Ölü Canlara Mektup

Ölü Canlara Mektup
Ali Kutlu
  turkfaso.jpg
Henüz 19-20 yaşlarında masum çocuklardık. Sevdiklerimizi, sevgililerimizi, işimizi, okulumuzu bırakıp askere gitmiştik. İçimizde  birçoğu ilk olarak ailesinden ve köyünden bunca uzaklaşmıştı. Kutsal vatani görevini yapmak için.

Hadım köy 58. topçu Tuğayına bağlı, ıssız bir vadide iki tabur asker. Aylardan Aralık ayı idi. Kuru bir soğuk. Pazartesi sabah içtiması. Kurtlu ve kumlu mercimek çorbamızı içmişiz. "Karnı tok, sırtı pak," başı dik, karnı içerde, göksü dışarda, hazır ol vaziyette göz ucuyla komutanı takip ediyoruz. Komutan Nezih yüzbaşı, botları üzerinde yaylanarak bizi denetliyor. Nöbetçi assubay çavuş "dikkat" diyerek komutana tekmil verdi.Komutan eline aldığı raporu inceledikten sonra "Bektaş Bozkuuuuurt, üç adım ileri, üç adım daha" . Bektaş komutana selam verdi ve burnunun dibine dikildi.

_Komutan: "Ulan orospu çocuğunu izinsiz çarşı iznine nasıl gidersin. Ulan vatan hayini, burdakiler insan değilmi lan?. Söyle bana neden firar ettin".

_Bektaş: " komutanım acil işim vardı gitmem gerekiyordu.

_Komutan: Konuşma ulaaaan hala konuşuyor. Burası asker ocağı. Askeri görevden daha muhim işin olamaz, dedi ve tekme-tokat girişti. Ayakkabı ve çorabını çıkarttırdı ve sırtına bir asker bindirerek 200-300 metre'lik alanı dolaşdırttı.

Daha sonra büroma gel dedi ve gitti.

Bütün askerlerin gözü önünde bu gelişmeleri bizler acı ve gözyaşımızı içimize akıtarak seyrediyorduk. Daha sonra bektaş büroya, biz eğitim alanına gittik.

Bir ara çay molasında ben başçavuşa dedim ki, komutanım neden bizi dövüyorsunuz? suçumuz varsa ceza verin.

_Başçavuş: Oğlum her suç işlediğinizde ceza versek askerliğiniz bitmez.

_O zaman asker kanunları değiştirin, disiplin cazasını düşürün.

_Komutan: Ali Kutlu, çok ileri gidiyorsun, seni divanı harbe veririm...(gülerek).

Akşam eğitimden sonra yemek-haneye geldim ve Bektaşı göremedim. Garaja, garaj çavuşu Urfa'lı Salihin yanına gittim. Bektaş oradaydı. Yüzü-gözü şişmiş bir vaziyette. Yanında başka arkadaşlarda vardı: Tokat'lı Yunus, Amasya'lı Rüşan, Hatay'lı Tahir. O akşam yemeğe gitmedik. Salih kaçak çaydan bir çay demledi, kaçak tütünden birer sigara yaktık ve kaçak, kaçak dertleştik ve firar etmenin yollarını tartıştık. Şayet Hata'ya kadar yakalanmadan gidebilirsek, Tahir bizi Süriye'ye geçirebileceğini söyledi. Fakat Bektaş firar etmeden yana değildi. Çünkü o evli ve çocukları vardı. Bize de eğer siz beni bırakıp giderseniz ben burda intihar ederim dedi. Firar etmekten vaz geçtik. Vatanını, milletini seven ünlü, şanlı Türk subaylarının bol küfürlü ve dayaklı askeri eğitimini bitirerek evlerimize döndük.

Rüşan dayısının kızı ile evlendi ve Amasya'da kendi köyünde çifçilik yaptı. Salih Urfa'da garaj açtı ve evlenip bir dizine çocuk yapıp gerilla yetiştirecekti. Tahir cami imamlığı yapacaktı. Tokat'lı Yunustan ise haber alamadım. Ben "aktif" devrimciliğe başladım. Bektaş Maraş'ta seyar satıcılık yapıyordu. Dönem, dönem Afşin'e satış yapmaya geldiğinde gündüzleri sokak, sokak dolaşıp satış yaparken geceleri bizimle yazılama, afişleme, bildiri dağıtma ve seminer çalışmalarımıza katılırdı. Bazan de bana: Birazda kendi hayatına bak, evlen, çocuk sahibi ol diye nasihatta bulunurdu.

Sonra ben kimseye haber vermeden yurt dışına çıktım... Cep telefonu, internet yoktu... İllegal yaşıyorduk, haberleşemedik.

Yurt dışına geldikten sonra ülkedeki gelişmeleri gazetelerden takip ediyordum. Bir gün, Kurt sürüleri Maraş'ı basmışlar. Katliyam yapıyorlar. Katliyamın 4 ve 5 günüydü, bir gazete aldım ve kahveye gittim. Bir kahve söyledim, kahvemi yudumlarken heycan ve sabırsızlıkla Maraş olaylarını inceliyordum. Gazete ölenlerin listesini çıkarmıştı. Bektaş Bozkurt, eşi ve çocukları evinde katledilmişler.

_Yoldaşım: Askerde olduğu gibi yine senin için hiç birşey yapamadım, sadece iki damla gözyaşı gizlice aktı önümdeki gazetenin üstüne. Gizlice diyorum yanlış anlama, burda en azından ağlama özgürlüğü var, söyleme özgürlüğü var, fakat ben devrimciler ağlamaz anlayışından kalkarak ağladığımı gizledim.

O an kendi kendime and içtim.

Bağlı olduğum hareket şayet birgün gerekli hazırlığı yapıp, silahlı mücadeleyi başlatırsa hemen gideceğim. Ve sonuna kadar savaşacağım.

Senin ve tüm mazlumların ahını almak için.

Ne yazıkki olmadı.

Maraş olaylarında sonra sıkı yönetim ilan edildi.

Daha sonra darbe.

Bizimkiler hala silahlı mücadeleye hazır değildi. Hazır olamadık, darmadağın olduk ve geldik bugüne. Bu arada devletin ve askerin zulmüne isyan eden yiğit Kürd gençleri, silahlanıp dağa çıktılar. Halada savaşıyorlar. Senden sonra da zulüm ve zorbalık at-başı gitti. Memleket kan gölüne döndü. Türk tarafındaki devrimci demokratik muhalefet yenildi.

Devletin gözünde o günün öcüleri Koministlerdi.

Günümüzde ise Kürdler.

İslamo-faşistler Kürd'lere karşı linç operasyonları düzenliyorlar. Halk sosyalizmden uzaklaştı. Dünün özgürlükçü, demokrat alevilerin bir çoğu sözüm ona alevilik adı altında örgütleniyorlar. Saf Türk kanı taşıdıklarını, gerçek Türk kültürünü kendilerinin temsil ettiklerini iddia ediyorlar. Kürd alevileri inkar ederek, maksat Kürd'lerin haklı mucadelesinden uzaklaştırmak, devlete şirin görünmek.

Bu arada zaman zaman Atatürkçülük ve laikliğe sahip çıkma adı altında alevi katliyamlarını unutarak katil milliyetçi tosuncuklarla omuz, omuza orak çekiç bayraklarını değil, ay yıldızlı kızıl bayraklar elde sokak gösterileri yapıyorlar.

Ama yoldaşım biz hala ümidimizi yitirmemişiz. öyle inanıyoruzki zorba ve zulüm yenilgiye, özgürlük ve demokrasi galebe çalacak. Mazlum hakkını alacak ümidiyle bu makus kaderimle başbaşa yaşıyorum.

Maraş katliyamının yıl dönümü vesilesiyle asker, polis ve sivil faşistlerin iş birliğinde siz masum insanlara uygulanan katliamı unutmadık ve unutmayacağız. Koçğiri, Dersim ve bütün katliyamlar unutulmayacak.

Katledilen canlarımızı saygıyla anıyorum.
Ali Kutlu/15.12.08