Skip to main content

Böke Yusup -1- Selamlaşma

Böke Yusup -1- Selamlaşma

Mehmet Saygılı

UYUZ BİR KEÇİ

Ziyaret’in oradan Nışanıt’a öyle bir girişleri oldu ki, ortalığı toz-u duman kapladı. Köyün girişine kadar katran dökmüşler, resmi adıyla asfaltlamışlar.

Nışanıt’ın ilk evleriyle asfalt da katran da bitiyor. Katransız, asfaltsız yollar bir gördü mü ortalık toz duman oluyor.

Gücük’lerin köşeden camiye doğru döndüklerinde göz gözü görmüyordu. “Dur” dedi, “azıcık dur da soluklanalım”  diye bağırdı. Muhtar adam arabayı durdurdu. Biraz beklediler, ortalık açılsın, önümüzü görelim diye.

Tam karşılarındaki duvarın dibinde bir adam.

Duruşuyla, bakışıyla tam bir Nışanıtlı. Belliki adamda hükmeden bir hüküm, tepeden bakan bir duruş, küçümseyen bir bakış. Ve… evet  zavallı bir duruş var.

‘Niye durdunuz’ der gibi onları süzmeye devam etti.

“Bu kim” dedi yolcu.

Adam, “O mu? o….”  bir zaman onu, sonra da dönüp ötekini süzdü. Dudak büktü ve biraz durduktan sonra “Bökeeee Yusup” dedi.

Böke!!! Böke de kim?

Ötekisi nefes almak için arabadan indi.

Adam gaza bastı, hiç bişey demeden, ondan yana bile bakmadan çekti gitti.

Böke’yle ötekisinin arasında altı-yedi metre kadar bir mesafe var. Ötekisinin bacakları, beli tutulmuş, ağzına burnuna kaçan tozdan tık nefes olmuştu; böyle duruyordu. Ötekisinde çıt yok, gözlerini üzerine dikmiş öyle bakıyordu.

Bu ikisinin de  bakışarak ilk ‘insani’ yakınlığı oldu.

Bacaklarınım kolunu ve belini sağa sola oynatarak canlandırdı ve yaklaştı.

Baktı adam gülümsüyor. Bu iyi bir işaret. Gülmek insana hastır. Selam kelamdan sonra, ötekisine tabakasından sarılı bir cığara uzattı. İkincisi, öksürük arası bir teşekkürle ret etti.

“Adam çekti gitti” dedi. Yani burada yayan yapıldak kalakaldın demek istedi. “ammmmmm!!!!!  Can sağolsun” niyetine omuz silkti.

Örenderesi uzak, hem de çoook uzak.

Ötekisi, Böke’nin yanına çömeldi, Böke zaten çömelikti.

Nışanıt köyünün tozlu bir sokağında yanyana çömelmiş birbirini hiç tanımıyan iki insandılar.

Böke cığara içiyor,  ötekisi de öksürüyordu.

Onun kafasından neler geçiyor bilinmezdi ama ötekisi gideceği yere nasıl ulaşacağını düşünüyordu.

Laflaşmaya başladılar. Laf lafı açtı.

Baktı, adam çok kafa dengi, akıllı, insanın bu adam buraya  gökten mi indi diyeceği geliyor.

İşte ondan sonra  sıkıntısını açtı ona. Yola nasıl devam edecekti?

- Gamlanma! dedi. Nasıl olsa biraz sonra cemse geçer, seni onlara katarız.

- Neee? Kimmm?

- Candarmalar, cemseyle ….   köyüne gidecekler, ırıca ederiz seni de götürsünler.

- Neye gidiyorlarki?

-  Köy cankaması, önemli değil ağız dalaşı… Adamı bir daha süzdü. Cığarasından bir fırt çekti ve eski günler nerde? gibisinden uzuuun bir ‘ahh’ çekti ve “bu alamancılar var ya, bunlar birbirini hiç sevmiyorlar, doğrusu kıskanıyorlar. Alamana, neye, gidemeyip de burada kalan da onları hiç sevmiyor”.

İkisi de sustu.

- Eskiden köylüyü  candarmaya şikayet etmek, vırt  zırt  jandarma çağırmak abesti, ayıptı. Hatta başka köylerde kavga dövüş olsa, edilse sözü dinlenenden medet umulurdu, gelsin bizi sulhetsin diye.

Ya şimdi?…

Sessizce bakıştılar.

- Muhtar çağırmış. Şimdi muhtar, hem candarma, hem polis, hem de ajan. Yani devletin köydeki temsilcisi. En ufak bir bahanede müzevir olmak etmek zorundadır. Buna mecbur. Köylüye devleti tanıtmak istiyorlar, muhtarı da buna mecbur ediyorlar.

Muhtarı boş ver ya ötekileri?

Kaymakama, mal müdürüne neye sümsüklenemeyip de sadece muhtara sümsüklenen sümüklü böceklere ne demeli?

Hele bir de köyde iki yandaş buldular mı, adam bile astırırlar.

Olmaz olmaz deme, burası…

Ötekisi hayretle baktığını görünce; ’sen daha ne biliyonki’ dercesine elini salladı ve,

- Yaaa!!! Sen ne belledinki? deyip birden ayağa fırladı. Cemse gelmişti.

Cemsedekilerin ‘işleri’ aceleymiş, ‘hayt huyt’ eden Fransız bir ‘entel’e hatlerini bildirmeleri gerekiyormuş. Benimle uğraşamazlarmış mış…

Uyuz keçiler kral olmuş, herkes kaşınmış.

Kaşınanların içinde bir ‘dost’u görmek bana acı verdi.

07 Ekim 2008