Ayıpınarı
Ayıpınarı
Mehmet SAYGILI
Bir evlek kadar çayırlık, çayırın her tarafından su çıkıyor. Bataklık.
Su, evet, her yandan su fışkırıyor. Alt yanı gölek, üst yanı mazı. Bizim Ayıpınarımız bu. ‘Aypınar’ diyoruz.
Ben ve bir de Apîracap’ın Halil “bak”lara yani kurbagalara nişan alıp taş atıyoruz.
Çocukluğumda oralarda çok kurbağa vardı, ya şimdi?
İki çocuk, iki yaramaz zıpçık. Bizim birkaç koyunumuz, Halilgilin birkaç keçisi üst yanımızdalar, yayılıyorlar.
“Xalil mesqa” türkcesi bak dedim.
Baktı.
İki eşşek, iki de adam.
Bize doğru geliyorlar.
Cılgıdan uzaklaştık, yana çekildik. Ne olur ne olmaz, yana çekildik.
Kaşlarımız çatıldı, gözlerimiz nişan aldı ve her an fırlayıp kaçmaya hazır bekledik.
Adamlar yollarına devam ettiler.
Biri eşeğini çekiyor, ötekisi ise itiyor. Ne demeli.
Halil dedi ‘kaçalım’,
Ben dedim ‘duralım’.
Durduk. Ama Halil benden epeyce ötede.
Bekliyoruz.
İki eşek, iki de adam geldiler, geldiler tam Aypınarın önünde durdular.
Yüreğimiz ürkek güvercin gibi çırpıntıda. Belki korkuda.
Eşşeğini çeken adam “Merhaba delikanlılar” dedi. Delikanlı? Bu bizi sevindirdi. Ilık bir sevinç esintisi kapladı yüreğimizi. Sevindik. Delikanlıyız diye kubardık.
İkincisi yani eşşeğini iten ise “Merhaba çocuklar” dedi. Onu sevmedik. Çocuklar? Biz delikanlı olmak istiyoruz, çocuk değil be serseri. O adamı hiç sevmedik. Ters ters baktık.
Yüreciklerimizin çarpıntısı, esintisi, sesi onlara ulaşmadı, duymadılar bile
Neylersin.
Zaten çocuk yüreklerinin çarpıntılarını duysaydık, anlasaydık dünya farklı olurdu.
Eşşeğini çeken; “gençler su içebilir miyiz” dedi. Babayigit, karayağız…
“Heeee, için!!!” dedik.
Eşşeğini iten ise “Ulan çocuklar suyu bulandırmadınız, değil mi?” dedi. Burnuna bak burnuna, hele kepçe kulaklar, ne çirkin bir adam? Kurbağa gibi.
Yüzümüzü azdırdık, cevap bile vermedik.
Bu iki adam çekip gittiler.
Biz orada, o kaya parçasının üstünde bir yanımız delikanlı, bösböyük, güvenir adamlar, bir yanımız çorçocuk, kırık dökük öyle kaldık.
Ta ki önümüzde tokuşan iki tosbağayı, yani kussiyi fark ettiğimiz ana kadar.
Bu kussilerden biri arkadan öteki kussiye ‘kuuut kut’ diye tosluyordu. Ben anlamadım. Halil dedi “bunlar çocuk yapıyorlar.” Yahu böyle toslamayla çocuk mu yapılırmış? Ne bileyim, ben hiç çocuk yapıldığını görmemiştimki. Biraz önceki eşşek iten adam bana çocuk demedi mi? Öyleyse kendim bir çocuğum daha. Ufff!!! Ben ne zaman büyüyeceğim de?
Biz kussilerin ikisini de sırtüstü çevirdik. Kıskandık mı dersiniz?
Önce yemyeşil bir pislik, bir çödürük aktı. Belkide korkudandı, donlarına ettiler. Donları yoktu, karapaslarına yani kabuklarına ettiler.
Hoşumuza gitti, ikimiz de güldük.
Altına edenin neyine gülünürki? Hala anlamış değilim.
Biraz sonra önce başlarını, sonra da sağlam tırnaklarla zırhlanmış ayaklarını çıkardılar.
Dört tane ayak, bir baş ve bir de küçük bir kuyruk havayı dövmeye, tutnacak bir yer aramaya başladılar.
Biz zevkten dört köşe, seyrediyoruz.
Kussilerden biri, tutunacak bir ışışkın kurusu buldu ve ona tutundu. 
Bir gayret bir gayret, nasıl söyleyeyim, canhıraş… Saatler sürdü. Biz temaşa ediyoruz.
Çabaladı çabaladı ve nihayet döndü.
Ben ve Halil, nefesimizi tutmuş bekliyoruz. Bir yandan kurtulduğuna sevindik bir yandan da ne olacak diye bekledik
Ne olacak?
Ne oldu biliyor musunuz? Bileceğinizi tahmin etmem. Öyleyse ben söyleyeyim.
Kendisini kurtaran, kurtulan kussi, türkçesiyle tosbağa, kaçıp gitmeye çalışmadı, benden sonrası tufan demedi, etrafından bir iki tur atıp geri geldi ve öteki kussiyi döndürmeye yani kurtarmaya çalıştı.
Hala aklımda; acaba biz insanlar öyle miyiz?
Evet öyle misiniz ey ehli beşerıyat yani insanlık?
Mehmet SAYGILI / 03 Kasım 2007




