanlar çok kuduruktular bu sabah, köyden gelirken ceketlerimizin astarına kadar aradılar”. Başını kaldırıp bizden yana göz kırptı ve “askeriyenin içinde ikilikten çok korkuyorlarmış.”

Onun böyle cüretkar konuşmasının sebebi Şahinkaya paşaya yakınlığıydı. Dediğine göre, yirmiiki sene askeri havaalanında bilmem ne olarak çalışmış. Kendisi şoför olarak diyor ama Bedo “ben onu tanırım çöpçüydü” diyormuş. Herneyse Şahinkaya paşayla karşılaşmış ve Şahinkaya deyince sanki çok samimi bir arkadaşından bahseder gibi konuşur, ah der, vah der mutlaka her sözünün arasına paşasını sokuştururdu.

Onu tanıyan herkesin hiçbir zaman gitmeyeceğini bilmesine rağmen, o yine de; “bunlar çaylak yahu!” belliki buradaki subayları kastediyordu “hele ben bir şu bizim paşanın yanına varayım” Onlar gününü görür gibisinde elini sallıyordu. “Her kuşun eti yenmez be!” Affedilmez bir suçu yargılan agır ceza reisi pozlarında etrafı gözden geçirip; “benim bile üstümü aradılar” dedi.

Hoşkin arkadaşı Musa; “olmaz efendim olmaz, yenmez yahu… her kuşun” diye hayıflandı ama daha da ileri gitmeye çekindi.

Musa dayının orada burada ‘şu dürzüyü yola getirebilsek de öğretmen kızını bizim oğlana alsak maaşlarını çiftleştirir çocukları kurtarırdık’ dediğini bilenler sözlerini yadırgamadılar.

Kqğıt masadan kayıp yere düştü, paşanın adamı hırsla ikincisini de fırlatıp; “bunlar daha öğrenemediler kim kimdir yahu.” Musa itirazsız tasdik etti. “Bilseler hiç yanaşırlar mı?”

Biz sobanın etrafına yığılanlar dışındakilerin hemen hepsi hoşkin oynuyorlar. Buralara has bir oyun. Hele cunta geldiğinden beri çok yayğınlaştı. Her masada dört oyuncu her oyuncunun da birkaç tane seyircisi, daha doğrusu şamatacısı var. Yan masadaki hoşkincilerden biri kahveci Yusupa; “beni dinlersen paranı peşin al bugün, biraz sonra Bedo geldimi sopayı yiyen parayı ödemeden sıvışır” dedi. Belliki bu laf kız öğretmenin babasınadır. Dendiğine göre Bedoya ‘gavur tohumu’ der hiç sevmezmiş.

“Askeriyeye yirmiiki yıllık hizmet…” nutkuna başlayan kız öğretmenin babası kendi kendine diklenirken kapı sessizce usulca açıldı. Bu inat mı inat kapının böyle haince açılması hayra alamet değildi. Hepimizin dikkatini çekti, gözlerimiz kapıya çevrildi. Çevrildi değil de sanki mıhlandı. Bir asker kasketinin siperliğiyle, üzeri birkaç iri kılla kaplı ve son zamanlarda her deliğe girişiyle iyice tanınan bir havuç burun göründü. İçerdekilerin kendi alemlerinde unutmaya çalıştıkları sıkıntılı kabus açılan kapıdan giren temiz havadan önce gelip yüreklere oturdu. Eller usulca cıgara tabakalarına uzandı.

Belki de Atatürke benzemek için gürleştirilmiş kaşlarının altına, çalı dibine yuvarlanmış tavşan pisliğine benzeyen gözleri içerdekilerin üzerine dikildi ve yuvasında oynayan sıçan yavruları gibi sağa sola hızlı bir kaç dönüşle ortalığı kolaçan ettikten sonra Yusupa çakıldı kaldı. “Buyur komutanım, çayım tazedir” sesleri korku yüklüydü. “Şimdi anlarız taze mi, değil mi?”

Bedonun orada oluşu Yusupun işine gelmezdi, çünkü müşterilerin büyük bir kısmı gözle kaş arasında sıvışırlardı. Kimi fırsattan faydalanır, kimi de korkudan. Bunun için Yusupun buyuru gönülsüz bir buyurdu. Bedonun gözlerindeki sinsi ve hınzırca parıltıyı hepimiz farkettik. Bedo hantal gövdesini kokmuş bir domuz leşi gibi içeri sürükleyip ocağın yanındaki tezgaha dayadı ve çayı temiz bardakla isterim deyip güya çaktırmadan içeriyi kolaçan etmeye başladı.

Yan taraftaki masada hesap ödemek isteyen müşterilere bakan Yusup, elindeki çay dolu bardağı Bedoya uzattı. Bedonun yüzü kıpkırmızı oldu. Demek bana özel çay demlenmiyor, hazırından, sıradan bir müşteri muamelesi yapılıyor ha. Bu kadarı fazlaydı. Kim olduğunu göstermenin zamanıydı. Elindeki çay bardağını Yusupun yüzüne savurdu. Yusupun canhıraş çığlığına oğlununki de eşlik etti. Herkes onlara baktı. Yekinenler oldu ama yanaşmaya cesaret eden olmadı. Uzatmalı kahveciyi evire çevire. gönlünce dövdü. Kız öğretmenin babasının da sesi soluğu kesildi.

Bu kahvenin ocağa yakın arka taraflarında nereye açıldığını bilmediğim bir ara vardı. Orası devamlı torbalar, çuvallar, tenekeler ve ıvır zıvırla dolu olurdu. Bu eşyalar arasında kadınlar  da olurdu. Köyden şehire doktora, hapisane ziyaretine ve mahkemeye gelen kadınlar, şehirde bekleyecekleri bir ev yoksa o eşyaların arasında köye dönecek vasıtaya yüklenmeyi beklerlerdi. Orada, o kadınlar arasında bir kıpırdanma var. Neyin nesi belli değil. Bir kıpırdanma işte.

Yusup da hal kalmamıştı. Bedo bırakınca yere yığıldı, kaldı. Onu, köylüleri kaldırıp yüzüne su serpmek istediler. Bedo bırakın cürmüne ortak olanı yakarım deyince ortada kaldı. Tam o sırada arkadaki pılı pırtı arasından bir kadın çıktı. Adı batasıcalar, batasıcalar diyordu. Yusupu kaldırdı, musluğa götürdü, elini yüzünü yıkarken bir daha duydum: batasıcalar. Kime diyordu. Kahvedekilere mi, Bedoya mı, yoksa cuntaya mı. Anlayamadık.

Birden Bedodan yana döndü, cürüm cürüm… neymiş bu adamın cürmü. Söyle bakalın. Sesini su sesine benzettim. Ama musluktan akan değil, taşan su, yaklaşan selin sesi, yüreğimi soğutan su sesi.

Herkes gibi Bedo da şaşırdı. Beklemiyordu. Dik dik bakmaya çalıştı olmadı. Şimdi kuyruğu kısık, fırsat bulsa tüyecek.

Her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi hastane diyor, doktor diyor. Derhal evine götürmekten bahsedenler oldu, ama kılını kıpırdatan yok.Kimse bişey yapmıyor.

“Cürüm… cürüm. İşte cürüm budur.” Yerdeki Yusup’u gösteriyordu.Ötekinin yanına birkaç kadın daha geldi. Kadınların sayısı arttıkca Bedo’nun alnındakı ter damlaları artıyor, domur domur olmuş. “Bunun üst’üne haber verin de gelsin bocusunun yaptıklarını görsün” diye seslendi ilki. Kadınlar erkeklerden yana acıyarak umutsuz bir göz attılar ve işlerine baktılar. “Bedo’nun üstü de onun gibi zahar.” Zaten haber vermeye yeltenen de olmadı.

Bu korku Bedo’ya yeter de artar diye düşünüyordum ki, devriye gezen iki askerin pencereden içeri baktıklarını gördük. İçerde olanların farkında olmadılarki sokakta yürüyüşlerine devam ettiler. Bedo da onları görmüş olmalı. Domuz gibi kalıbından beklenmiyen bir çeviklikle fırladı, kapıya koştu. Şaşkınlığından daha kurtulmamıştı, ortadaki insanları, sandalyaları devire devire çıkışa yaklaştı. Öyle bir gidişi vardıki hayra alamet değildi.

Kapıyı çekti, hıı! tınmıyor. İtti gene olmadı. Tekmelemeye başladı. Hırsını kapıdan çıkarıyor. Yüzünde terler akıyor, incecik dereler misali. Yusup unutuldu, içerdekilerin hepsi merakla bakıyorlar. Ölü sessizliği uzatmalıyı daha da telaşlandırdı. Adi küfürler savurmaya başladı. Küfürdendir belki cenebet kapı açıldı. Zaten bu kapıya akıl sır ermez. Bedo’ya bed beniz ve de cesaret geldi biraz. Hemen dışarı fırlamadı, geri dönüp içerdekilere kabadayıca baktı. Yüzündeki kabadayı ve tiksindirici ifadeyle geri geri gitti. Eşikteki yüksekliği akıl edemedi, ayağı takıldı ve kahvenin önünde bulunan çamurlu su göleğine sırt üstü devrildi, boyu devrilesice. Boylu boyunca uzandı ve var gücüyle bağırmaya başladı. Biz seyrediyoruz. İçimizde hiç gülen mülen olmadı.

Bağırtıyı duyup başını çeviren askerler uzatmalıyı boylu boyunca çamurda debelenir görünce, düdüklerine asıldılar. Biz dışarda olan herşeyi görmüyoruz, tahmin ediyoruz. Her tarafta düdük sesleri gelmeye başladı. Bağırtılar çoğaldı, ortalık karışıyor, seyreyleyelim gümbürtüyü. Önce iki, hemen arkasında sayamadığım kadar asker yığıldı kahvenin önüne. Silahlar üzerimize çevrildi. “Kimse kıpırdamasın, yoksa yakarım” İçerdekiler kıpırdıyorlar. Askerlerin yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar görmek istiyoruz. En meraklımız da kız öğretmenin babası. Hele yirmiiki yıllık askeriyeye hizmeti varken…

Askerler mevzileniyorlar kahvenin etrafına. Bu mevzilenme bize karşı değilmiş gibi pel pel bakıyoruz. Acı bir frenle duran reodan yere atlayan subay Bedo’nun omuzundan tutup kahveye doğru itti ve “öne geç de şu teröristleri göster bakalım uzatmalı” dedi. Tam o sırada kız öğretmenin babası ayağa kalktı kapıya doğru yeni bir adım attı atmadı mermiler vınlamaya başladı. Adam kendini zor yere attı. Ortalık ana baba günü. Biz daha yeni yeni tehlikenin farkına varıyoruz. Hepimiz yerdeyiz. Bulduğumuz herşey bir siper şimdi. Bereket vurulanımız olmadı.

“Çabuk bana beyaz bir bez bulun” bar bar bağırıp yırtınıyor kız öğretmenin babası. Boş boş bakıyoruz, anlamadık. Oyunun sırası mı be adam? diyemiyoruz. O nihayet bezi buldu ve bayrak gibi sallayıp “tesliiim !!!” diye bağırdı. Zaten askerler içeri dolmaya başlamışlardı. “Kıpırdamayın ulan!” “Beyazlı sen önden, teker teker çıkın ve sıraya dizilin bakalım.” “Herkesin elleri başının üzerinde olacak ulan!”

Yüzlerce adam yığılmış karşıdaki ziraat bankasının önüne. Kötü haber tez yayılır derler doğruymuş. Çıkıyoruz. Meger dışarısı çok soğukmuş. Bilmeyen korkudan titrediğimizi sanacak, halbuki soğuktandır. Haydı öyle diyelim.

Bedo’nun elbisesi tekmil çamur, o aldırmadan tekme tokat kız öğretmenin babasına girişti.

Hava çok soğuk, biraz sonra karakolda ısıtırlar bizi.