1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi’nde Dersim
Halkların tarihi açısından oldukça yakın bir tarih olmasına rağmen, 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi ve bu hareketin çevredeki titreşim ve bağlaşıkları üzerindeki giz perdesi hâlâ yeterince aralanabilmiş değil. 1925’te, salt elli dolayında Kürt aydın ve önderinin idamıyla sonuçlanan Şark İstiklâl Mahkemesi yargılamaları; başta ABD olmak üzere İngiliz, Fransız, Alman ve Sovyetler Birliği gibi beş büyük ülkenin misyonlarınca izlendiği ve filme alındığı halde, ne bu filmler ortaya çıkarılmakta ne de mahkeme safahatı ayrıntılarıyla bilinmektedir.
Bunda kuşkusuz; Kemalist yönetimlerin uyguladığı sansür ve saptırma büyük rol oynamıştır. M. Kemal’in kendisiyle birlikte neredeyse yüzde 95’lik kadrosu, eski İttihad ve Terakki Hareketi’nin devamıdır. Bu kadro dışında kalan Ermeni aydınlarının bir bölümü 1915 Ermeni Katliamıyla tasfiye edilmiş; her milliyetten 150 kişilik bir grup, Lozan’dan sonra „150’likler“ listesine alınarak ülke dışına sürülmüş; geriye kalan yurtsever nitelikte 10’larca aydın 1925 Hareketiyle ilişkilendirilerek idam edilmiş; muhalif nitelikteki kimi Türkiyeli aydınlarsa ya faili meçhule kurban edilmiş ya da Ankara başta olmak üzere Batı’da kurulan İstiklâl Mahkemelerinde etkisizleştirilmiştir.
Yine tüm bu tasfiyenin rahatlıkla yürütülmesi için 1925’te bir Takrir-i Sükun Kanunu (Susturma Yasası) ve İzale-i Şekavet Kanunu (Eşkıyalığı Ortadan Kaldırma) çıkarılmış ve tam bir tek parti diktası kurulmuştur. Böyle olunca da, muhalif unsurların sesleri kesilmiş ve her kesimin yerine tek parti rejimi konuşmuştur. Sözgelimi yakın döneme kadar, Kürtler’e ilişkin tüm yayınların asker ve sivil Kemalist kadrolarca yapılması bu yüzdendir. Bu nedenle Kemalist ideoloji, resmi planda red ve inkârcı; gizli planda itirafçı ve kabulcü bir politika izlemiştir. Çoğu kez, resmi belgeleri bile incelemek mümkün olmadığı için, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerin ortaya çıkarılması mümkün olamamaktadır…
Bu olguya çarpıcı bir örnek olarak, 1980’li yıllarda bir tesadüf sonucu ulaştığımız, 1946 yılına ilişkin bir gizli araştırmayı verebiliriz. 1980’li yıllarda, tanıdık sahaf dostum aracılığıyla kitap-kurdu bir zabıtadan, daktilo yazımı bir doküman satın almıştım. Bunu, daha sonra Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri konulu çalışmamda değerlendirmiştim. Bu, 1945-46 yıllarında dönemin Hükümetince, geçmişte Kürdistan’da ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde valilikler yapmış, aslen Kıbrıslı olup 1933’te Türkeş’le birlikte TC vatandaşlığına geçmiş, 1940’lı yıllarda Mülkiye Başmüfettişi olarak görev yaptığı bir dönemde, -birkaç yabancı dil bildiği için- bu çalışmayı hazırlamakla görevlendirilmiş bir yönetici tarafından hazırlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Türkiye’nin yeni yöneliminin belli olduğu bir süreçte hazırlanan bu çalışma, birçok açıdan son derece önemliydi. Yeni dönemde, bastırılmış gibi görünen Kürt sorununun yeniden gündeme geleceği bilindiği için; Zilan/ Oramar ve Dersim’ le birlikte üçlü bir çalışmanın ilki olarak hazırlanan bu çalışma; Kürtler’in tarihi, coğrafyası, etnolojisi, dinsel – toplumsal yapılanması, siyasal örgütlenmesinin yanısıra, 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi açısından da son derece çarpıcı gerçekler ve belgeler sunmaktadır.
İstiklâl Mahkemeleri üstüne doktora çalışması yapan Kemalist aydınlardan Prof. Dr. Ergün Aybars -ki bu doktora çalışması o tarihlerde mahkemelik olmuş, ancak Danıştay kararıyla kabul edilmişti-; Şark İstiklâl Mahkemesi’ni incelerken dosyalara ulaşamadığını, bu dosyaların geçmişte bir devlet çalışması için İçişleri Bakanlığı’na gönderilmiş olduğunu öğrendiğini belirtir. İşte, sözkonusu dosyalar dahil, daha nice gizli devlet yazışması, yukarda andığımız çalışmanın emrine verildiği için, yakın döneme ilişkin birçok gerçeği bu belgelerden öğrenebiliyoruz… Şunu hemen belirteyim ki, biz gerek bu dokümanlardan, gerekse dönemin gazetelerinden yola çıkarak, 1925 Hareketi’ne ilişkin 350 sayfa dolayında belgeye yer verdik, ki bunlara, gizli ihbar mektupları da dahildir.
Koçgiri’de yaşanan düşkırıklığı
Alevi ve Sünni Kürtler arasındaki ayrışma ve düşkırıklığı, öncelikle Hamidiye Alayları yoluyla yaşanmıştır. II. Abdülhamid’in, Kürtler’i kendisine bağlamak ve muhalefetlerini kesmek amacıyla Sünni Kürtler’den oluşturduğu Aşiret Alayları’nın kimi uygulamaları, iki toplum arasında bazı kırılmalara ve güvensizliklere yolaçmıştı. 1890’da, Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim ve Gangozade Yusuf Ağa öncülüğündeki Dersim aşiret reislerinin, bu konuda Saray’a yaptıkları şikayet, bu olgunun çarpıcı bir örneğidir.
İkinci önemli düşkırıklığı, Koçgiri Hareketi döneminde yaşanmıştır. Kürdistan Teali Cemiyeti’ne bağlı bazı Dersim- Koçgiri aşiret reis ve aydınlarının; 1918 sonlarından itibaren başta Hürriyet ve İtilaf Partisi olmak üzere kimi Osmanlı örgütleriyle yaptığı – Kürtler’e muhtariyet verilmesi temelindeki- anlaşma çerçevesinde ileri sürdükleri hak talepleri; o tarihte Kürt Cemiyeti tarafından desteklenmemiş ve Koçgiri Hareketi yalnız bırakılmıştı. Büyük bir katliamla noktalanan bu süreç de, Alevi ve Sünni Kürt bloku arasında ciddi bir yarılma ve düşkırıklığı yaratmıştı…
Aynı dönemlerde, Padişah görevlendirmesiyle Samsun üzerinden Erzurum’a giden M. Kemal’in, yaptığı açıklamalar ve imzaladığı protokollerle, kendisini ve arkadaşlarını „Halaskâran-ı İslâm“ yani „İslâm Kurtarıcıları“ olarak sunan kartpostal ve afişler de, bunda etkili olmuştu. Dahası, 5 yıl sonra Şark İstiklâl Mahkemesi’nce idam edilen Cemiyet Başkanı Seyid Ebdülkadir Efendi, yaratılan bu güven havasının yanısıra, „Türkler’i bu zor gününde yalnız bırakmanın ve arkadan vurmanın Kürtlük şiarıyla bağdaşmadığını“ söyleyerek, Koçgiri Hareketine arka çıkmıyordu…
Kemalizmin dezenformasyonu
Kemalist Hareket, bir yandan Kürtler’in önüne „birlikte mücadele, birlikte kurtuluş“ belgisiyle çıkıp, Kürtler’in önemli bir bölümünün desteğini alırken; 1921/1922 yıllarında da İngiliz ve Fransızlar’la gizli anlaşmalar yapıyordu. Bir yandan Şeyh Mahmud Berzenci öncülüğündeki Güney Kürdistan Kürtler’i, İngilizler’e karşı kışkırtılır; Güneybatı Kürdistan’daki Kürtdağı Kürtleri’nin Fransızlar’a karşı başlattıkları antiemperyalist mücadeleye destek verilirken; Ankara’da her iki devletle de gizli anlaşmalar yapılıyor ve alttan alta Kürtler satılıyordu. Nitekim, bunu anlayan Kürtdağı Kürt aşiret reisleri Ankara’ya çıkarma yapıp, 1922’de Meclis’e bir muhtıra veriyorlardı. (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Kürddağlı Kürtler’in 1922’de Meclis’e Verdikleri Muhtıra; Kürdoloji Belgeleri-II içinde, Özge yay. Ank. 2004)
Hemen belirtelim ki, Kürddağı Kürtleri’nin Fransızlar’a karşı çıkması, Hasan Tahsin olayından daha eski olduğu gibi; daha sonra adına „Gazi“lik unvanı eklenen Antep Direnişinde yer alan 18 çetenin 14 tanesi Kürt çetesiydi…
Kürtler’in ve Kürdistan’ın dörde bölünmesiyle noktalanan sürecin temeli, daha 1921/22’de atılmışken; Kemalistler, bu gerçeği karartarak, 1925 Kürt Hareketi’ni Musul-Kerkük sorununa bağlamaya çalışırlar. Oysa, bu gizli anlaşma daha 1922’de deşifre edilip rahatsızlık dile getirildiği gibi; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgalindeki Türk toprakları güvenceye alındıktan sonra, Kemalist kadro gerçek İttihadçı yüzünü ortaya çıkarıyor ve 1923’ten itibaren her tür Kürt örgütlenmesini ve yayınını yasaklıyordu… Dahası, 1924’ten itibaren „Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde Kürtlük biter“ sloganı gazetelere yansımaya başlamıştı. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, 1925 Hareketi’nde hiç bir „İngiliz parmağı“ bulunmadığını, bizzat İsmet İnönü hatıralarında açıklamaktadır… Bu nedenle, 1937/38 Dersim Katliamının, Hatay meselesine bağlanması gibi; 1925 Direnme Hareketinin Musul/ Kerkük meselesine bağlanması da büyük bir dezenformasyon ve yutturmacadır. Bilindiği gibi; 1918 yılında son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ile Ankara’daki Meclis’te kararlaştırılan milli sınırlar, Türkler’in ve Kürtler’in yaşadıkları toprakları kapsıyordu ve buna kuşkusuz Güney Kürdistan’da yer alan Musul bölgesi de dahildi. Dönemin yurtsever Kürt mebuslarından Yusuf Ziya Bey, 1921/22’lerde yapılan gizli görüşmeleri ima ederek, „Kürdün birliği, Kürdün itaatı, Kürdün iki parçaya ayrılmasında değil, bir parça halinde idare edilmesindedir…Türk’le Kürt işbirliği ederek yaşamazlarsa, ikisi için son yoktur. Bundan dolayı herhangi birisi diğerine ihanet ederse, ikisi için de akibet (san, gelecek MB) yoktur“ diyor ve Lozan öncesi Kemalist yönetimi uyarıyordu. Bu sözler, tüm Meclisçe ayakta alkışlanıyordu. Buna rağmen, Lozan’da Güney Kürdistan sorununun çözülmeyerek, meselenin Musul Komisyonu’na havale edilmesi de başta M. Kemal’e büyük dayanak olan Vilayat-ı Şarkiye Müdafa-yı Hukuk-u Milliye Cemiyeti (Doğu İlleri Ulusal Hakları Koruma Örgütü) olmak üzere tüm Kürt kesimlerini rahatsız etmişti.
Bu durumun Dersim cephesinde de rahatsızlık yarattığı, 1924’ten itibaren yönetime verilen gizlilik dereceli ihbar mektiplarında da ve raporlarda da yer alıyor. Nitekim, Genç eski Mebusu Hamdi Bey’in aşağıda irdelenen 1924 tarihli bir ihbar mektubunda; I. Meclis’teki yurtsever Kürt aydınları ile Kürdistan Azadi Cemiyeti liderleri arasında da Musul meselesi yüzünden M. Kemal’in ve İsmet Paşa’nın eleştirildiği bildirilmektedir.
Öte yandan; 1925’te birçok Kürt aydınının idamına gerekçe yapılan „İngiliz casusu Mr. Templon“ olayı da, bir zabıta aracılığıyla başvurulan bir ajan- porovokatör olayı olup, bunun tüm belgeleri 1993 tarihli yasaklanmış eserimizde mevcuttur.
Şeyh Said ile Seyid Rıza’nın görüşmesi olayı…
Kemalist hareketin, özellikle Dersim Kürtler’i arasında yaydığı asılsız bir iddia da, Şeyh Said’le Seyid Rıza’nın görüşmesidir. Kemalistlerin yaydığı bir söylentiye göre; Şeyh Said’in adamları, destek amacıyla Dersim’i ziyaretleri sırasında, Seyid Rıza’nın adamlarının yani Kızılbaşlar’ın kestiği eti yemek istemezler; bu nedenle de bu duruma kızan Dersimliler, 1925 Hareketine destek vermezler…
Hemen belirtelim ki, bu iddianın ve söylentinin, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle hiç bir ilgisi yoktur. Gerçek neden, daha birkaç yıl öne Koçgiri’de yaşanan düşkırıklığı ve Kemalistler’in, 1925 Hareketine ilişkin „hilafet eksenli“ antipropagandalarıdır. Bu propagandalardır ki, 1926’da 15 dolayında Dersimli aşiret reisini M. Kemal’in isteği üzerine Ankara’ya getirtmiş ve aynı aşiret reislerinin tamamını 1937-38’de katlettirmiştir…
İşin aslı…
İşin aslı bilinmeyince, 1923’teki konuşması Meclis’te ayakta alkışlanan Bitlis Mebusu Yusuf Ziye Bey ile aynı yıl milli giysilerle Meclis’e çağrılıp yine aynı yıl yani 1925’te idam edilen Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey’in neden idam edildikleri de bilinmez.
Nitekim, bilinen yasaklar, karartmalar, saptırmalar ve gizlemeler dolayısıyla, 1925 Direnme Hareketi’nin liderleriyle Dersim aşiretleri arasındaki ilişkiler pek bilinmez. Bu aşamada, hareketin liderlerinden Şeyh Said ile onun tarafından asayişi sağlamakla görevlendirilen ve „İnzibat Memuru“ sıfatı kullanan Hasan Fehmi ve Harput/ Elaziz Cephesi Komutanı Şeyh Şerif aracılığıyla Dersim’e çeşitli haberler gönderilmiş ve yazılar yazılmış; ancak gerek hareketin dinsel görünümü, gerekse Ankara Hükümeti’nin birçok Dersim aşiretini elde etmesi dolayısıyla harekete karşı çekimser davranmışlar veya teyakkuzda kalmışlardır.
Sözgelimi, „Darahini İnzibat Memuru Hasan Fehmi“ imzasıyla bu konuda hareketin görünen lideri Şeyh Said’e ve bir sureti de Elaziz/Harput Cephe Kumandanı Şeyh Şerif’e yazılan 9.3.1341 (1925) tarihli bir mektupta şöyle deniyor: ‘’Dersimliler, Kiğılılar malumuâlinizdir ki bendenizden uzakdırlar. Bunları dâire-yi ittifaka (işbirliği ve güçbirliğine MB) getirmeleri için evvel ve ahir Çanlılar’a (Çan Şeyhleri MB), cephe kumandanına, Şeyh Şerif Efendi’ye yazmış ve yazıyorum. Bilcümle muhalifleri ittifaka getirmelerini ve bu babda (bu konuda MB) son derece çalışmalarını tebliğ etmiştim ve yine de edeceğim.“
Bu aşamada, emekli Binbaşı Hıdır ve Ağuçan Ocağından Doğan oğlu Hüseyin (Doğan) dede –İzzettin Doğan’ın babası-; kimi Doğu Dersim aşiretlerini Kürt Hareketine karşı kışkırtırken; bir bölümünün destek verme eğiliminde olduğu, büyük çoğunluğun ise teyakkuzda kaldığı anlaşılıyor.
Bu durum; gerek Koçgiri gerekse Dersim hareketlerini birebir yaşayan Vet. Dr. M. Nuri Dersimi’nin iki eserine yansıdığı gibi; 1923’ten itibaren yönetime gizli ihbar mektupları veren Genç eski Mebusu Hamdi’nin (Yılmaz) raporlarına da yansımaktadır. Nitekim, Genç eski Mebusu Hamdi Bey’in, daha 28.5.1924’te Diyarbakır Valiliğine verdiği ihbar mektubunda; Bitlis eski Mebusu Yusuf Ziya, Erzurum eski Mebusu Süleyman Necati, Dersim eski Mebusu Hasan Hayri, Varto aşiret reisi olup o tarihte Erzurum’da bulunan Miralay Kürt Halit Bey ve Muşlu Hacı Musa Bey’in, Palu’nun Dikvan nahiyesi ahalisinden olup Genç- Çapakçur-Palu-Kiği bölgelerinde propaganda faaliyetleri yürüten Şeyh Şerif Efendi ile ilişki ve haberleşme içinde oldukları bildirilmektedir. (Bkz. M. Bayrak: Kürtler…, Ank. 1993, s.218) Bilindiği gibi, buradaki isimlerden Hasan Hayri Bey, Yusuf Ziya Bey, Miralay Halit Bey ve Şeyh Şerif 1925’te idam edilmişler, diğerleri de bir biçimde etkisizleştirilmiştir. Burada dikkati çeken husus, adı geçenlerin 1924’ten itibaren ihbar edilmeleridir.
Yine, 3.Ordu Müfettişliği’nin Dahiliye Vekaleti’ne gönderdiği 24 Şubat 1925 tarih ve 261 nolu şifre ile 28.2.1341 (1925) tarih ve 347 nolu şifrelerde de; „Dersim Ekradı’nın (Kürtleri’nin MB) bilhassa Karaballı, Ferhaduşağı, Abbasuşağı aşiretlerinin Bitlis, Hozat veya Pertek’i basmak hususunda yaptıkları müzakerelerde; evvela Hozat’ı basarak mahpusları tahliye ettikten sonra Pertek’i basmaya karar verdikleri pek mevsuk olarak (kanıtlı, belgeli olarak MB) haber alınmıştır“ denilmektedir. (Bkz. M. Bayrak. Age,s. 280)
Aynı Müfettişlikten alınan 1/3/1341 (1925) tarih ve 358 numaralı şifrede ise, Hasan Hayri-Şeyh Şerif ilişkileri şöyle ortaya konuyor:
*Elaziz’in sükutu (düşmesi MB) üzerine, Dersim’de galeyan olup Kürtler’in vilayet merkezinde toplanmağa başladıkları, bazı memurinin (memurların MB) irticaı andırır sözler söyledikleri; Şeyh Şerif ve Dersim Mebus-u sabıkı (eski mebusu MB) Hasan Hayri imzasıyla Elaziz’de rüesaya (reislere MB) gelen telgrafta, Elaziz’de asayişin ihlal edilmemesinin bildirildiği, Garbi Dersimliler’in işbu taşkınlıklarına karşı Şarki Dersim ve bilhassa Mazgirt aşairinin (aşiretlerinin MB) lehde samimi tezahüret gösterdikleri; ussatın (âsilerin MB) Elaziz’den tenkili (uzaklaştırılması MB) üzerine kuvva-yı maneviyeleri (moralleri MB) kırılarak, peyderpey dağılmakta oldukları ve Çemişkezek, Çarsancak kazaları -nın da ussata (âsilere MB) karşı müdafaa (savunma MB) vaziyeti aldıkları; (…) Çemişkezek kazasının dün Ekrad(Kürtler) tarafından ihata olunduğu (kuşatıldığı MB), kısmen kaza içinde müsademe (çatışma MB) başladığı ve tarafeynden (taraflardan MB) dört-beş telef (kayıp) olduğu öğrenilmiştir.“ (Bkz Age, s.280)
Sözkonusu şifreli telgrafın bir yerindeyse; ilk Meclis’te Mustafa Kemal’le yakın ilişki içinde bulunan Dersim es- ki Mebuslarından Diyab Ağa ile Mustafa Ağa’nın, yandaşlarıyla birlikte 24.2.1341 (1925) tarihinde gizli bir toplantı yaparak, durumu değerlendirdikleri ve Sultan Hamid’in büyük oğlu Selim Efendi’ye yazılmış olan bir mektup üzerinde konuştukları bildirilmektedir.
Sonuç
Görüldüğü gibi, 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi’nin titreşimleri neredeyse bir bütün olarak Dersim’i de etkilemiş ve Kürt hareketini öncü aydınlarından koparmak için bir fırsat sayılmıştır. Nitekim, sadece Kürdistan Azadi Cemiyeti Başkanı Cibranlı Halit Bey ve Hasan Hayri Bey gibi asker arkadaşları değil; Türk-Kürt kardeşliği üstüne hararetli nutuklar atıp Meclis’te ayakta alkışlanan Yusuf Ziya Bey, „Milli Mücadele“ye destek veren Seyid Abdülkadir gibileri bir yana; ilk Meclis’te birlikte poz verdikleri Diyab Ağa ve Mustafa Ağa’lar bile durumdan ve gelişmelerden rahatsızdır ve arayış içindedirler. Üstte de vurgulandığı gibi; bunların bir bölümü 1925’te katledilmiş, bir bölümüyse süreç içerisinde etkisizleştirilmiştir. Daha da önemlisi; geçmişte yaşanan düşkırıklıklarına rağmen, Dersim’in, söylentilerin tersine, 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi’ne hiç de duyarsız kalmadığıdır…
PAZARTESİ: Seyid Rıza’nın idamı ve Çağlayangil’in itirafları
MEHMET BAYRAK
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA