Skip to main content

Özümüzü Unutmayalım

Özümüzü Unutmayalım

Ali KUTLU

avuclar.jpgGözden uzak olan, gönülden uzak olur derler. 


Gerçek bir deyim.


Ekonomik, sosyal, etnik, siyasal nedenlerden dolayı, ülkemizden uzaklarda. Günlük yaşamın değişik sorunlarına gömülmüş koşturup duruyoruz. Aylar/yılllar geçiyor. En yakın dostunuzla sıradan bir sohbete hasretsiniz. Malesef, diyaspora insanları kendi gerçekliğine öyle yabancılaştırmışki, yıllar sonra karşılaştığın candan bir dostla paylaşacağın bir şey bulamıyorsun.
 
Bu yalın gerçekler karşısında yıllardır özlemini çektiğim köyüme gitmeye karar verdim. İki haftalığına Nantes/Ankara biletimi aldım ve saat 3 uçağımız havalandı, sabah saat 6

'da Ankara hava-alanında indim. Yıllar önce aynı değerleri paylaştığım bir dostum beni karşıladı. İki/üç gün içerisinde Ankara'daki işlerimi hallettim. Derin bir özlem ve sabırsızlıkla otobüs terminaline koştum. Afşin-tur otobüsünün 27 nolu koltuğuna oturdum. Yan koltuktaki vatandaş, beni yukardan aşağı, aşağıdan yukarıya doğru derin-derin süzdü "Ne hızmat, Afşine tayının mı çıktı, yoksa özel bir işin mi var?". Belli ki adam benimle sohbet etmek istiyor, fakat ben isteksiz bir şekilde "Ziyarete gittiğimi söyledim".
 
Hareketten kısa bir süre sonra, kaptan yardımcısı kahve/çay servisi yaptı. Ben kendisine Ağcaşar'a gideceğimi ve Abaza'ya yaklaştığımızda yolda ineceğimi söyledim. Yolculuk süresinde biraz kitap okudum ve uyudum.
 
Sabahın erken saatleri. Güneş henüz dağların tepelerine atmış. Derin bir sesizlik. Kuş ötüşleri ve çevreye yayılmış bal arılarının uğultuları istisna. Kendi eksenimde dönerek uzak dağları seyre dalıyorum. Melankolik bir ruhhaliyle valizimi omuzlayıp Ağcaşar'a doğru araba yolunda ilerliyorum. Her yüz, iki yüz metrede durup tekrar çevremi seyrediyorum. Seyrettikçe derin düşüncelere dalıyorum. Dağa tırmanmanın verdiği yorgunluk kendi kendime şu soruları soruyuorum: Neden; dedelerimiz Dersimden gelerek birçok yerleşime uygun arazi varken, bu dört dağ arasında yerleşmişler, Ağcaşar coğrafyasının ekilip/biçilir topraklarının sınırlı olduğu bir mekanı tercih etmişler?. Kişisel kanım şu: Bu ailenin ocakzade oluşu, dolayısıyla inanç kültürüne önem vermeleri, inançlarını, özgürce yaşamaları ve ailenin dil, ahlak ve kültürel özerkliğini koruyabilmeleri için bu kapalı dört dağ arası mekanı seçmişler. Bir yandan, bu gibi düşüncelere dalarken gözlerim sürekli dağların doruklarını dolaşıyor.

Bardaklıda bir koyun sürüsü, çoban bir kılam tutturmuş.
 
" Yüce dağ başından, koyun güderim
Koyunu satarım, altın ederim
Gülüm seni alıp, hatun ederiiiim..."
 
Ve nihayet Ağcaşar sınırlarına giriyorum. Araba yolunu terk edip bir patika yoluna tırmanıyorum. Bana doğru birileri yaklaşıyor. Kısa boylu zayıf 50/60 yaşlarından bir adam . Adamı tanımadım, bizim köylü değil, iyce yanıma yaklaştı ve 

" Selamın aleykum,
Aleykim selam,
Efendi-ağa, keçilerimi kaybettim. Sabaha kadar aradım bulamadım...
Kaç keçi kaybettiniz?...

51 tane...
Keçilerin hepisi kaç taneydi?..

Hepiciği 51 taneydi...
Nasıl oldu keçilerinin hepisini kaybettin, sen neredeydin?..  
Namaz kıldımıdı, namazımı bitiri-verdim, bir de baktıydım ki keçilerim ortalıkta sır oldu. Dağ/taş demedim, aradım/taradım bulamadım.
Yahu namaz kılma sırasında keçiler kayıp olurmu, namazın kaç saat sürdü?..
Vallaha bende ağnayamadım"...

Kemerindeki cep telefonunu çıkardı ve bana uzattı.
"Efendi, ağama telefon ediversene"...


Telefonu elime aldım, numarayı sordum.
"Vallaha nümeroyu bilmiyom"...
Biraz telefonu elimde inceledim.
"Telefon numarasını bilmiyorsan senin ağana telefon edemem. Sen ağana telefon etmiyormussun?..
Ben ağaya telefon etmiyom, Ağa bana telefon eder"...
Telefonu kendisine iade ettim.
"Ağam duyarsa beni malamat eder" dedi ve ağlayarak uzaklaştı.
 
Terk edilmiş köyün bahçeleri içerisinde ilerliyorum. Pağanlara yaklaştığımda, yan/yana oturmuş üç insan görüyorum. Üç ermiş, üç evliya. Üçü de amca çocukları: Hasan'i Kazım dede (Kutlu)
Hasan efendi (Büyükgül)
Veli efendi (Arslan)
Derin sohbete dalmışlar. Yaklaştım selam verdim. İçten bir saygıyla birer/birer ellerini öptüm ve müsadeleriyle bende yanlarına çömeldim. Halimi/hatırımı sorduktan sonra tekrar sohbetlerine devam ettiler.
 
Kutsal insan, Hasan efendi sözü aldı:

"İmanım, görüyorum ki yuvamız terk edilmiş, çoluk/çocuğumuz terki-diyar eylemiş. Dinine, diline, merşebine yad olmuş. Oysa biz şerihat, tarikatı geçmiş ve hakikata erenlerdeniz. hakkutalayı kalben ve nefsen ademden görenlerdeniz. Enel-hak diyenlerdeniz. Kerbeladan beri, münküre lanet, mazlumun ve mağdurun yanında ibadet edenlerdeniz. Tanrının ne olduğu değil, bizim onda ne gördüğümüzdür. Sevgi dolu olanlar merhemeti görür, zalim olanlar şideti. Zeki olanlar aklı görür, aptal olanlar kör inancı. Alim olanlar bilimi görür, cahiller mucizeyi. Çocuklarımız cihana savrulsalarda, derbeder olsalarda bu gerçekleri unutmamalılar. Kendi değerlerini kaybetmemeliler". Bu sozleri dinlerken, silah sesleri duyuluyordu uzaklardan.

Hasan'i Kazım dede:" Biz ölüyoruz".

"Dede,ölenler biz değiliz".

Veli efendi:" Ölen insanlıksa, ölenler biziz".

Yıllar sonra öğrendik ki ölenler bizlerdik.

Heycan ve tedirginliği içerisinde uyuduğum koltuktan kaptan yardımcısı beni uyandırdı.
 "Beyefendi Abaza'ya geldik".

Telaşla ça

ntamı aldım ve otobüste indim.
 
Ali KUTLU/2009.07.25