Baykal ve ahlak
Son günlerde ciddi politik bir karmaşa yaşanmakta; anayasa değişikliği, Kürt Sorununda sıcak çatışmaya tekrardan dönüş ve CHP kurultayının yaklaşması politik atmosferi zaten yeterince ısıtmıştı. Birde buna Deniz Baykal’ın cinsel kaçamaklı politik dizisi eklenince siyasetteki sıcaklık yaz sıcaklarını aratmaz oldu.
Türkiye sex, aşk ve ihanet üzerine kurgulu dizi filimleriyle çıldırmış bir ülke görünümü sergilemektedir. Bu dizi filimler Türk toplumunun tüm gerçekliğini bizlere göstermese de kaba fotoğrafı açısından epey bilgi sunar. Bu dizi filimlerin temel içeriklerini aldatmanın oluşturması oldukça düşündürücüdür. Aldatmanın temel motif olarak filimlerin ana konusunu oluşturması sosyolojik olarak çok entresandır. Aldatma yanlız bir toplumsal „değer“ olarak gelişmiyor, izleyici kitlesinin yoğunluğunu hesaba kattığımızda, bu „değerin“ toplumun geniş kesimleri tarafından benimsendiği ve de paylaşıldığı görülür. Bu dizilerin tutarlı izleyicisinin ilk hayali evlenmek istediği eşini en yakın arkadaşıyla ve de en kısa zamanda aldatmak olacaktır.
Doğrusunu sorarsanız aldatma dizilerle sınırlı değil, gerçek yaşamda Politikacıların hep başvurdukları bir şeydir. Seçim propagandaları buna örnektir. Yapamayacakları ya da yapmak istemedikleri sözler verirler. Toplumuna bu sözleri herkesin gözü önünde veren ve yine herkesin gözü önünde inkar edip aldatan bu yöneticiler, niye çocuklarını ve eşlerini aldatmasınlar ki!
Yalancılar genelikle yalanlarından daha ziyade yaptıkları yemininleriyle kendilerini ele verirler. Politikacıların da ne kadar erdemsiz olduklarını söylevlerinden çıkarırız.
Örneğin savaşı istiyenler nasıl ki kendileri ve çocuklarının savaşmaları için istemiyorlarsa, “dürüst olmak” da politikacılar için düşünülmemiştir. Toplumsal gerçeklik büyük ahlaksızlıkların çoğunlukla “erdemli” geçinenlerin arasından çıktığını göstermiştir.
Diktatörler kendi kanlı ve despotik yönlerini gizlemek için genellikle gazetecilere güller arasında ya da çocuklara sevgi gösterisi yaparken poz veririler. Onların “doğa sevgilerini” ve “yaşama düşkünlüklerini” bu pozlarından çıkarırız.
Ayrıca kendileri çok kirli ve kanlı olduklarından temizliğe ve düzene herkesten daha çok düşkündürler. Politikacıların çogunluğu da toplumu aldattıklarında her konuşmasına ahlak kelimesiyle başlarlar. Yani Bektaşinin deyimiyle “kimde ne eksikse“ onu dilinde düşürmezler.
Ahlak ve dürüstlüğün bütün toplumlar için genel geçer bir tanımı yoktur. Daha çok toplumsal gelişmeyle birlikte anlam değiştiren dinamik bir sosyal olgu. Ayrıca etimolojik olarak çok tanımlı ve çok kökenli bir kavram. Önceki çağlardan dini bir kökeni ihtiva etse de, felsefi ve genel anlamda erdemli ve bilinçli bir yaşamın sorumluluklarına bağlılığı tanımlar. Fakat ahlak bizim gibi toplumlarda bireysel bir erdem olarak değil, ya sosyal kontrolden kendini koruma mekanizması olarak görülür, ya da kadının cinselliğine indirgenir.
Feodal ataerkil toplumlarda rollerin, sosyal değer ve normların oldukça görünür ve kolay anlaşılır bir tanımı vardır. Fakat sanayileşmekle birlikte bu algılayış karmaşıklaşır, postmodern gelişimle büs bütün çetrefilli bir hal alır. Doğru ve ahlaklı olmanın post modern tanımını yapmayı sosyologlar göze alamamaktalar. Çünkü yaşam yüksek bir hızda dinamik bir değişim göstererek gerçekleşmektedir. Bu anlamda toplumsal rol, norm ve değerlerin varlıklarını bu değişime rağmen olduğu gibi korumaları çok güçtür. Ayrıca bireyin gelişimiyle, sosyal kontrol dediğimiz şeyler erezyona uğrar.
Toplumsal gelişmeleri görmezden gelen islam kökenli toplumlarda cinsellik kendisine gizli bir alan oluşturarak varlığını sürdürür. Evliliklerin temelini oluşturan mülkiyet ilişkileri ve görücü usulüyle ekek eğemenliğinin belirleyiciliğini taşıması cinselliğin gizli ve aile yaşam alanının dışında gerçekleşmesini sağlar. Bu alanın bu gibi toplumlardaki genel kuralı “yap ama açık verme“şeklinde tezahür eder. Kısaca gizli yapmayı başaran“ahlaklı ve dürüst“ başaramayıp biraz görünürde yapanıda “ahlaksız“ olarak tanımlanır. Bu durum ikiyüzlü bir toplumsal kişiliğin gelişmesine olanak sağlar. Halk tabiriyle „üstte matem alta oyun havası“ biçiminde hileli bir yaşam topluma hakim olur. Herkes herkesin „ayıbını“ örtmekle meşkul olduğundan, kişiliksizlik ve erdemsizlik yükselen bir değer olarak gelişip kendisini meşrulaştırmakta. Bir şekliyle her kes o alana dandandığından dolayı, o alan görünen ama konuşulması günahlı bir alan olur. Başka bir ifadeyle ortalık yerde herkes herkesin bacı ve kardeşiyken, kenar ve köşelerde de yari ve yarenidir.
Toplum ahlakının yolu cinsellikten geçmez, daha çok bir toplumun toplum olarak var olabilmesiyle ilgili değerler sisteminden geçer. Bizi ilgilendiren de bu bir toplumu toplum yapan ve o toplumda yaşamlarını idame edenlere kişilik bahşeden bu değer sisteminin dejenere oluşunu sorgulamaktır.
Bir inkar toplumu olarak soykırımları, katliamları gerekli yerlerimizden saklarken, vicdan yarışında da ilk sırayı kimseye kaptırmayız.
Bir savaş toplumu olarak; binlerce yargısız infaza, gözaltındaki kayıplara rağmen“ahlak ve dürüstlükten“ bahsetme pişkinliğinden kaçınmamızdır.
Bir rüşvet toplumu olarak; milliyarlarca yolsuzluklara göz yumarken, millyonlarca işsiz ve yoksulluğun alt sınırında açlıkla mücadele veren insanlara rağmen milyarlarla oynuyan bir avuç insana karşı seyici kalmamızdır.
Biz yaşama hasret, kana müptela şehit ve kahramanların ve de yüzbinlerce sürgünü olan toplumun „ahlaklı“ üyeleriyiz.
Biz kültürleri, dilleri, düşünceleri yasaklayan yadsıyan ve böylece insanların kendisini kendisine uygun bir kültürel kimlikte ifade etmesini engelleyen bir toplumuz.
Bizler çok ahlaklı ve namuslu olduğumuzdan aydınlarımıza ve toplumumuzun geleceğini oluşturacağını idda ettigimiz çocuklarımıza cezaevlerini layık görürüz…
Bizler vergilerimizle beslediğimiz generallere darbe yapma yetkisi verirken de oldukça ahlaklıydık.
Biz “çok ahlaklı ve namuslu“ bir toplumun erdemli fertleriyiz, çünkü yukarda sıraladığımız her şeyi bilipte akşama kadar bize ajitasyon çeken politikacı yöneticilere, yolsuz işadamlarına(bütün iş adamları gibi), darbe yapmak isteyen generallere, işkenceci polislere ve tarihi ve toplumsal gerçeklikleri tahrif eden bilimcilere halen tapıyoruz.
CHP‘ li partililerin ve de milletvekillerin genel başkanları Baykal‘ın cinsel kaçamağından kaynaklı istifasına göz yaşlarıyla eşlik etmeleri uzun süreli diktatörlüklerde kişilikleri çalınan bireylerin liderlerine tapınış kültünü çagrıştırıyordu. Traji komik bir durum sergilenmiştir; bu milletvekilleri kendi toplumunun gececik çocuklarını savaşa, 17 yaşlarındaki çocuklarını da idam sehpalarına gönderirken tepkiyi bir yana bırak, bir damla gözyaşı dökmezlerken, Başkanlarının padişahları andıran zevk-i sefalı cinsel iliskileri için hıçkırığa boğulmaları düşündürücü olmalıdır. Birey kültü etrafında örgütlenmiş örgütlerin kişilikleri çalınmış üyelerinin alışkanlıklarının ve toplumsal erdemsizliklerinin dışa vurumudur bu gözyaşları...
Ayrıca kendi cinsel kirli çamaşırlarını temizlemek için Pensilvanya‘lara kadar gönderen bir laik lidere de ilk defa şahit olurken, böylece laiklik lekelerini silme becerisine sahip „F tipi“ dini temizleyici bir mamüle de tanıklık yapmış oluyoruz...
Amacım bir insanın“uygunsuz“ durumundan vaziyet çıkarmak değil. Ben bu toplumun“namus ve ahlak“ kavramlarına göre cinsel yaşamımı tanımlamadığım ve de monogamik ilişkilere pek değer biçmediğim için bireylerin cinsel sorunlarını ahlaki değer yargıları içerisinde degerlendirmem. Aynı zamanda cinsellikle ahlak kavramlarının birbirlerinden farklı şeyler olduğuna inanalardanım. Bilinçli tercih edilmiş cinselliklerin hiç bir şeklini ahlaksızlık olarakta görmüyorum. İstek dışı cinsel ilişkilerin iradi tercihler olduğuna inanmadığım için, cinsel ticareti kapitalizmin ahlaksızlığı olarak tanımlayan marxist görüşe bütünüyle katılmaktan kusur görmeyen biriyim.
Eleştirimin içeriğini Baykal’ın cinsel yaşamı değil, toplumsal yaşama karşı olan sorumlulukları oluşturmaktadır..
Baykal toplumunda akan kana, kültürel kimliklerin inkarına ve de geçmişte işlenen soykırım ve katliamlara karşı sadece sesiz kalmamış, bu suçları ergenekon denen cinayet örgütüyle birlikte örtme gibi bir uğraş içerisinde de olmuştur. Generallerle birlikte toplumun şefaflaşmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaktan kaçınmayan, hatta milliyetci, şöven ve ırkçı firkirlerinden dolayı partisini „soyalist enternasyonalde“ uzaklaştırma gibi bir sonuca bile sürükleyen bir politikacıdır. Bireysel çıkarlarını toplumun çıkarları üstünde görüp, parti içi demokrasiyi engellemekle kalmayan, sosyal demokrasinin Türkiye’de gelişmesinin önünü tıkıyan makyevelist bir megalomandır. Ayrıca Baykal CHP’yi bireysel malikanesi olarak kulanmıştır. Baykalın gidişine ancak bütün bunlardan çıkarı olanlar üzülebilir.
Baykal söylendiği gibi toplumsal anlamda dürüst bir lider olmamıştır. Daha çok provakativ, ajitatif ve de milliyetçi özellikleriyle tanınan devletçi bir siyasetcidir. Bayka‘lın ardından söylenen şeylerin dogruluğu çok tartışmalıdır. CHP’li vekillerin üzüntü merasimleri ve ağlama histerileri, körün ölümünden sonra badem gözlü, keli de sırma saçlı yapan bir toplumsal kültürün cinsel olarak “uygunsuz“ yakalanan politik ahlak zabıtasından „ahlak abidesi“ çıkarma ugraşısı olarak okunabilinir...
Bizler Baykal‘ı yaşadığı “evlilik dışı ilişkisinden“ dolayı değil, daha çok toplumsal barışa karşı takındığı tutumundan, kendi torunları yaşındaki çocukları ölüme gidişlerine karşı sesiz kalışından ve de askeri çevrelerle girmiş olduğu ilişkilerinden dolayı dürüst bulmuyoruz.
Başka bir ifadeyle: antidemokratik güçleri savunduğu, Onur Öymen gibi faşistlere partisini barınak yaptığı ve CHP gibi şef kültüyle yönetilmiş bir partinin geçmişteki suçlarıyla yüzleşme cesareti göstermediği için erdemli bulmuyoruz. Ayrıca Kürt halkına karşı yürütülen oldukça kirli ve kanlı savaşın bütün boyutlarını bildiği halde bu halkın yaşam ve kültürel haklarına sahip çıkmadığı için ahlaklı bulmuyoruz.
Tutarsızlığıyla da eski Başbakan ve Devlet başkanı Süleyman Demirel’e yüz çekecek biri. Ayrıca her istifa konuşmasında, gelişinin ip uçlarını veren politik bir cambaz özelliği sergiler…
Umarız bu defa gittiği yerde kalır ve bir daha parlementodan ziyade pavyona benzeyen bu „kuruma“ geri dönmez. Her şeyden önce artık yaşının parlemento diye tanımladıkları pavyondaki gece yaşantısına uygun olmadığını bilmesi gerekir...
Xaki G. Bargin
xakibargin@yahoo.de