Böke- 10 /Böke Rüyasında Ağladı Mehmet Saygılı Böke rüyada. Başı ağırlaşıp gögsüne doğru düşünce, hafif hafif uçmaya başladı. Önce Veli dedenin evinin arkasındaki kayalıktan dereye doğru atladı, ayakları yere değmedi, önce yere yakın uçtu. Gide gide havalara uçtu. Çocukluğunda çok uçardı. Yeniden uçmak ne iyi. Ayakları yerden kesilmesi çok hoşuna gitti. Haydar dayının, Aziz dayının, Mamikırrî’nın, Xıdırîkol’un, Süleymanê Zuhrenin, Mamadalîeynenin, Sılêsôr’un evlerinin üzerinden, ayakları damlara değercesine uçtu, uçtu.uçtu… Vali kâzîm’ı, Alif’i, Alirıza’yı ve uzaktan İran dadayı, Xalêİsmali, Xalêmamad’i ve Hasanonbaşı’yı damın üstünde laflaşırlarken; aşağıdan gelen ApêRıza’yı gördü. Uzaktan uzağa Müslüm’ün, Rıza’ın gür sesli türkülerini dinledi, mutlu oldu. Ve ağa’yı, Akpınardan… çağırdı, sesini duyan olmadı. Ağa bile onu duymadı. Ne gam, uçuyordu ya!!! Daha da kanatlandı. Artık havalanmıştı. Yücelere kanat açtı, Köroglu’na, Köroğlun’dan da yükseklere uçtu, uçtu, uçtu. Kartal. Birden kendisini kartal olmuş hissetti, hissetmedi rüyada gördü. O bir kartaldı, bir kartal gibi uçuyordu. Yükseldi yükseldi taaa Köroglu’nun tepesine, hatta daha yükseklere çıktı. O bir kartaldı. Yüceden yüceden uçuyor, yüceden yüceden temaşa ediyordu o elleri, Agcaşar’ı. İgdemlik’i, Kepez’i, bir ucundan Kızılcık’ı, Yazıköy’ü… Bir tur, bir tur daha attı ve gökyüzünün maviliklerinde öylesine yükseldiki yeryüzünü göremez oldu.Yeryüzünü göremeyinde bir yelin esintisi oldu, yüce dağların doruklarına teget geçen bir parça bulut oldu. Evet bir ışık hüzmesi… Böylece geçmişi de, gününü de, geleceği de birlikte yaşamaya başladı. Zaman bitti, kendisi zaman oldu. Bugünkü Agcaşar evleri silindiler, gözden kayboldular. Bir koyun sürüsü gördü. Binlerce koyun. Onlarca çoban, omuzlarında tüfenkler asılı, kadınlar ellerinde bakraçlar, sitiller ve yavuz itler. Dilleri var, Agcaşar diline benzemiyor. Nışanıt diline de benzemiyor. Kimin dili? Böke bir esinti, bir bulut, bir ışık hüzmesi olduğu; bütün zamanlara hükmettiği için bütün dilleri de anlıyor. Bunların dili Ermenicedir. Ortalık karıştı. Gelenler var; garip şeylerden bahsediyorlar. Silisi diyorlar, Hacın, Sis, Zeitoun, Alep. Anlatıyorlar da anlatıyorlar. Çobanların kaşları çatılıyor, gözleri çakmak çakmak. Kadınlar ağlıyorlar. Ağıtlar kuzu melemelerine karışıp Köroglu’na ulaşıyor ama seslendikleri yere ulaşmıyor. Anadolu, temizlenecek, Anadolu tek ırkın olacak demişler. Böke, buna çok üzüldü. Tek tek uzaklaşan erkeklerin ardında gözyaşlarına boğulmuş kadınların, analarının eteklerine yapışmış meleşen ermeni çocuklarının akibetlerini bir resim olarak gördü. Böke de ağlamaya başladı. Onları kolları arasına almak, felaketlerden korumak istedi. Kıpırdayamadı, ruhu daraldı, gökyüzünün maviliklerinde sanki nefes alamıyordu.Bağırmaya başladı, kendi sesini kendisi duydu. Çırpındı, silkindi ve sıçradı, başını haymanın çardağına çarptı, uyandı. “Tövbe… tövbe. Aman allahım ben ermeni mezarının üstünde yatmışım. Doğru ya dedelerimiz derdi; Agcaşar eski bir ermeni köyü imiş. Nasıl da unutmuşum.” İki adım ötesinde ermenilerden kaldiği belli taşlar vardı. Bir daha”Tövbe… tövbe” dedi ve ‘ermenilerin cismini ortadan kaldırmışlar ama ruhları burada kalmış’ diye derin bir düşünceye daldı. Yeniden göz kapakları ağırlaştı. Bir daha kanat açtı, bir daha uçmaya başladı ve Agcaşar’ın üzerinde tur atmaya başladı.
Böke’nin uykusu uzun sürdü. Bir ara bu adam hiç uyanmayacak mı diye korkuldu. Uyuduğu eski hayma’ya yaklaşıp sesli sesli öksürenler, uyansın da yola devam etsin diye yakınındaki kuyunun kapağına doğru bir iki taş bile fırlatanlar oldu. Ama adam bana mısın demiyor.