Skip to main content

Ararat’ın Öksüzlüğü

Ararat’ın Öksüzlüğü

Ararat yapayanlız bırakılmış bir dağ. Karlar başını örter, rüzgarlar çığlıklar atarak dolana durur etrafında, ama eteklerinde her zaman saklı bir şeyleri olmuştur bu dağın. Yaralı ve acılıdır. Çocukları için biriktirdiği yemişleri eteğinde gizlemiştir. Her bahar yenilenir küllerinde…


Ararat bir ana,  ama öksüz olanında. Öksüzlük, çaresiz bir yanlızlıktır. Yanlız çocuklar değil, bazen de bir anne öksüz kalabiliyormuş. Çocukları kendisinde çalınalı öksüz kalmıştır. Yanlız öksüz değil tanımsız acılara mahkum edilmiş bir yanlızlığı da var Ararat’ın.


O bir dağ değil, tanrının tufanına rağmen yaşamı yeşertebilen doğurgan bir kadın. Çocukları henüz süt bebeleriyken kendisinden koparılan bir ana. Öyle bahtsız ki, Nuh‘u ümetiyle Tufan’da koruma becerisi gösterirken, yavrularını tanrının tufanına bile rahmet okutacak İtihattçı ırkçı Türklerden ve de Hamidye alaylarının estirdiği vahşi zülmünden koruyamamış.


Buna rağmen tanrıya duasını esirgememiştir. Yüzündeki her çizgide bir uygarlık saklı.


Tanrı‘nın kendi gözüne çomak soktuğu anda kılıçtan ve kurşunlardan geçirildi körpe çocukları.


Tanrı bile görmek istemedi Ermeni denen bu halkın çaresiz çığlıklarını. Bir Yaşar Kemal gördü, o da her nedense romanlarından işleme gereğini duymamıştı. Aslen Van‘lıydı Van’ı anlatırdı, ama Ararat’ın çocuklarından söz etmemişti, belki de edememişti. Sadece yaşam hikayesini Alain Bosquet’ye anlatırken biyografisinin bir anekdotu olarak kaldı Ararat’ın ve çocuklarının trajedisi. Yaşam hikayesini anlatmasaydı bilmeyecektik avcıların atlarıyla çocuk avına çıktıklarını, binlerce çocuğun aç susuz sürüler gibi dağlara serpiştirildiğini ve de toprağın kukusunu yitirip çocuk ve bebe koktuğunu.


Bu çocuklar anne ve babaları gibi sicilli, anlayacağınız Ararat’ın kutsal çocukları ama „gavur“


Ararat sessiz ve acılarıyla yığılmış oracıkta, göz yaşları göle, duyguları ise sis‘se dönüşmüş. Başında kar beyazlığında bir yazma ile suçsuzluğunu, eteklerindeki yemişleriyle üretkenliğini ve de ruhunda dolaşan bulutlarla karmaşık ve yaralı duygularını anlatmak istediyse de, duyanı pek olmadı.


Gün, Nisan 24’ü, yıl ise 1915‘i gösteriyordu. Ferman buyurmuştu İtihattçı katil ırkçı paşalar. Bu ırkçı İtihattçılar‘ın suvarileri olan Topal Osman gibi katillerin başında bulunduğu çeteler ve Hamidye Alayları kılıçlarını ve fişeklerini kuşanmıştılar. Bunula da sınırlı değildi; birlikte yaşadıkları Türk ve Kürt komşularının yağma ve talan hırsları komşularına olan sevgi, acıma ve şefkat duygularından ağır basmıştı. Ermeni komşularının mallarına konulurken, çocukları ve yaşlı kadınları katledilirken, güzel kız ve kadınlarına da artık mülk gözüyle bakılırdı. Erkeğin çok değer gördüğü egemen feodal Türk ve Kürt toplumda Ermeni delikanlıları yanlızca bir avdı…


Ayrıca bu komşular günde beş vakit ibadet saatlerini kaçırmayan dini bütün müslümanlardı. Ve de kendilerinin dualarını kabul eden kendilerine çok benzeyen bir de tanrıları vardı. Çocuk ve yaşlıları ödürme, kadınlara tecavüz etme kahramanlıklarını yedi düvele sığdıramayan bu komşular, merhametleriyle de taş eritirlerdi…


Göz gördüğünü görürmüş, akıl kafasındakini düşünürmüş, kulakta istediğini işitirmiş. Ne kadar hileliymiş be bu hayat!...


Yaşlıdır Ararat . Adlarını ve de yaşadıkları zulmü unutamayacağı millyonlarca çocuk doğurmuştur. Çığlığa dönüşen rüzgar ritimli sesinde kendisi uyanır.… Bazen ağıt, bazen şarkı ve bazen de bir ensturmanda melodi olur çığlığı. Kederi dağ gibi biriken dertli ve yaralı bir ağıttır Ararat…


Kim demiştir Civan Gasparyan’ın „duduk“ çaldığını, bu dağın kederli ve acılı sesidir duduktan melodiye dönüşen. Yok yok binlerce çocuğun ve bebenin süngü uçlarındaki çığlığının rüzgara dönüşüp duduktan seslenişidir. Duduk artık bir ensturman değil, sadece bir şin şiwandır…


Utandınız mı yoksa. Yüz mü var ki utanılsın. Başkalarının memleketi mülkünüz olalı beri yüz mü kaldı sizlerde.…Ne de soyluymuş atalarınız, kırım ganimetleriyle çocuklarını yedirip içirip adı şanı olan mekteplere gönderirken.


Ganimetleri meşrulaştıran“üzümü ye ama bağını sorma“ diye bir de “ata sözü“ icat etmişlerdi bu adı şanı dünyaya yayılan atalarınız. Ne sözmüş ama… Ne de çok ahlaklı ve erdemliymiş bu atalar. „Üzümü ye bağını sorma“sözü artık sizlerin yaşam felsefesinin özeti oldu..


Daha sonraları kendileri gibi üzümü yiyen ama bağını sormayan çocukları oldu bu İttiatçı ve Hamidyeci aşiretlerin.


Dede ve babalarının „soyluluğuyla“ ve de gittiği okularla övüne dururlar. Nedense bu soyu bilinen soylular hep bağını bilmedikleri üzümü severler. Ne güzel bir söz değil mi „üzümü ye ama bağını sorma“. Ata sözü olunca böyle olur.


Peygamberleri savaşta yaralanmış bizim gibi toplumların ecdadlarına leke sürmek istiyorlar değil mi?


Ganimetçi ve katil değildik te birileri bizleri karalamak istiyordu. Politikacılarınız burunlarından kıl aldırmaz gibi“cedimizin soykırım yaptığını bizlere söylettiremezsiniz“ diyorlardı. Katil ve ganimetçi soyluları da ilk defa görüyoruz. Dünyadaki bütün icatların altında atalarınızın adları yazılıydı ama nedense okumasını beceremiyorduk. Gelişmişliğinizden olsa gerek arşa değerdi başlarınız!…


Biz yapmadık bu soykırımı,1.5-2 milliyon Ermeni Nisan ayının üşüten sıcaklığından buharlaşan suya dönüştü. Üstelik onlar insan değildi “gavur“du, nesine acınılacaktı ki!


Osmanlının sınırları dahilindeki tüm etnik kesimlerin 1918 önceki sayıları 13 milliyon olduğu bilinen bir gerçek olarak karşımızda durmakta. İki milyon olan Ermenileri bu 13 milliyondan çıkarırsak 11 Milliyonluk Türk ve Kürt’ten 80 milliyon nüfus çıkarda, ama Ermeniler Türk ve Kürtler gibi sekiz kat artıp 16 milliyona çıkmaz, aksine 40 bine düşer.


Ne garip değil mi „üzümü ye bağını sorma“ ata sözünü hayat felsefesi edinen bizler durmadan çoğalırken,, bağını sorarak üzüm yemeye alışık Ermeniler’in sayıları dıramatik bir şekilde azalıyordu


Köylü kurnazlığı zeki, üretken ve kentli olmamızı engellemiş. Bundan olsa gerek bilgiyle ilişkimiz hep sorunlu olmuştur. Kitap okumaktansa özetleri severiz genelikle. İnsanlığın kültür mirasına katkımız sadece şiddetle sınırlı.


9 Nisan 2010’da Kürdistan Post’ta“Ermeni ülkücünün Kürt nefereti“ diye bir röpörtaj okudum. Gözlerime inanamadım. Bir de Kurbanlarımızdan sevgi beklentimiz yok mu bizim! Bir Ermeniden ülkücü nasıl çıktığını anlamaktan güçlük çektiğim için bu makale aracılığıyla röpörtajı türkçeye çeviren Kamiz Sedadi‘ye sorma gereği duyuyorum. Mutlaka bizi aydınlatacak bir bilgisi vardır diye de düşündüm…


Kollektiv olarak suçlu olan halkların kurbanlarından sevgi beklentisi içinde olmalarının matığını anlamaktan güçlük çekitiğimi gizliyemiyeceğim. Bir Ermeninin bir Kürt’ü ve de Türk’ü sevme gerekçesi ne olabilir diye de sormak gerekir.


Ah Ararat ah, sen Nuhu ile ümmetini kurtaracağına tertele denenen o vahşi kırımda halkını kurtarmayı becerseydin, bugün bizler perişan kalmıyacaktık


Ağıtların bizi zamansız yaşlandırmakta, çığlıkların yüreğimizde. Bebelerin büyüyemediler halen körpe yaşlarındalar. Dokunmayın bugün 1915 olmasa da Nisan’ın 24’dü dür. Çocuklarını başına toplayan travmalı yaşlı bir dağ olan Ararat‘ın belkide zamansız ölümlere kurban verdiği bebelerine söylüyecek ninileri vardır. Doksan beş yıl sonra da olsa bizi merhamete davet eden bir ağıdı mutlaka saklamıştır bir yerlerinde...


Üzülmemelisin, hiç değilse ağıtlarına karşın övünmeye değer bağını bilmedikleri üzümleri yeme erdemsizliği göstermiyen onurlu ve bilgili çocukların var senin. Hey Ararat, artık at üstündeki bu kasvetli üşümüşlüğünü, kırıma verdiğin çocuklarından sana yalnızca acıları arta kalamaz, mutlaka bir yerlerde saklı duran sevinçleri de olmalı. Bu sevinçlerle renklendir yaşamı ve umutlu kıl bizleri kardeşce yaşanılası bir yaşama dair. Hiç olmaz sa kırıma istemeden verdiğin çocuklarının çocuksu simli düşlerinin anısı için yap bunu…Anlat bizlere yeniden Nuh’u ve ümetini nasıl kurtardığını…


Bağrı yanık yaşlı Ararat, al beni bu yanlızlığımda koynunda sakla, bembeyaz gelinliği andıran karınla ört beni, yoksa üşürüm…Hüzünlü olsa da, sana acı da verse, sen gene beni Civan Gasparyan‘nın dudukuyla uyutmaya çalış…„Dile yaman“‘ı da Isabel Bayrakdarian o büyüleyici sesiyle söylesin ki, tarihli ve belekli kalayım…


Ah Ararat ah insanı lallastıran bir kırımdan çocuklarını yitirerek öksüz kalan kederli dertli anam benim.


Duydum ki“çocuklarım gideli aydınlığa hasret bir toprak olarak kaldım“ diyormuşsun.


Ah Ararat sen onlarsız dertli ve öksüz, çocuklarında sensizlikte tanımsız acılarıyla kuytuluklarında saklı, bizlerin de boyunları ecdad suçlarından dolayı doğrulmamak üzere eğri kaldı…



Üzülme be Ararat hiç değilse sen yaşam ve tanrıdan alacaklı kaldın!..


  
Xaki G. Bargin
Xakibargin@yahoo.de