Böke- 9 Gediği Aştı Mehmet Saygılı
Böke ve Xalibramo böyle sarmaş dolaş olurlarken Nuro, dayısına hatırı sayılır bir dürüm yaptı. Uzatmadan;
“xalo em hespete gıredın?”diye sordu.
Xalibramo “na xarzê, ez herım, isafê lı kırpınarê rêkamın dapê” dedi ve dürümü iştahla yemeye başladı.
O sıra Xalirbamo’nun çevresinde pervane olan Böke konuşulanları anladı ve;
- Ulan Azizin İbrâm… Sesini duyurmak için bir kaç defa tekrarladı. Yoksa ben de seninle gelirim vallaha. Biliyon mu insafsız, ne kadardı seninle dalaşmadıydık?
- Gel. Seni taa yaylalara kadar götüreyim.
- İsaf gözümü oya öyle mi?
- Oyarsa oyar ne edek. Xalirbamo dürümünü yiye yiye atını dehledi, başıyla Böke’ye hadi işareti yaptı. İkisi yola düştüler.
Nuro oyuncağı elinden alınmış çocuk, boynu bükük orada kala kaldı. Sesini bile etmeden dirgeni eline aldı, tırpanlanmış kuru otları toplamaya başladı.
Mamadîapîalibâk, bıyık altında gülüyordu. Nuro sezdi, sezdi ama sesini etmedi. Ters ters baktı.
Ve Abidin babasına yaklaştı, elini uzattı, cesaret etmedi geri çekti. Sonunda;
- Baba sen eve git biz otu toplarız dedi.
Nuro, hiç bakmadı, dirgeni otun üstüne attı, şapkasını aradı, başında olduğunu yeni farketti, “meret” dedi. Mamadîapîalibâk’tan yana edalı, köye doğru yorgun bir bakış fırlattı, yavaş yavaş uzaklaştı.
Xalirbamo’yla Böke tâa İgdemlik’in üst yanındaydılar. İrbamo, Bök’ye göre biraz uzundu. Bayırda yükünü devirmesin diye atın alt yanında hızlı hızlı yürüyor, arkasında koşuşturan askerlik yoldaşına laf yetiştiriyordu.
Böke ise ufak, ufacıktı. Dımi köyneğinin üstüne giydiği yarı ceket yarı paltonun etekleri geniş, geniş olduğu kadar çirkindi. Arkadan kıçına çıkıyor, öndense yere değiyordu. Bir garip durum. Acaba Böke’nin beli öne doğru eğilmişmiydi? Kendisine sorarsan “yok hêêrı” diyordu.
Bu dünya tatlısı ihtiyarcığın sözüne inanmayalım da kime inanalım?
Agcaşar gediğini aştılar, kevenlerle kaplı küçük tepeciklerin arasından geçtiler, Ağpınar deresinden mezerlere ve Akgöz’lerin evlerinin berisinde Kepez'den yana dönen viraja vardılar. Karşıda, dedenin evinin önünde çeşme. Şarıl şarıl. Candır dayanır mı?
- İbrâm şo çeşmeden su, dedi ve lafını değiştırdı. Sen git ben burada kalıcım.
- Ulan Yusup nedecen burda? İki adımlık yolumuz kaldı, muhanetlik etme, görüyonki ben duramam. Gel Kepez’e kadar gidek, sen yat ben unu İsaf’a yetiştirir, gelirim.
- Yok İbâamım, sen var git, ben şorda bir avuç su içer olmasa geri Nuro’nun oraya dönerim.
İbrâmo ne ettiyse kar etmedi. Ve orada ayrıldılar.
Böke; İbramo’dan yana bakmadı, bakmaya yüreği el vermedi. Biliyorduki o haliyle muharip yoldaşına baksaydı onu terk edemez, Agcaşar’da mola veremezdi.
Arkadan izlendiğini, arkadaşının gözlerinin nemlendiğini biliyordu. O an daha da ihtiyarladı, tutmayan dizleriyle ayaklarını sürüyerek çeşmeye ulaştı. Geri bakmamak için hemen eğildi, sol eliyle çeşmenin kaidesini tuttu, sağ elinin avucunu suyun önüne tutup kana kana içti. Bir iki avuç da yüzüne serptı ve doğrulmaya çalıştı.
Omuzu, beli tutulmuş, doğrulamıyordu. Sağ kolunun altından göz ucuyla Kepez yolundan yana baktı. İbramo da yaşlanmış, atın ardında sürüklenircesine yürüyordu.
Böke doğrulmadan yan dönüp çeşmenin beton teknesine oturdu ve derin bir offf çekti.
Yanına yununa bakındı ilerde dedenin, solda ise Nazife’nin Huseın’ın evi. Hangisine gitse, kapıyı çalsa ona açar halini de hatırını da bilirlerdi. Canı istemedi, yanlız kalmak askerlik anılarına dalmak… istedi.
Huseıngilin evinin Kâla bayırından tarafa, etrafı çalı çırpı, tahta kütük ve taşlarla örülü bir ot ve sağık hayması vardı. Oraya insanlar pek uğramazlardı. Çocukların tacizinden, köyün hır güründen kaçan tavuklar, kediler ve uyuz köpekler gelir; orada eşelenir, ya da yenecek bir şeyler ararlardı.
Hemen yanda ise üstü kapalı bir kör kuyu. Pek tekin değildi.
İşte bizim Böke oraya yöneldi, sırtını tahta perdeye dayadı ve gözlerini kapattı. Başı gögsüne düştü ve olmadık bir rüyaya daldı gitti. Rüyası çok uzun ve de garipti. Uyanırsa ve anlatırsa size yazarım.